Ayşe Başak Kaban: “Saf gerçeğin bu dünya üzerindeki en mühim şeylerden birisi olduğuna inanıyorum…”

İpek Şahbenderoğlu

Sizi yazmak için masanızın başına çeken ne olur? Edebî evreninizde yazarken nasıl bir çaba içine girerseniz? Okuyucu ile kurduğunuz ilişkinin bu çabadan etkilendiği olur mu?

Sanırım beni bir şeylerin tetiklemesi gerekiyor. Bu okuduğum bir haber, dinlediğim bir şarkı, izlediğim bir film veya tanıklık ettiğim bir olay olabilir; çok büyük, sarsıcı, derin düşüncelere daldıran bir tetiklenme olduğu gibi minicik aslında üzerinde düşünmeye değmez denilebilecek şeyler de böyle bir etki yaratabiliyor. Yabancısı olduğum bir konu ise üzerinde araştırma yapmayı çok seviyorum ki sanırım araştırma ve yeni şeyler öğrenme kısmı en çok keyif aldığım, gözlerimin ışıldadığı zamanlar… Yazmaya başladığım zaman belli bir disiplin içinde yazmayı seviyorum, yazdığım metnin ritmini tutturana kadar bir bocalama yaşıyorum ve tıkanana kadar devam ediyorum. Yazarken okuyucuyu hiç düşünmem, yazıp bitirenene kadar metin benimdir, okura ulaştıktan sonra ise onundur.

 PiNana, Türkiye’de güncel siyasi dinamiklerin işleyişini doğa bilincinin içinden açıklayan, doğaya bakış ile kadına, hayvan haklarına, çocuk haklarına bakışı bu dinamiklerden ayırmadan düşünmenin gerekliliğine vurgu yapan bir roman. Bu açıdan ekofeminist bir roman diyebilir miyiz?

Eko-feminist bir roman olsun demedim ama okuyan ilk kişilerden biri olan Burak Görün değerlendirme yazısında PİNana için eko-feminist bir roman, dedi ve sonrasında birçok kişinin yorumu bu yönde oldu. Eko-feminizm benim yaşam felsefem ile örtüşüyor; kadını doğadan, doğayı kadından ayırmam mümkün değil. Kadınları, kadın dayanışmasını, kadının şifalandırıcı gücünü Küçük Faraş Koyu gibi bir yerde anlatınca da ortaya eko-feminst bir roman çıkmış oldu sanırım

KüçükFaraş Koyu, adından da başlayarak romanda “süpürmek” çok önemli bir eylem. Nana’nın kurduğu, daha doğrusu bilge yaklaşımıyla kendiliğinden kurulan bir ütopya evi var karşımızda. Burası aslında bir sığınma evi de. Toplumu kuran erkek zihniyeti tarafından dışlanan her şeyin sığdırılmadığı, aslında “buyur edildiği”, bu zihniyetin yarattığı her türlü çer çöpün, tozun süpürüldüğü, hatta kovulduğu ütopik ev. Evin yeniden dişil inşası. Erkekliğin inşa ettiği evin çok dışında yeniden kurulan bir ev. Aslında romanın kendisi de bir ev. Çünkü erkeklik taslayan bir roman biçimini de romandan kavuyorsunuz. Öte yandan bunun aslında özlenen bir ütopya olmadığı kadın dayanışmasının var olduğu her yerde kendiliğinden doğan büyülü anlardan kurulduğunu, erkeklik rejimi tarafından açılan her yaranın şifalandığını görüyoruz. Ev kavramına geri dönmek, romandan bir alıntı yapmak istiyorum izninizle: “Bilirdi bazı evlerin sığınaktan çok işkencehane, bazı evlerin yengeç sepeti olduğunu, bazı evlerin yakılıp yıkılması gerektiğini… Ama herkesin bir evi olduğuna inanırdı, kendisine ait bir evi bulması gerektiğine.” Bunu konuşalım isterim.

