Niyazi Zorlu: “19. yüzyılda Osmanlı devletinin tarihi Osmanlı muharririnin tarihidir.”

Serimizin 12. gününde Niyazi Zorlu, Tanpınar’ın On Dokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi’nde Osmanlı aydını ve yazarına bakışını anlatıyor.

Dinlemek için aşağıdaki linke tıklayınız:

19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin Tarihi Osmanlı Muharririnin Tarihidir

“Nihayet Esad Paşa’nın ikinci sadaretinde (1875) bu kadar senedir ekilen fenalık tohumları acı meyvelerini verdi. Evvela Hersek isyanı başladı. Sonra isyan Bosna’ya geçti. Mahmud Nedim Paşa’nın ikinci sadrazamlığında Bulgaristan halkı ayaklandı. Devlete tabi iki emaret olan Sırbistan ve Karadağ asilere açıktan açığa yardım ediyordu. Diğer taraftan mali iflas sakınılmaz bir hâle gelmişti. Rus elçisi general İgnatiyef, saray ve Babıali’nin bir nevi müşaviri olmuştu. Onun verdiği nasihatler yüzünden kolaylıkla bertaraf edilecek mahalli hareketler gerek tedbirlerin vaktinde alınmaması ve gerek vaziyete hâkim olabilecek ehliyet sahibi memurların yerlerinden kaldırılması yüzünden hakiki bir felaket şeklini alıyordu. Diğer taraftan ecnebi müdahalesi birkaç yandan devleti sıkıştırmaya başlamıştı. Mahmud Nedim Paşa’nın güya bütçe açığını kapamak için aldığı “devlet borçlarının faizini ödememek” kararı dışarıda aleyhimize büyük bir cereyan uyandırdığı gibi İstanbul’da da büyük bir mali buhran doğurdu. Her sınıf halkın elinde bulunan yüz milyondan fazla esham ve demiryolları senetleri birdenbire kıymetlerini kaybettiler; geçinmek için onların getireceği faize güvenenler müşkül vaziyete düştüler. Bunun arkasından Mahmud Nedim Paşa’nın devlet borçlarını, birkaç milyondan da fazlasını ilave etmek şartıyla bir araya toplamak için giriştiği yeni istikraz teşebbüsü efkâr-ı umumiyeyi çıldırttı. Mahmud Nedim Paşa bu istikraz mukavelesini tam imzaladığı esnada meşhur Softa isyanı başladı ve sadrazam yayan olarak Babıali’den kaçmaya mecbur oldu. Yerine gelen Mütercim Rüştü Paşa kabinesi tarafından Abdülaziz’in hal’i üzerine (30 Mayıs 1876) Kemal ve arkadaşları bildiğimiz gibi İstanbul’a döndüler.

(…)”

Bu paragraf bir tarih kitabından değil, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın On Dokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi adlı kitabından alınmıştır. Bu alıntıda edebiyata dair tek kırıntı, Kemal, Namık Kemal’dir.

Kitabın üçte birini kaplayan saltanat kavgaları, ıslahatçı padişahlar, “medeniyet resulü” sadrazamlar, isimleri uçup gitmek üzere aklımıza konan paşalar, Balkanlardaki siyasi durum, 93 Harbi, Mısır sorunu gibi üç kıtalık siyasi manzara, sadece biz 21. asra ayak basmış okurları değil, 19. asır yazarlarını ve en başta 20. asır yazarı Tanpınar’ı da dumura uğratır. Tabiri caizse meseleler, mevzular parçalanır, üç kıtaya dağılır.

“Tarihi hadiselere, içtimai değişikliğe lüzumundan fazla yer verdiğini” Tanpınar da “İkinci Baskıya Önsöz”de itiraf eder.

Ancak Şinasi ve onu takip eden Namık Kemal, Ahmed Mithat Efendi, Recaizade Mahmud Ekrem, Abdülhak Hamid, Muallim Naci gibi isimlere geçildiğinde, biz bile bu tarihi hadiselere yer açmanın neredeyse elzem olduğunu düşünür, Tanpınar’ı mazur görürüz. Hayatlarına, eserlerine, fikirlerine, üsluplarına, muhitlerine baktığımızda 19. asırda Osmanlı Devleti’nin tarihinin Osmanlı Muharriri’nin tarihinden pek de farklı olmadığını anlarız. Edebiyat neredeyse bir devlet iştigalidir.

Bu kitapta (Garplı manada) bir edebiyatın doğuşu, Tanpınar’ın bir yerde “Türkiye” diye adlandırmaktan kendini alamadığı İmparatorluğun (Şarklı bir manada) batışı ile iç içe verilmiştir; burada Garp da Şark da elbette tırnak içine alınmaya muhtaçtır. Çünkü Tanpınar bazen Şarkiyatçı gibi davranır, mesela Batılı bir bakışla, “Şark uykusu”ndan söz eder.

Balkanlarda, Mısır’da hâlihazırda kendisinin üzerine yürüyen, kendisini sıkıştıran bir Garp’a açılmak garip bir teşebbüstür.

Tanpınar’ın bu kitapta epeyce kaçırdığı dozlar vardır; en başta, 19. asrın hemen her eseri, Tanpınar adlı külyutmaz edebiyat hocasına sunulmuş sınav kâğıdı gibidir. Kimi zaman biz okurları coşturup büyüleyen ama kimi zaman da bıktıran, tekrarlarla dolu tahlillere girişir; tırnak içinde “iyi” edebiyatın reçetelerini, tariflerini inanılmaz bir özgüvenle verir… Şaka yapar gibi bir hâli de yoktur.

