Meryem Gültabak: “Ben herkesin zihnini bir evren gibi düşünmeyi seviyorum.”

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

Meryem Gültabak, Bütün İyiler Öldü romanında okur için hem tanıdık hem de yabancı bir evren kuruyor. Bir tarafta şemsitrenler, şemsikopterler, minivizyonlar, genetik temizlenmeler, Vadililer, “İyilik Kitabı” yer alıyor; diğer tarafta da insanlığı bekleyen bir gelecek olarak hayli tanıdık büyük bir kıtlık, plantasyonlar, yeni dünya arayışları. Her şeyin ortasında ise kibriyle, zaaflarıyla, içgüdüleriyle, inancıyla, merakıyla, şüpheleriyle insan. Bir tarafta Dal, diğer tarafta Elma ve aralarındaki sınırlar ötesi bağla ise zamanla bütün bir romana yayılan, distopik bir evren düşü ön plana çıkıyor.

Abdullah Ezik, Meryem Gültabak ile yeni romanı Bütün İyiler Öldü üzerine konuştu.

Bütün İyiler Öldü, Aurora’nın İlk Öpücüğü (2017) ve İnsan Boşluktan İbaret’in (2019) ardından gelen üçüncü romanınız. Söz konusu bu üç kitap da öncelikle isimleri ve isimlerinin temsil ettiği anlamlarla dikkat çeken çalışmalar. Kitap isimleriniz sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor?

Genel olarak bir ya da birkaç öneride bulunurum isim için ama ısrarcı olmam. Film ve diziler için de bu fikrim geçerli. Hangi ismin doğru çağrışımı yaratacağı, okur için, izleyici için çekici olacağı konusunda yayıncının, yapımcının bilgisi genellikle benimkinden fazla oluyor. Sadece “Bütün İyiler Öldü”de tek bir isim önerdim, yayıncının ve editörümün de hoşuna gitti, öyle kaldı. Çok istemiştim, mutlu oldum. Bu isim benim insanlık hakkında düşündüklerimi ve yazdıklarımı özetliyor bir anlamda. “Evrim kötülüğü yaşatmaya programlı,” diyorum kitabın içinde de…

Bütün İyiler Öldü, İthaki Yayınları’nın “Pangea Kitaplığı” başlıklı kitap dizisi çerçevesinde okurla buluştu. Bu kitaplık, ana hatlarıyla Türkçe bilimkurgu, fantastik, polisiye ve korku edebiyatlarını birleştiren özel bir dizi. Bütün İyiler Öldü’nün bu dizi içerisinde yayınlanması ve söz konusu bu türlerle kurduğu ilişki/diyalog üzerine ne söylersiniz?

İthaki Yayınları genellikle benim sevdiğim türlerde kitaplar bastığı için, çevirilerini, tasarımlarını, kitaplara eklediği ekstraları beğendiğim için, fanatik okuru olduğum bir yayınevi idi uzun zamandır. Pangea Kitaplığı’nı da oluşturulduğu günden beri takip ediyorum desem yalan olmaz. Çok sevdiğim pek çok kitap var Pangea’da ve bunların hemen hepsi de benim için yeni keşifler oldular. Dolayısı ile İthaki ile çalışmaktan da Pangea’da yer almaktan da çok mutlu oldum. Türler arasılık son yıllarda film ve dizi dünyasında da karşılık buluyor fazlası ile. Eskisi gibi keskin hatlı genre kalıplarına hapis kalmaktan sıkılmış da olabiliriz, sosyal medya ve yeni iletişimle hikâye anlatıcılığı da değişti belki, ya da biz değiştik, genişleyen, daha da bağlanan, iç içe geçen hikayeler arar hale geldik belki… Her şartta melez türler güç ve önem kazanıyor giderek. Özellikle kaçış edebiyatının içinde sürekli geçişler görüyoruz tüm hikâye alanlarında. Pangea bu eserleri tek çatı altında topluyor olduğu için bence zamanın ruhunu tam zamanında yakalamış bir girişim, bir koleksiyon ayrıca.

Bütün İyiler Öldü, konu itibariyle içerisinde bulunduğumuz dönem ile yakından temas kuran; oldukça karanlık, genetik temizlenmeler, kıtlıklar, plantasyon ve yeni dünya arayışları içerisinde hayat bulan bir kitap. İçerisinde bulunduğumuz dönemi de göz önünde bulundurduğumuzda, sizi özellikle distopik bir evren yaratmaya, bu konular üzerinden bir roman kaleme almaya yönlendiren temel sebepler nelerdi?