Süpürmek benim sevdiğim bir eylem. Evi, bahçeyi süpürmeyi severim, hele çalı süpürgelerini ayrıca çok severim. Ama süpürmek eylemi sadece bulunulan mekânı temizlemek, orayı arındırmak anlamına gelmiyor benim için. İnsan ruhunu da kötü düşüncelerinden arındırmalı hem ruhu hem yüreği hafifletmek, ferahlatmak için arada bir durup bunu yapmalı. Süpürmek gibi perdeleri, panjurları açmak, perdeleri, tülleri çekmek, gün ışığını, rüzgârı içeriye buyur etmek de benim için önemlidir. Evlerin ki bu bir mekân yani dört duvar bir kapıdan oluşan bir alan olduğu gibi insan beyni, ruhu ve yüreği de bir evdir, tüm bunların arındırılması, şifalanması önemlidir, diye düşünüyorum. Ev, daha doğrusu yuva kavramı benim için çok kıymetli. Her insanın ıslık çalarak, şarkı söyleyerek, koşarak gideceği bir evi, yuvası olmalı ama bu her zaman inşaa edilmiş bir yer olmak zorunda değil. Yuva bence pekâla bir insan, bir hayvan da olabilir hatta bizzat insanın kendisi bile olabilir.

İnşa edilmiş, bina olan yani kısaca günümüzde kullandığımız, bildiğimiz anlamı ile ev ise bizim ülkemizde pek çok kadın, genç ve çocuk için küçük birer cehennem. Kadınların, gençlerin, çocukların gerçek birer yuvası olması en kıymetli dileklerimden birisi.

Romanın yapısındaki çok sesliliği de mutlaka konuşmak isterim… Elbette feminist yapının daha gür çıkan sesini her daim duyuyoruz. Çok seslilikten kastım toplum tarafından dışlanan, toplumun dışına itina ile itilen, bunun sistematik ve kendi içinde meşru hale getiren bir bakış açısına maruz kalmış kişileri romanın karakteri haline gelmesinden bahsediyorum. Lezbiyen ve sperm bankasından hamile kalan Füsün, sırtındaki kambur dolayısıyla “cinli” olarak koydaki kötülüklerin felaketlerin sebebi olarak işaretlenen Rabiş, cadı olarak gösterilen ama şifacı olarak saygı duyulan Nana, Şerif Turgut ile bir dönem çalışmış yüreğinin yolundan yürümekten vazgeçmeyen kızı İnci, cinsiyet belirlilikleri kaybolmuş deli Saliha, kocasını ve kendini öldürmeye çalışan bu sebeple kocası tarafından akıl hastanesine kapatılan İris, Avukat İpek…

Ben çok sesli roman okumayı seven bir okurum doğal olarak okumayı sevdiğim şekilde yazmayı tercih ediyorum. Karakterlerin bir şölen havasında sunulmasını, onları izlemeyi, kişilik çatışmalarını, sorunlarla boğuşurken gösterdikleri çabaları, o sorunları çözerken izledikleri yöntemleri veya çözemeyip saplanıp kalışlarını takip etmeyi çok seviyorum. Benim okurum da bunu seviyor. PiNana en iyi ve en hızlı geri dönüş aldığım kitabım oldu sanırım bunun en mühim nedeni bu çok seslilik oldu. Boşanma arefesinde olan kadından, kendine yeni bir yaşam alanı açmak isteyen kadına, KHK ile işinden olmuştan çocukları ile veya yakın çevresi ile ciddi sorunlar yaşayan kadına kadar kitabı okuyup bir şekilde bana ulaşan pek çok kadın oldu.

