Uzaktaki Yakın: Yakınafrika

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

Süreyyya Evren’in ilk kez 2018 yılında yayımlanan romanı Yakınafrika, uzakları yakınlaştıran, hiç gidilmemiş bir coğrafyanın sokak sokak anlatıldığı, kurguyla gerçeğin, yazarla kahramanın iç içe geçtiği, anlatı sınırlarını (tıpkı diğer Süreyyya Evren “metinleri”nde olduğu gibi) genişleten bir eser. Odak noktasında Boubacar Ba’nın yer aldığı, doğrudan onun veya dolaylı yoldan onun vesile/sebep olduğu kimi olaylar üzerinden gelişen Yakınafrika, hikâyeye eklemlenen her yeni anlatıyla daha da açılan, zaman ve mekânlar üstü bir roman olarak da değerlendirilebilir.

Yakınafrika’dan söz ederken öncelikle romanın geçtiği coğrafyadan bahsetmek gerekir, zira hikâye ana hatlarıyla Süreyyya Evren’in hiç gitmediği bir ülke ve şehirde geçmektedir. Her ne kadar harita üzerinde bir karşılığı olsa da aslında yazar tarafından kurmaca bir evren yaratıldığı söylenebilir. Burada önemli olan şüphesiz ki şehrin kendisi değil, yazarın onu anlatış ve kurgulayış biçimidir. Tüm olaylar İstanbul’da geçseydi de tamamen kurgulanmış hayali bir şehirde geçseydi de nihayetinde önemli olan şehir değil, Süreyyya Evren’in onu kurgulayış biçimi olacaktı. Bu anlamda burada da dikkat çeken Dakar değil, Süreyyya Evren’in Boubacar Ba’nın Dakar’ını nasıl kurguladığı, bu şehri nasıl tahayyül ettiğidir; çünkü unutulmamalıdır ki bu şehirde gerçekten var olanlar kadar yazar tarafından kurguya dâhil edilen hayali unsurlar da anlatıya dâhildir. Dolayısıyla kurguyla gerçek arasındaki farkların izini sürerken ve tüm bu olguların şehir ile, şehir örgüsü ile bağını kurarken Dakar üzerine ince eleyip sık dokumak gerekir. Sözgelimi Ahmet Midhat Efendi’nin hiç gitmediği Paris’i haritalardan sokak sokak ezberleyerek Paris’te Bir Türk romanını yazması da, Franz Kafka’nın Amerika’yı görmeden kaleme aldığı Amerika’sı da, Peyami Safa’nın, Kemal Tahir’in hiç görmedikleri ülke ve şehirleri eserlerine merkez olarak seçmesi de bize aynı meseleyi imler.

Roman coğrafyasından hareketle sorulabilecek sorulardan ilki şüphesiz bütün bir kurgunun neden Dakar ve Senegal merkezli geliştiğidir. Afrika’nın en Batı ucunda yer alan ve Senegal Cumhuriyeti’nin başkenti olan Dakar, aynı zamanda köle ticaretinin yoğun bir şekilde sürdürüldüğü önemli merkezlerden birisidir. Dolayısıyla böyle bir şehir üzerinden anlatı kurmak, romana aynı zamanda sınıfsal, etnik, kültürel ve siyasal kimi meseleleri de dâhil etmek anlamına gelmektedir. Romanın ana kahramanı Boubacar Ba’nın uzun yıllar Fransa’da eğitim görüp Avrupa’da yaşaması, daha sonra döndüğü ülkede zengin bir evde mürebbilik yapması (ki benzer bir durum özellikle geç dönem Osmanlı edebî metinlerinde de görülür, çoğunlukla doğrudan Avrupalı veya Avrupa kültürünü benimsemiş mürebbiyeler Osmanlı entelektüellerinin çocuklarını yetiştirmede önemli bir eşikte durmuştur), Fransız gazetecinin Boubacar Ba ile gerçekleştirdiği söyleşiler, meselelere yaklaşım biçimi salt Senegal-Fransa hattı üzerinden dahi farklı okumaların yapılabileceğini bize gösterir. Boubacar Ba’nın âşık olduğu, Patron’un kızı Adama’nın boynundaki “MCDXLIV” dövmesi de burada öne çıkar. Roma rakamlarıyla 1444’a işaret eden bu tarih, Portekizliler’in Senegal’i işgaline doğrudan bir atıftır. Bu açık gönderme de hem ülkenin sömürgeci geçmişine dair ciddi bir gönderme, hem de meselenin salt Afrika ile ilişkili olmadığına dair bir söylemin ipucudur. Üstelik bugün için de hâlâ Senegal’in en önemli kültür, ticaret, dinî merkezlerinden biri olan Dakar, birçok farklı kesim, ırk ve kökenden insanın bir arada bulunduğu önemli bir şehir konumundadır. Süreyyya Evren’in de romanına coğrafya olarak bu kadar özel bir şehri seçmesi bu anlamda üzerine düşünülmesi gereken konulardan biridir.