“1. Dünya Savaşı’ndan, o zamanki adı ile Büyük Savaş’tan sonra perişan olmuş bir insanlık nasıl 2.sinin çıkmasını sağladı, nasıl olur da dünya tarihinde iki dünya çapında savaş, iki atom bombası, sayısız soykırım olabilir? Tek tek her birimize sorulsa herhangi bir insanın acı çekmesi fikrinden hoşlanmayız aslında, peki o zaman nasıl oluyor da oluyor?” diye her zaman düşünmüşümdür.  1983 doğumluyum. Ben çocukken ozon deliği önemli bir çevre sorunu idi, ben bir çocuk olduğum halde bu durumdan ve olası etkilerinden haberdardım, insanlık bu duruma engel olmanın, olası zararları en aza indirmenin, ozon tabakasının daha fazla zarar görmemesinin bir yolunu arıyordu, bugün taaa o zamanki sorun çözülmediği gibi, göz göre göre başka çevresel sorunların güçlenmesine, büyümesine de izin verildi. Ben 2000’li yılların başında İlef’te öğrenciyken iletişim kitaplarımıza sürekli ekler geliyordu. Medya araştırmalarında internet yeni yeni önem kazanıyordu ve eklemelerin çoğu tahminlerden ibaretti ama hemen hepsinin ortak noktası, internetin dünyayı özgürleştireceğini, artık sansür denen şeyin, düşünce suçu denen durumların ortadan kalkacağı yönünde idi. Ve insanlık yine bilime, bilimsel tahminlere kazık atarak ters köşe yaptı. Özgürleşmedik totaliterleştik. Yani tecrübelerim korkularımı destekledi ve ortaya bu distopya çıktı. 🙂

Bütün bir kitabın yeni bir evren yaratma düşü ile inşa edildiğini, kıtlık sonrası şahit olduğumuz dünyanın o eski gezegene nazaran çok daha farklı bir yer olduğunu söyleyebiliriz. Bunca gerilim, karanlık ve sorun ile ördüğünüz bu evreni inşa ederken neler gözettiniz?

Ben herkesin zihnini bir evren gibi düşünmeyi seviyorum. Hepimiz kendi zihnimize, kendi içimize mahkûmuz, mecburuz. Orada yaşamanın bir yolunu bulmuşuz, yaşıyoruz, bizim habitatımız o iç dünyamız aslında. Herkesin kendi ütopyası, tonu, atmosferi olan bir dünyası, bu dünya içinde kuralları, kanunları var ama bu dünyalar hepimiz için başka. Yani birinin ütopyası bir başkasının distopyası olabilir pekâlâ. Bu distopya benim iç dünyamın, benim totaliter tarafımın, baskıcı iç rejimimin bir yansıması, kendi karanlığımın genişlemiş bir hali.

Kitabın merkezinde “Dal” ve “Elma” isimli iki kahraman yer alıyor. Her ikisi de sahip oldukları karakter özellikleriyle dikkat çeken, anlatı evreninde olayların etrafında biçimlendiği iki özel şahsiyet. Öncelikle bu karakterlere neden özellikle “Dal” ve “Elma” gibi doğa ile, eski dünya ile, yaşam ile doğrudan ilişki kuran isimler vermeyi tercih ettiniz?

Bütün İyiler Öldü’nün dünyasında insanlar, dev bir kıtlık dönemi geçirdikten sonra bir anlamda doğaya tapar hale gelmiş durumdalar. Onların kutsalları dünya. Böyle bir zamanda isimlerin de değişmiş olacağını düşündüm. Dal ve Elma gibi doğadan gelen isimleri var artık insanların, geçmişe dair pek çok şey gibi bizim zamanımızın isimlerini de terk etmiş durumdalar.

Dal ve Elma’nın birbirleri ile ilişkileri, yaşamları arasındaki paralellik ve iç içe geçmeler, Bütün İyiler Öldü’yü nasıl biçimlendirdi? Bu ilişkinin, paralelliğin merkezinde yer alan nedir?

Bütün İyiler Öldü aslında dev bir tartışmayı anlatıyor. Bu sebeple “ikilik” tüm kitabın belirleyici temalarından biri. İki zaman, iki fikir, iki ana karakter, iki yaşanabilir dünya, iki uzay gemisi… Totaliterleşmeye, tek tipleşemeye bir isyan aynı zamanda “ikilik”. Bunu tam bir ikilik olarak da kurmadım, iç içe geçen, döngüleşen bir ikilik sistemi kurdum. Dal ve Elma’da olduğu gibi… Bu iki karakterin isimleri kaderlerini ve karakterlerini de anlatıyor aslında. Dal Elma’yı taşıyor, Elma içinde yeni dallar yaratacak bir tohum taşıyor ve o tohum yeni dallar ve yeni dallar da yeni elmalar yaratıyor. Asla bir bütün değiller, asla aynı şeye dönüşmüyorlar ama birbirlerini doğuruyorlar. Aşkın böyle işlediğini düşünüyorum. Tarihin, dünyanın, fikirlerin, içimizin de…

Ölüm, gerek kitabın muhtevası gerekse Elma üzerinden yakından hissettiğimiz, sürekli yakınımızda duyumsadığımız bir durum, ki kitabın son bölümünde de şu şekilde geçer: “Gözleri kapanıyor, sadece dışında değil, içinde de sonsuz bir karanlık var artık. Bedeni öldü, sadece zihni son bir çaba içinde ama o da huzura bırakıyor artık kendi- sini, onun da görevi sona eriyor, o da özgür kalıyor bir ruh gibi.” (s. 246). Bir tem olarak ölüm, neden ve nasıl romanda bu kadar sert bir konum kazandı?