Kitap karakterleri ile ilgili olarak küçük bir parantez açmak siterim: Şerif Turgut bu ülkenin en kıymetli gazetecilerinden birisidir, onun adını mutlaka geçirmek istedim. Eğer bu söyleşiyi okuyorsa bir kez daha kendisine yptıüı tüm haberler için teşekkür eder ve sımsıkı kucaklarım. Dicle ve İpek karakterleri ise sosyolog Dicle Koğacıoğlu ve avukat İpek Ertürk’e bir selam yollama adına yaratıldı. Bu üç kadın da beni derinden etkilemişlerdir, her birinin adı benim romanımda da bir şekilde yaşasınlar istedim.

Romanda herkes kendi hayatının kahramanı, “kimse başkasının ayakkabını giymeden onun hayatı hakkında yargıda bulunmamalıdır.” Temelde kadın öyküleriyle örülen bir roman var karşımızda. Erkeklik rejimine uyum sağlayan kadınların yanı sıra kendi öyküsünü yazmakta ısrarlı kadınlar da var. Kendi kaderini kendi biçimlendiren kadınlar bunlar. Neslihan Cangöz de K24’te “Eski Masallardan Yeni Hayatlar Yapmak” adlı yazısında romanda “harekete geçen, eyleyen, mobilitesi olan kadınların” hikâyelerinin anlatılmasının çok kıymetli olduğunu” söylüyordu. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Herkesin kendi hayatının kahramanı olduğuna tüm kalbimle inanıyorum belki bazılarımız bu gücün farkında değiliz, belki birilerinin elimizden tutması gerekiyor, belki sadece küçük bir dokunuşla dev gibi görünen bir kapıyı kapatıp diğerini açacağız ve belki bunun için sadece bize gereken tek şey minicik bir sokunuş. Ben kadınların birbirine el vermesine inanıyorum, sadece el uzatmak değil el vermek… bu tılsımlı bir şey ve her kadının bir başka kadına el uzatacak, elini tutacak, elverecek gücü olduğuna inanıyorum, bu bizim doğamızda var üstelik yenileyici, cesaret verici, iyi hissettiren bir enerji bu, olağanüstü değil düpedüz saf gerçek tek ihtiyacımız olan bu saf gerçeğin anımsatılması, PiNana bunun için yazıldı. Buradayız, varız ve güçlüyüz, diyebilemek için.

Romanda aslında bir başkarakter yok, herkes kendi hikâyesinin baş karakteri. Ancak hem romanın içinde hem de bizim içimizde gezinen Nana, başka bir yere konumlanmış gibi. Nana, bugün bize ne söylüyor? Nana, içinizde nasıl doğdu? Zaten sizin içinizde taşıdığınız bir kadın mıydı?

Nana, benim birkaç üst sürümüm gibi bir şey aslında, olmak istediğim kadın, bu hayattaki en büyük hedefim ama bu hayatta bunu başarabilmem bir Nana’ya dönebilmem şimdilik çok uzak görünüyor. Kafamın içindeki Nana hiçbir zaman bir Gaia değildi, ama okurun onu öyle gördüğünü fark ettim, bu biraz benim için şaşırtıcı oldu aslında. Doğa Ana yazmak istesem Nana’yı mı yazardım bilemiyorum ama dediğim gibi okur onu oraya koyduysa bu aşamada benim elimden bir şey gelmez fakat şunu tüm samimiyetimle söylüyorum en rahat yarattığım karakterlerden birisi Nana oldu. Onu çok yakından tanıyordum, zaaflarını biliyordum, yazarken beni hiç zorlamadı, su gibi aktı Nana.

Romanda çok çarpıcı olan, romanın billurlaşmış halini sunan “Saf gerçeğin gezinmediği her yer acımasızlaşır, tehlike barındırırdı.” cümlesi geçiyor. Roman gerçeklikle nasıl bir bağ kuruyor? Şunun için soruyorum aslında. Bu cümle romanın billurlaştığı bir alan açıyor bize. Masal kurgusu ve dili de sanki buna göbekten bağlı. Romanın masalsı dilinin gerçekle olan ilişkisini de buradan kavramak mümkün belki. Masalın hem tekinsiz karanlığını hem de her şey bitti artık derken bir yerden fışkıran umudu, aydınlığı sadece romanın olay örgüsünde değil, dilinde de görebiliyoruz. Ne dersiniz?