Dakar ile ilgili söylenebilecek bir diğer mesele de romanın adından yola çıkarak, “yakınafrika” üzerinden gidilerek ifade edilebilecek anlamsal düzlemdir. Burada açıkça imlenen bir yakınlık-uzaklık ilişkisinden söz edilebilir. Neyin yakın neyin uzak olduğu, bu ilişkinin kime/neye göre belirlendiği ve bu konuda üretilebilecek tüm cevapların oryantalizm-oksidentelizm çatışması içerisinde barındırdığı riskler/çatışmalar/tartışmalar ayrıca dikkate değerdir. Bir yandan da anlatılan hikâyenin aslında dünyanın herhangi bir yerinde aynı kodlar ancak farklı kimlikler üzerinden işlenebilecek olması, aslolanın coğrafya veya kimlik değil, olayların, belki daha doğru bir ifade ile insanoğlunun bizatihi kendisinin olması burada önem arz eder; çünkü bir okur olarak Boubacar Ba’nın serüvenine bakıldığında benzer durumların hemen hemen dünyanın her noktasında kendisine karşılık bulabileceği söylenebilir. Bu da aslolanın hikâyenin kendisi olduğuna işaret eder. Süreyyya Evren, tam da bu noktada aslında uzakların gerçekten uzak olmadığını, onların da bir anlamda burnumuzun dibinde olduğunu, çünkü odağın coğrafya, kültür, medeniyet, iklim değil insan olduğunu vurgular. 1. kitap olan “Uzaktan Geliş” ile 4. kitap “Yakından Çıkış”, bu döngü ve yansıma arasında ortaya belirli paralellikler ve anlamsal bütünlükler çıkarır. Boubacar Ba, Fransız gazeteci ve Süreyyya Evren iç içe geçer, birbirlerini var eden asıl etkenler olur. Fransız gazeteci Boubacar Ba’nın hikâyesini, Süreyyya Evren ise tüm olaylar silsilesini ve romanı var eder. Evren’in hem kurgunun içerisinde hem de dışarısında üstlendiği rol ise anlatıya bambaşka bir zemin katar. Dile gelen, okur ile konuşan hangi Süreyyya Evren’dir; metnin içindeki mi, yoksa bilgisayarın/daktilonun/defterin başındaki mi? (Bilgisayar/daktilo/defter sıralaması bugünden geçmişe doğru yapılmıştır.)