Grotesk bir roman mevzusu olabilecek ve heyecanlar, tereddütler, pişmanlıklar, hayal kırıklıkları, kafa karışıklıklarıyla dolu bir asırlık gayreti çözümlemeye namzet Tanpınar, tıpkı ele aldığı mevzular, şahsiyetler gibi Garp ile Şark mefhumları arasında çaresizce çırpınır durur ve çoğu zaman (yaklaşık 90 sayfalık Abdülhak Hamid bölümünde olduğu gibi) çıkmaz yollarda kaybolur.

Tanpınar açıkça söylemez… Lakin şiir, nesir, makale, tarih, tercüme vs. eserlerin hemen hepsi, sahiden de Devlet katına veya Saray ricaline yazılmış mektuptan farksızdır; hepsi Padişaha, saraya, dine bağlılıklarını kanıtlamaya çalışır gibidir. Yenilikçi fikirlerini, atılımlarını eserlerinde hızla terk ederler, Ziya Paşa gibi “Şiir ve İnşa”dan geriye, baba ocağına “Harabat”a dönerler, nedamet getirirler, birbirlerini suçlarlar, susarlar, küserler ve saire ve saire.

Nasıl demeli? Bir teşebbüs halinde donup kalırlar…

Hâsılı bu kitapta sergilenen 19. asrın edebiyatçısı sahiden tıfıl, endişe verici, şahsiyetsiz, trajik bir figürdür… Hepsi de (Abdülhak Hamid’in sözünü ettiği) “mücerret, yani boş bir mezar”ı yanlarında taşıyarak kalemlerini oynatmak zorundadır.

Kendisi de zaman zaman söylemekten çekinmez: Tanpınar bu kitabında bir asrın edebiyatı kadar, kendi edebiyat anlayışını, döneminin bakışını verir. Her ne kadar biz “biz diye bir okur vehmetsek de, akışın niteliği okurdan okura şüphesiz değişiklik gösterir.

Bu kitap “ilk” denen illetin büyüsüne de kapılır: İzzet Molla’nın kırık dökük mısralarında şair, Tanpınar’a göre, “ilk kez” kendisiyle baş başa kalır. Akif Paşa’nın “Adem Kasidesi” de vaka olarak bir “ilk”tir. İlk’ler, “yeni”ler kitap boyunca sürer gider, sanki sahiplerini bağışlatabilir, eksik gediklerini kapatabilirlermiş gibi.

Yazık ki… Bu kitapta, “Osmanlı anlatı geleneğine üflenen nefes”lerden biri olan “Defter-i Aşk” muharriri ve Şeyh Galip’in muasırı Enderunlu Fazıl Bey, “bayağılıktan öteye geçemeyen bir realizm ve yerlilik zevki”nin temsilcisi olarak, bir dipnotta, mahallesine gömülür. Bambaşka bir besmeleyle, “Sevgilinin siyah kaşlarının adıyla” açılan bir aşk, sadece Tanpınar’ın değil koca bir asrın muhayyilesinden, akışından fena halde kaçar… Üstelik Tanpınar her fırsatta “fert, fert” diye feryat ederken, “ferdin doğamayışı”ndan yakınırken. 

Bu kitapta asrın edebiyatının güzelliklerini sergilemek adına “yekpare, geniş bir ânı”, zamanı veya eser’i mısralarına, beyitlere kadar parçalar Tanpınar. “Parçalı şeyin parçalanması” işlemi denilebilir buna pekâlâ. Bütünüyle kabul edilecek, hiçbir zaaf belirtisi göstermeyen ne bir muharrir ne de eser vardır. Tanpınar onların derinliklerini, sevimliliklerini, yeniliklerini, ihtilallerini parçalarda, zerrelerde bulur. Dikkat! Abarttığı, büyüttüğü, büyülendiği bu zerrelere ve sahiplerine aynı Tanpınar aynı paragrafta hızla sırtını çevirebilir. Sevmek ile dövmek arasında gider gelir. Ama belki de 19. Asır Edebiyatınındır kabahat, Tanpınar’ın bu tutumuna müstahaktır.

Bu kitaba dair söylenecek sözler elbette bitmez.

Okuduğu her sayfa ile, taş gibi donup kalan, soru işaretleriyle dolup taşan; ne yapacağını, ne düşüneceğini bilemeyen okurun, 19. Asır Edebiyatı denen şenlikli ve bir o kadar kasvetli garabetten kurtulmak için tek çaresi Beşir Fuad adlı korkutucu derecede dürüst ve dehşet bir fikirdir: “Allahım, ne olur, Beşir Fuad gelsin ve samimi bir ‘fikir’ olarak bileklerini hepimiz adına doğrasın. Edebiyatı içine düştüğü bu azaptan, edebiyatçılar, tarihçiler değil, feylesoflar kurtarsın!”

Niyazi Zorlu: 1965’te doğdu. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ni bitirdi. TRT için radyo oyunları ve skeçler yazdı. 1994’te Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde “Dikkate Değer Öykücü” olarak anıldı. Eserleri: Şehiriçi Öyküleri (1998), Hergele Aşıklar (2003), Adem (2017).

.