Saf gerçeğin bu dünya üzerindeki en mühim şeylerden birisi olduğuna inanıyorum. Yemek, içmek, sevişmek kadar kıymetli. Saf gerçeğe ulaşamadığımız, ulaşmak için çaba harcamadığımız için koca bir bataklığın içine saplanıp kaldık. Herhangi bir olay karşısında neredeyse hiç kimse neden sorusunu sormuyor günümüzde oysa neden sorusu kadim bir sorudur ancak onun peşine takılırsak gerçeğe ulaşabilir, bir hüküm verebiliriz. Masallara ise bayılırım. PiNana anlattığı olaylar açısından başka bir dille anlatılamazdı benim için. Masal dilini bilinçli bir şekilde tercih ettim ve bu hareket alanımı genişletti. Masalları küçük bir kızken dinlemeyi çok severdim şimdi de seviyorum. ‘Tekinsiz karanlık ve fışkıran umut’… dediğin gibi İpek, bu ancak masallarda olur veya bizi buna inandırmışlar… Hayat dediğimiz şey de tam olarak bu değil mi?

Romanda kokular, bitkiler, otlar, tatlar, renkler, şerbetler, reçeller aslında bir duyular şölenini. Bunu da mutfak kültürü üzerinden izliyoruz. Karakterlerin mutfakla ile kurduğununuz ilişki çok önemli burada. Krizlerde hemen bir sofra kuruluyor. Romanda şöyle bir bölüm var: “Mutfak, Nana için yaraların sarıldığı, dertlerin buhar olup uçtuğu, düğümlerin çözüldüğü yerdi. Sadece mutfak değil, sofralar da öyleydi. Nana mutfağını, mutfakta olmayı, ocak başında tencere karıştırmayı, hamur yoğurmayı, kuzinenin başında ateşi beklemeyi, özenle sofra kurmayı, günün hangi saati olursa olsun, etrafında kaç kişi bulunursa bulunsun sofrada oyalanmayı severdi. Mutluluğun dilimlenen sebze ve meyvelerle çoğalacağına, hüznünün tencere ve kazanlarda kaynayan suların buharına karışıp azalacağına inanıyordu. Yemek yemenin sadece karın doyurmak amaçlı olmadığını, aynı zamanda ruhu şenlendirdiğini, iç sıkıntısını azalttığını bilirdi. Öfkenin dostu açlıktı, onu yenmenin en güzel yoluysa karnını güzelce doyurmaktı.” Bu bölümü detaylı konuşalım isterim…

Ah! Sofra kurmaya, o sofranın başına sevdiklerimi toplamaya bayılırım ve bu işi müthiş bir ciddiyetle yaparım. Sofra düzeni, yemeklerin birbiriyle uyumu önemlidir benim için. Biz yemek sofrasına ailecek oturulan ve o masada konuşan bir aileyiz bu çocukken böyleydi, hâlâ da öyle yani büyük davetlere gerek yok, çekirdek aile olarak da aynı. O nedenle romana da bu yansıdı, başka türlüsü bilmediğim için belki veya bunu sevdiğim ve payşlaşmak istediğim için böyle oldu.

 Mutfak kesinlikle evde en keyif aldığım alanlardan birisidir. Çok keyifli olduğumda, çok öfkeli veya çıkmazda olduğumda da mutfakta zaman geçirmeyi severim. Bu bazen farklı bir yemek yapmak için, kimi zaman fayans ovalamak, fırın temizlemek için olur; artık ruh halim neyi işaret ediyorsa o.

Ve kesinlikle “Açken ben, ben değilim!” insanıyım. Sabah kahvemi içmeden güne başlayamam, karnım açsa huysuz olurum.