Yakınafrika üzerinden tartışılabilecek meselelerden bir diğeri de Doğu-Batı çatışmasına nasıl yaklaşılabileceği, bu konuya dair ortaya nasıl bir perspektif sunulduğudur. Öncelikle burada temel çatışma ve git-gellerin Boubacar Ba üzerinden gerçekleştiğini söylemek mümkün. Boubacar Ba, tıpkı 19. yüzyıl Osmanlı edebiyatında sıkça görülen Bihruz Bey, Ali Bey, Efruz Bey, Meftun Bey, Behlül tiplerinde görüldüğü gibi yaşadığı coğrafyanın ötesine taşmış, Batılı bir eğitim ve kültürden geçmiş bir kahramandır. Şüphesiz onun Batı ve Batılılaşma ile kurduğu ilişki bahsi geçen kahramanlardan farklıdır, çünkü onun ve bir parçası olduğu/olamadığı toplumun geçmişi ve kodları onu daha farklı biri yapar. Ancak yine de bu noktada dikkate değer kimi yakınlıkların olduğu söylenebilir. Boubacar Ba, Fransa’da eğitim almış, Avrupa’yı yakından tanıma şansı bulmuş, lisan bilen, kendisini geliştirmiş bir kahraman profili çizer. Bununla birlikte ülkesi Senegal’e döndüğünde karşılaştığı manzara pek de parlak değildir. Uzun süre yapacak herhangi bir iş dahi bulamaz ve nihayetinde bir mürebbi olarak çalışmaya başlar. Boubacar Ba’nın zengin bir ailenin yanında mürebbi olarak çalışması, tıpkı Mürebbiye ve Araba Sevdası’nda olduğu gibi Batılı veya Batılı bir eğitimden geçmiş yerel kişilerin ülkelerine döndüklerinde yapabildikleri en önemli mesleklerden birisidir. Çocuklarını Batılı eğitim, kültür ve âdâb-ı muaşeret kurallarına göre yetiştirmek isteyen zengin aileler için bu tür kişiler oldukça cezbedicidir. Uzun süre hiçbir iş bulamayan Boubacar Ba’nın da sonunda mürebbi olması bu anlamda çarpıcıdır. Nihayetinde asıl hikâyenin de bu noktadan sonra başlaması, yine kimi noktalarda tipik ve evrensel diyebileceğimiz konulardan biri olan evde çalışan fakir-erkek-işçi ile ev-sahibinin-zengin-kızı (Adama) arasında gelişen ve onay alması (herkes tarafından rahatça anlaşılabileceği üzere) pek de mümkün olmayan “yasak/aykırı” ilişki romanın gidişatını belirler. Burada Evren’in kimi evrensel kodları takip ettiği, Doğu-Batı çatışmasına bir sınıfsal yaklaşım da ilave ettiği belirtilebilir.

Stockholm-Dakar üzerinden inşa edilen çatışma da Batı-Doğu ayrıksılığının somutlaştığı en önemli noktalardan birisine işaret eder. Roman kahramanlarının Dakar’da Dakar üzerine söz ederken dile getirdikleri ile Stockholm’deyken söyledikleri birbirlerinden farklıdır. Burada iki temel ayrım vardır. Bunlardan ilki yakınlık-uzaklık ilişkisi, diğeri ise içinde olmak-dışında kalmak ilişkisi ile ilgilidir. Avrupa, Dakarlı zenginler için yakın ve erişilebilirdir. Dakar’da ike Avrupa’dan söz ederlerken her ân kendilerini orada bulabileceklerini hissederler. Dolayısıyla uzak, yakındır. Avrupa’da iken ise Dakar onlara çok uzak görünür. Peki Albert Einstein’in izafiyet teorisi üzerinden de değerlendirilebilecek bu konudaki temel ayrım nereden kaynaklanmaktadır? Neden Dakar aynı insanlar için salt içerisinde bulundukları coğrafyaya göre farklı anlamlar kazanmaktadır? Yakındaki uzak ve uzaktaki yakın, buradaki ayrılığa işaret eder. Bir yanda bir arzu nesnesi olarak Avrupa, diğer yanda ise ötelenmişliğin, köleliğin, acı ve karanlık hatıraların sembolü Dakar söz konusudur ve o hep uzakta tutulmak istenir, çünkü orada hiçbir güzel hatıra yoktur. Dakar’ın zenginliği Stockholm’dedir, Stockholm’ün zenginliğinin sebebi Dakar’da. Bu çapraz eşleşme de roman kahramanlarının Dakar’a yaklaşımındaki ve ona farklı zaman ve mekânlarda farklı şekillerde yaklaşmalarının asıl sebebidir.

