.

Mükerrem Kâmil Su ile Bir Mülakat

mukerrem-kamıl-su-resımlı-ay-dergısı-roportaj

Yazan: G. Arkın

Yarım Ay’da her zaman hikâyelerini ve romanını severek okuduğumuz Bayan Mükerrem Kâmil Su’nun evindeyiz.

Makine başındaki erkek Balıkesir Lise ve Öğretmen Okulu tarih öğretmeni olan eşi Kâmil Su, hendese dersini hazırlayan da oğlu Sedat Su’dur. Hiç unutmam: küçükken okuduğum hikâye ve romanların muharrirlerini görmek, dinlemek, onlarla konuşmak için adeta can atardım. Bir yerde onların mülakatını görsem, heyecanla okurdum. İşte bu merak ve istekle çırpınan okuyucularıma küçük bir hizmette bulunmak arzusu… Balıkesir Lisesi’nde Türkçe öğretmeni olan Mükerrem Kâmil Su’yu, eserlerinden zevk duyan okuyuculara tanıtmak isteği; Yarım Ay ile bir mülakat yapmamı hatırlattı bana.

Okuyucularım karşısında; gazete patronuna mahcup olmamak için çırpınan bir anketçi vaziyetindeyim.

Mükerrem Kâmil Su çalışma odasında

Yarım Ay, Resimli Ay, Okul-Öğretmen mecmualarının çok sevilen hikâyeci ve romancısı Mükerrem Kâmil Su ve eşi ile beraber, tasvire çalıştığım dekor içinde karşı karşıyayız. Yeni çıkan romanı “Dinmez Ağrı”nın mürettip hatalarından çok şikayetçi. Eserin İstanbul’da basılması ve kendisinin Balıkesir’de olması bu hataları doğurmuş. Öyle canı sıkılıyor ki, imkân bulsa bütün nüshaları toplatıp yakacak.

Kısa bir zamanda edebiyat sahasında kendine yaptığı yerin sarsılmasından değil, eserlerini severek okuyanlara mahcup olmaktan korktuğu belli. Türkiye gençliğine kendini çok iyi sevdiren Mükerrem Kâmil Su’nun Balıkesir muhitinde çok iyi tanınan bir öğretmen olduğunu bildiğim için sordum:

Kaç senedir öğretmensiniz?

“On senedir. Okuldan çıkar çıkmaz tuhaf bir mecburiyetle başöğretmen olmuştum. Öğretmenlikte hevesim vardı. İdare işlerinin ağırbaşlılığı beni çocuklarla çocuklaşmaktan ayırıyordu. Öğretmenliği daha çok tercih ediyordum.”

On senelik meslek hayatınızda, dimağınızda iz bırakan bazı hatıralarınızı anlatır mısınız?

“Bunlar anlatmakla bitecek gibi değil. Ekserisi de idareciliğime aittir. Çok sevdiğim mesleğime ancak bu yıl başlamış oluyorum. İlgilendiğim bir derste öğretmenliği, bilhassa edebiyat öğretmenliğini çok seviyorum. Söylediklerimi anlayan, edebi mevzular üzerinde fikir kırpıntıları yaratmaya çalışan çocuklarla uğraşmak çok zevkli.”

Ne vakit yazmaya başladınız?

“Ben edebiyata Çapa Kız Öğretmen sıralarından beri bağlıyım. O vakitler şiiri daha çok severdim. Son sınıfa geldiğim sene, birdenbire hikâye ve romana kendimi kaptırdım. Tahrir derslerinde muvaffakiyetim bana, daima yazmak cesaretini veren ilk kudret oldu. Hiç unutmam: Tahrir olarak yazdığım Çingenenin Aşkı isimli hikâyem, bütün okulda beğenilmiş, öğretmenler odasında bütün öğretmenlere de okunmuştu.

Ruhuma edebiyatın ilk sevgisini sunan öğretmenim Süleyman Şevket, bana şu nasihatte bulunmuştu: İstikbalde seni sanatkârlar arasında göreceğime itimadım var. Fakat on on beş sene okuduktan sonra yazmaya ve neşretmeye başla, istidadını boş yere öldürme, demişti. Doğrusu ya bu sözler o gün canımı sıkmıştı. Ben, kendimi oldum sanmıştım. Çünkü yazdıklarımı çok beğeniyordum. İlk sen yazdım ve defterime hapsettim. Sonra hususi hayatımın acı tarafları beni yazıdan da uzaklaştırmakla, öğretmenimin temennisi kendi kendine yerine gelmiş oldu. Yazamadım fakat ıstıraplarımı, okumakla hep okuyarak azalttım.”

Mükerrem Kâmil Su, eşi Kâmil Su ve çocukları Sedat Su.

Sözlerinizi kestim. Hangi eserleri beğeniyorsunuz? Sevdiğiniz muharrirler kimlerdir?

“Kimleri okur ve tercih ederim? Müsaadenizle bunu söylemeyeyim. Divan edebiyatının en güzelleri ile Tanzimat’tan sonraki bütün eserleri okudum ve yeni neşriyatı da muntazaman takip ediyorum. İçlerinde çok beğendiklerim var, hatta en mustarip zamanlarımda bu beğendiklerimden sayfalar okuyarak dinlenir, sükûnet bulurum. Bana okumak, yazmaktan daha çok zevk veriyor.”