Romanda kadınların kadın oluşunu, kadınlar arasında kurulan dayanışmanın büyüsünü, şifasını biz Pina’nın gözünden izliyoruz. Bir kız çocuğunun gözlerinin bakışı, deneyiminden tanımak neden bu kadar önemliydi? Kadın olmanın efsunlu, şölenli hatta dramatik halini Pina’dan öğreniyoruz, onun gözünden izliyoruz. Romanda çocukluk zaten son derece merkezi bir yerde konumlanıyor. En az kadın oluş kadar merkezi. Cesur, erkekliğin inşasını bize açık ederken, aslında tam da onun nasıl kurulmaması gerektiğini gösteren bir işaret fişeği gibi Pina ise başka türlü kurulan, erkeklik inşasının dışına taşan bir kadın oluşun kendisi. Ne dersiniz?

Pina herkesin sevdiği bir karakter oldu. Ben de çok keyif alarak yazdım onu sanırım hepimizin içinde yaşattığı veya bir zamanlar olduğumuz o küçük kıza çok benziyor, geri dönüşerden anladığımız o. Çocukluğu ve çocukları çok önemsiyorum, bizi yaratan, bugün büründüğümüz kimliğin temeli çocukluğumuz o nedenle romanın merkezinde çocuk ve çocukluk var bu halka halka genişliyor; annelik, arkadaşlık, dostluk, sevgililik, eş olma durumu gibi…

Romanda bir diğer meselede erkek rejiminin “deliliğe” mahkûm ettiği kadınlar…Başta İris var, Saliha, Zühal, Nilüfer hatta Nana… Kadın ve delilik arasında sanat ve edebiyat hatta psikoloji alanında bitip tükenmek bilmeyen bu işletim sistemi hakkında ne söylemek istersiniz roman merkezinde?

Delilik ve cadılık, erkek rejimin kadınlardan ürküp korkttukları her anda çıkardıkları bir sopa. Kurdukları çürük sistemin içerisinde bu iki kelime ile kadınları yaftaladıklarında tüm komplekslerinden, acizliklerinden, zayıflıklarından arınacaklarını sanıyorlar. Tarih boyunca böyleydi, öyle geldi ve devam ediyor bu ancak erkek doğurabildiği zaman belki sona erer, genlerinin kodlarında bu var, onlar için bir kadının doğurabiliyor olması ilk başlarda nasıl dehşetle karşılanmışsa o ilkel güdü aynı nedenle farklı davranış şekilleriyle fakat temelde aynı nedenle devam ediyor işte… Anneliği kutsal ilan etmeleri, kadının nasıl giyinmesi, davranması veya ne yapıp ne yapmaması gerektiğine dair bilmişliklerinin nedeninin altında yatan bu, müthiş bir korku ve öfke ve hatta nefret. Çünkü kadın erkeğin yaptığı her şeyi yapabilir ama bir erkek asla bir çocuk doğuramaz aslında bu gerçekle barışsalar her şey çok daha kolay olacak.

Romanın ev kadar merkeze çekilen bir diğer yarası da “annelik” … Anne oluş üzerine her açıdan derin bir tartışma yürütüyorsunuz. Anneliğin, annelik sonrası sürecin, toplumsal ve ona göbek bağıyla bağlı bireysel süreçlerde anneliğin konumunu, nasıl algılandığını, bu algının nasıl yönetildiğini nasıl bir iktidar aygıtına dönüşebileceğini sorguluyorsunuz. En can alıcı bölüm de Zühal’in lahusalık döneminde yaşadığı postpartum depresyon sürecinde bebeğini bilinçsiz biçimde öldürmesi, toplumun ona yaklaşımı? Medyanın, erkek adaletin nasıl hareket ettiği, toplumu nasıl yönlendirdiği, “Canavar anne” imajı altında erkek adaletin psikolojik rahatsızlıklarda tanıdığı cezai ehliyeti bu konuda kadınlara tanımadığını hatta bunun hiç tartışılmadığını dile getiriyorsunuz. Hatta bayram ziyareti için bebeği evde biberonu ile bırakıp giden anne olayını da dahil ederek anneliğin nasıl bir baskı aracına dönüştürüldüğünü ifşa ediyorsunuz. Bu konuda mutlaka konuşalım derim…