Omar Victor Diop, Diaspora Project
Omar Victor Diop, Diaspora Project

Yakınafrika, bir Afrika romanı olarak merkezine hep siyahi kahramanları alır. Romandaki herkes siyahidir, tek bir kişi hariç: Fransız gazeteci. Onun da romandaki olaylar silesine dâhil olmasında tek bir neden (ve çıkar) vardır: Boubacar Ba’nın Dakar Canisi’ne dönüşme hikâyesi. Boubacar Ba ile Reubeuss Cezaevi’nde bir dizi söyleşi gerçekleştiren ve nihayetinde bu konuşmaları kitaplaştırmak isteyen gazeteci, romana dair de yine farklı bir pespektif sunar. Onun olaylara yaklaşım biçimi, hep bir amaca yönelik çalışması, zamanla Boubacar Ba’nın etkisi altına girmesi ve kendi benliğinden uzaklaşması zamanla büyük bir önem kazanır.

Boubacar Ba ile ilgili söylenebilecek bir diğer konu da kendisinin bir sözlü tarihçi olmasıdır. Sözlü tarihin özellikle Afrika coğrafyasında ne denli önemli olduğu bu coğrafyada yapılan çalışmalarla sabittir. Kendi içerisinde birçok yerel/kabile dili barındıran bu coğrafya, bütün birikimini sözlü kültür vasıtasıyla gelecek kuşaklara aktarır. Bu nedenle de sözlü tarih çalışmalarının Afrika için ayrı bir değere sahip olduğu söylenebilir. Boubacar Ba’nın uzmanlık alanının sözlü tarih olması, Patron’un küçük oğlu Mamadou’ya tarih dersi vermesi, bölgenin kültürü ile yakından ilgilenmesi bu yönüyle üzerinde durulması gereken konulardan birisidir. Öte taraftan kitabın formunda da Boubacar Ba’nın bir sözlü tarihçi olmasının etkisi olduğu düşünülebilir. Romandaki anlatı formu içerisinde varlığı yer yer hissedilen anlatıcı, kimi zaman günlük kimi zamansa söyleşi formunun devam ettirilmesi parçalı bir yapıyı beraberinde getirir. Bu da sözlü tarih çalışmalarında olduğu gibi anlatıcının her şeyi kendisine göre biçimlendirmesi, onu kurgulama biçimiyle ilgilidir. Nihayetinde her anlatıcı, kendi hikâyesini (hikâye her ne kadar yüzyıllardır tekrar ediyor olsa ve ana örgü hiç değişmese de) yeniden biçimlendirir ve ona kendisinden bir şeyler ekler. Bu, sözlü kültür aktarımında her zaman göz önünde bulundurulan, anlatıcının kimliğini ve güvenilirliğini de sorgulatan bir meseledir. Romanın da bu yönüyle sabit bir form üzerinden değil de sürekli değişen bir yapı üzerinden hareket etmesi anlatıcı kimliği, Boubacar Ba’nın sözlü tarihçiliği ve Fransız gazetecinin yapmış olduğu söyleşiler ile biçimlendiği söylenebilir.

Süreyyya Evren’in 2018 yılında yayımlanan romanı Yakınafrika, uzaklık-yakınlık ilişkisini, Afrika’nın kölelik tarihini, sözlü tarih geleneğini, ötekileştirmeyi, sınıf mücadelesini, Doğu-Batı çatışmasını, kültürel mücadeleleri, insanlararası diyalogun kimi zaman ne derece çetrefilli olabileceğini vurgulayan bir eser.