Kendi roman ve hikâyelerinizden en beğendiklerinizin ismi nedir desem, “Onlar benim çocuklarım, birbirinden nasıl ayırt edebilirim” der misiniz?

“Hayır, ama hikâye pek çok olduğundan ayırt etmek mümkün değil. Çok sevdiklerimin ekserisi henüz neşretmeyip sakladıklarımdır. Romanlarımdan Sevgim ve Istırabım hem ilk hem de çok sevdiğim kardeşime ithaf edilmiş olmak itibariyle en çok sevdiğimdir.”

Yazılarınızı nasıl yazarsınız? Hayatınızın acı safhalarının sonunda, yazı yazmanızda ne gibi amiller daha fazla müessir olmuşlardır?

“Yazmak için biraz mustarip olmam lazım. Sevinç bana yazı yazdırmaz. Bende sevincin kuvvetli aksülameli, iç yorgunluğu hasıl olur ve uzun uzun düşünürüm. Şayet elime bu esnada bir şey alıp okumazsam, bu melankoli beni berbat eder. En sevdiğim şey gece yazmak ve yazdıktan sonra da Kâmil’e okutmaktır. Ona okurken çok heyecan duyarım. Bu bana en yakın olan insanın samimiyetine, tenkitlerine, fikirlerine o kadar itimadım vardır ki… Beğenmezse diye adeta korkarım. Beğendikleri hakkında da muvaffak olmuş yazılarım demekten çekinmem. Yazmama amil dediniz?”

Mükerrem Kâmil Su burada kısa bir duraklama yaparak uzun olmayan takvim yapraklarını şöyle bir göz süzüşü ve bir dimağ bakışı ile çevirerek devam ediyor:

“Beni yazıya sevk eden Kâmil’dir. O, yazıya istidadım olduğu hâlde tembelliğimin buna mâni olduğunu bir gün söyleyivermişti. Tembel kelimesi gücüme gitti. Nöbetçi olduğum o gece sabaha kadar uyku uyumadan, müsveddeler hâlinde kaybolan Sevgim ve Istırabım’ı yeniden yazdım. Esat Adil’in Balıkesir’de çıkardığı Savaş gazetesi de bu yazılarımın temadisine amil oldu. Sonra Yarım Ay da isteğimi kuvvetlendirdi.”

Mükerrem Kâmil Su ve eşi öğretmen arkadaşlarının arasında

Yazarken zorluk çeker misiniz?

“Hissetmişsem pek kolay yazarım. Müsvedde katiyen yapamam. Yazdıklarımı çizmek, bir daha okuyarak üzerinde işlemek adetim değildir. Çok sinirlenirim, tabii bu çok kötü…”

Yeni bir roman hazırlığınız var mı?

Mükerrem Kâmil Su yine durakladı. Duraklayışın bir tereddüt eseri olduğu belli. Fakat mahcubiyetten mütevellit bir tereddüt…

“Söylemek doğru değil belki. Fakat sizi cevapsız bırakmış olmayayım. Bunu yazmayıverin. Sadece size malumat kabilinden söylemiş olayım.”

Bu temenninizi kalemime de söylerim, fakat kabul ederse tabii…

“Mevzuyu hayattan ve çok yakınlarımdan aldığım yeni bir romanı, bir senedir kafamda işliyorum, tatili bekliyorum. Onları, Manisa bağlarında olgun salkımların altında, beyaz bir örtü üzerine gözyaşı hâlinde damla damla dökeceğim. Damlalar sayfalara, sayfalar da reel romanıma anne olacaktır.”

Bu yeni eserin adını öğrenebilir miyim? Diğerleri ile ufak bir mukayese?

“Adı İstranca Etekleri’dir. Bu samimi konuşmaya bir reklam mahiyeti vermek istemediğim, gazetecilerin de kalemlerinin esiri olduğunu bildiğim için bu mukayeseyi yapmayacağım.”

Sözlerine hak veriyor ve susuyorum. Küçüğü ders ile… Mükerrem Kâmil Su’yu tatil gününü verdiği vazife tashihleriyle, eşi Kâmil Su’yu da yeni hazırladığı “On Yedi ve On Sekizinci Asırda Balıkesir’de Şehir Hayatı” isimli eserinde mürettip hatalarını düzeltmekle baş başa bırakmanın en muvafık şey olduğu hatırıma geliyor. Gitmeye hazırlanırken hatırıma gelen bir ciheti, okuyucu mektuplarını soruyorum.

Önüme birkaçını sürerek okutuyor. Cevap vermek imkânsızlığının acısından bahsediyor.

“Gayenize ulaşmış vaziyette misiniz?” diyorum.

“Yaşayan insanlar için hiçbir zaman gayeye tam manasıyla ulaşmak mümkün değildir. Emekleme vaziyetindeyim. Dilediğim şekilde bir romancı ve hikâyeci olacak mıyım, bilmiyorum. Bildiğim şey daima çalışmak ve sonsuz gaye peşinde koşmaktır,” diyor.

Teşekkür ederek ben de sonsuz gaye peşinde koşuyorum.

Yarım Ay, No: 55, 15 Mayıs 1937