Anne olmak veya nasıl iyi anne olunur sorularına takılıp kaldığımız kadar baba kavramı üzerinde de kafa patlatmış olsaydık pek çok sorunumuzun daha rahat çözülebilirdi, buna inanıyorum.  Ama kadın ve bundan dolayı gelişen annelik kavramı üzerinde bir iktidar kurmak çok daha kolay oldu çünkü yüzyıllardır erkek zihniyet tarafından yönetiliyoruz.

Post-partum psikoz benim yıllar önce tanıştığım ve üzerinde çalıştığım, çok hassas bir konu. Zühal karakteri en zorlandığım karakterlerden birisi oldu. Bebeğini öldüren anne söz konusu olduğunda hepimizin ortak tepkisi genelde, bu nasıl bğr vicdansızlıktır, bunu yapan insan olamaz, şeklinde… Hayır, bunu yapan bir insan ve gerçek anlamda deliliğe yakın bir insan. Postpartum psikoz sürecinde olan bir kadının akıl sağlığı yerinde değil ve buna göre yargılanması gerekiyor.

Eskiler lohusayı asla bir başına bırakmazlarmış, kendisine veya bebeğe bir zarar vermesin, diye. Çok eskilerden gelen bir öğreti bu aslında… o zamanlar bunun bilimsel olark bir açıklaması elbette yapılamıyormuş ama şimdi biliniyor, bu bir rahatsızlık… Kaldı ki kadınlar hele ki ailelerden gizli, evlilik dışı gebe kalıp, o çocuğu doğurmak istediklerinde veya buna mecbur kaldıklarında korkunç bir travma yaşıyor büyük ve oluk oluk kanayan bir yara ve bunu tedavi etmek zorundayız.

Tıpkı bu konu gibi gerilim hattı olan öz savunma meselesini de ele alıyorsunuz. Kadınların kendilerini korumak için erkekleri öldürmeleri meselesi hukuki açıdan, insan hakları açısından, yaşam hakkı açısından, etik açıdan pek çok kez tartışıldı ama romanda siz gözden kaçan başka bir tartışmayı da işaret ediyorsunuz. Bunu da konuşalım mutlaka…

Bu konuda söyleyebileceğim tek şey özsavunma haktır ve bu hak bu ülkede çok uzun zamandır kadınların elinden alınmış durumda.

Zühal karakterine dönmek istiyorum izninizle, toplumun ona bakışı, işte muhtar merkezinde esasında erkek yargının bakışının numunesine alışkınız ancak Rabiş gibi toplum tarafından derin yaralanmış birinin bile Zühal’in geçmişini bilmeden onu bir bebek katili olarak yargılaması epey can alıcı bir toplumsal reflesk yansıması. Bize uygulanan bir zorbalığını farkına varmadan ya da bizzat farkında olarak başkasına uygulamaya her an yuvarlanabilir miyiz? Roman bu konuda bize ne söylüyor?

Çünkü böyle bir olayla karşılaştığımızda hepimiz aslında Rabiş gibi tavır alıyoruz. Yargılıyor, hüküm veriyor ve çok zor geri adım atıyoruz. Bizi temsilen Rabiş’i bilinçli olarak seçtim. Kendisi devasa bir haksızlığa uğrayan, zorbalık gören Rabiş aslında Zühal ile en rahat empati kuran kişi olmalıydı ama gerçek hayatta olduğu gibi davrandı, tepki gösterdi, şaşırttı belki de böylesi dramatik olaylar karşısında hepimiz Rabiş gibiyiz ve inatla neden sorusunu sormuyor, o saf gerçeğe ulaşmak için çaba sarfetmiyoruz, bunu başarabilirsek yaşam denen bu şahane şey hepimiz için daha keyifli olacak.