Ölümün kendisi sert bir şey zaten ve romanda gezegenin etrafını saran cesetler gibi bizim de tepemizde her yanımızda, her nefesimizde mevcut diye düşünüyorum. İnsanın ölümlü ve bunun bilincinde olması insan doğası üzerinde çok belirleyici olmuş bir durum bence. İnsanı tanımlayan bir şey ölüm, hayatı tanımlayan bir şey diye düşünüyorum. Kitabın genel yapısındaki ikilik temasını ölüm ve yaşam üzerinde de sürdürmek istedim. Ölümlü olduklarını unutarak yaşayan insanların mahvettiği bir dünyayı devralan insanlar ölümlü olduklarını kendilerine defalarca ve her fırsatta hatırlatıyorlar Bütün İyiler Öldü’nün dünyasında.

Bütün bir romanın hayatta kalma gerilimi üzerinden hareket ettiğini, onca kalıntının arasında süren yaşamın hep bir içgüdüyle kuşatıldığını söyleyebiliriz. Kitaba yayılan ve karakterler arasında da yakından hissettiğimiz bu gerilim kitabın türüyle mi, yoksa anlattığınız hikâye ile mi ilgilidir?

İkisiyle de. Bütün İyiler Öldü, distopik bir bilimkurgu romanı, altında yer aldığı başlık distopya. Türün bir özelliği olarak atmosfer önem kazanıyor. Kurulu dünyanın bütünlüğü önemli. Aynı zamanda bugünün bir devamı olması bağlamında gerçekçi bir çıkarıma gitmesi en azından kendi dünyası içinde tutarlı bir devamlılığı olması önemli. Ama gerilimi yarattığım alan hikâye ile ilgili. Benim dünyamda dünyanın sonuna giderken yaşanan en belirleyici gelişme kıtlık. İnsanların çılgına dönmelerinin sebebi bu. Kıtlıktan çıkmış bir dünyaya yakıştırdığım gerilim bu sebeple hayatta kalma üzerine şekillendi.

Yarattığınız roman evrenin okuyucunun gözünde canlanmasında betimlemelerin önemli bir rolünün olduğunu söylemek mümkün. Diyalog ve monologlar da karakterlerin zihninden geçenler de söz konusu bu evreni tanımak konusunda yeni olanakları beraberinde getiriyor. Söz konusu bu atmosferi yaratma ve mekânı okuyucunun zihninde canlandırmada senaristliğin ve sinemanın getirdiği görsel dilin etkisi olduğunu söyleyebilir miyiz?  Sinema ve senaryo sizi nasıl besliyor, bir yazar olarak etkiliyor?

İki hikâye anlatma biçiminde de zihnimde o dünyayı kurmam, o dünyaya girmem, içinde gezmem, karakterleri dinlemem gerekiyor. Ayrıca karakterlerin de içlerine girip onlar gibi düşünmem, kurduğum dünyaya onların gözünden bakmam lazım. Burası iki yazım biçiminde de aşağı yukarı aynı benim için. Görüntü odaklı düşünme pratiğim bazen avantaj bazen dezavantaj olabiliyor. Bazen damakta edebi bir tat bırakması gereken bir yeri görüntüleştirebiliyorum, aroması çıkmadan zihinden bir fotoğraf gibi kayıp gidebiliyor. Okumalar sırasında rastladığım bir hatam bu, senaristlik pratiğinden kaynaklandığını düşünüyorum. Ama bugüne kadar yazdığım hemen her kitap için görselliğinin güçlü olduğuna dair yorumlar aldım, demek ki artısı da var. Senaristliğin roman yazımına bir artısı da yazma disiplini bence. Özellikle Türkiye’de senarist olmak çok zorlu ve asla sekteye uğramaması gereken bir yazma disiplini, kısa zamanda çok ve etkili fikir üretebilme becerisi gerektiriyor. Hiçbir bahaneyi de kabul etmiyor. Senaryo yazarken geliştirdiğim alışkanlıklar, disiplinli bir roman yazarı olmama, başladığım metni tamamlamama yardımcı oluyor.

Son bir soru olarak, kurmaca yazarlığının sizin hayatınızda önemli bir yerde durduğunu söyleyebiliriz. Yazmak, sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor?

Kurmaca yazarlığı benim hayatımın tamamına yakını. Çalışan tüm senaristler için böyle durum. Bizim sektörümüzün hafta sonu, bayram tatili, yaz tatili gibi kavramları yok. Romanları yazarken rahatlıyorum aslında. Farklı bir yazma pratiği içinde olmak görüntüden bağımsız, sözcüklerle düşünmek, yazının yazı olarak bir değeri olduğunu hissetmek iyi geliyor. Ama şikâyet ettiğim düşünülmesin, reyting ya da izlenme sayısı kamçısı altında, sınırlı zamanda, ful adrenalin yazmak benim için artık bir tür bağımlılık. Rahat dönemlerimde özlediğim bir stres, aradığım bir kaos.