Şebnem İşigüzel: Tanpınar’ın Akdeniz Hayali

Şebnem İşigüzel, Tanpınar’ın Antalyalı bir lise öğrencisine yazdığı mektuptan yola çıkarak onun “deniz mağarasının” Akdeniz ve edebiyatıyla ilişkisini anlatıyor.

Dinlemek için aşağıdaki linke tıklayınız:

Tanpınar’ın Akdeniz Hayali

“Mektubunuza vaktinde cevap veremedim. Maalesef kâtibim yok. Halbuki şair, muharrir ve üniversite hocası olarak işim epey fazla. Edebiyatı gerçekten seviyor musunuz? Eserlerimle temasınız var mı? Buralarını bilmiyorum. Mektubunuzda beni layıkıyla okuduğunuzu gösteren bir emareye rastlamadım. Yalnız, lise talebesisiniz ve Antalya’dasınız. Yani 1918-1919 yılları arasında aşağı yukarı benim yaşadığım hayatı yaşıyorsunuz. İşte size bunun için yazıyorum. Bulunduğunuz memleketin, belki de orada doğdunuz, hayatımda mühim bir yeri vardır. Sizin sahillerinizde, o denize bakarak, o lodos dalgalarını seyrederek, benim gençliğimde şimdikinden çok az verimli olan meyva bahçelerinde dolaşırken ilk şiirlerimi tasavvur ettim ve edebiyattan başka bir şey yapamayacağımı anladım. Yavaş yavaş bir hülya adamı oldum.”

Size, “Antalyalı Genç Kıza Mektup”tan bir parça okudum. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, bu hülya adamının  niye bu eserini, seçtim ?

O bilindik, kucağında kara kedisiyle olan fotoğrafına, bu podcast serisinin afişi olarak, renkli güneş gözlükleri iliştirilmiş. Bu neşeli hayat dolu halleri bende yaz duygusu uyandırdı, Akdeniz’i hatırlamamak olanaksızdı. Akdeniz hayalinin Tanpınar üzerindeki bağlantısını çözmemize bu mektup imkân veriyordu.

İkincisi bu metin Ahmet Hamdi’nin kendi arkeolojik kazısını yaptığı otobiyografik bir metin. Antalyalı Lise öğrencisi bir genç kıza yazılmış bir mektup ve bize çok önemli şeyler fısıldıyor. Öncelikle bir yazar olarak bana hüzün veren bir tarafı var bu mektubun. Çünkü bu mektup bir yazarın hayal kırıklıkları, kendisi hakkında, yazdığı metinlerin anlaşılması ve okura ulaşması, yerini bulması hakkında beslediği umudun yok olmasını da anlatıyor en derininde. Bunu nereden çıkarıyorum, kendini anlatmaya çalışmasından ve  hemen mektubun başında, “Eserlerimle temasınız var mı? Buralarını bilmiyorum. Mektubunuzda beni layıkıyla okuduğunuzu gösteren bir emareye rastlamadım,” deyişinden.

Oysa o kendisini anlatmak istiyor, anlaşılmak istiyor. Bize belki bir psikanaliz imkanı tanıyor mu mektupçuk. Ahmet Hamdi Tanpınar yaşadığı dönemde layıkıyla okunmayan bir yazar. Bu bir yazar için en yıkıcı duygu. Aslında bir tür ölüm. Yaşarken ölmek. Sükût suikasti sonucu ölmek. 

1961 tarihli bu mektupta ben bir yazar olarak yetenekleriyle doğmuş ve cesaretle yazma kararı almış bir yazarı da görüyorum. Burada “Hayatımı herhangi bir antolojide bulabilirsiniz,” der ve bize daha incelikli şeylerden söz eder: Mesela eserlerindeki rüya temasının köklerinden.

Bunu Antalya’da görüp bildiği bir deniz mağarasına borçludur. Bunun ne demek olduğunu ben de tecrübe ettim. İlk kitabımda deniz içinde bir mağarayı anlatırım. Bir gün mutlaka geri dönüp yazacağım bir Akdeniz hayali vardır bende de. Tanpınar 1955 yılında bir konuşmasında “Biz Akdeniz insanıyız,” der.Bu mektupla birleştiğinde bana  günün birinde bir Akdeniz romanı yazmak istediğini düşündürtür:

Antalya’ya 1916 sonbaharında geldim. Epeyce büyümüştüm. Tek başıma, geceleri deniz kıyısında veya kayalıklarda, Hastahanebaşı’nda gezmek hakkım vardı. Karanlık epeyce inip de kayaların gölgesi beni korkutana kadar orada kalırdım. Denizin iki manzarası beni çıldırtırdı. Biri bu kayaların sahile bakan yerinde sabah ve akşam saatlerinde durgun denizin ışığıyla dipteki taş ve yosunlarla aldığı manzaradır. Bu kayalarda beni mesut eden şeylerden biri de yine sakin saatlerde kovuklara suyun dolup boşalmasıydı. Bir de öğle saatlerinde güneş vuran suyun elmas bir havuz gibi genişlemesi. Bunlar benim muhayyilem için büyük manaları olan şeylerdi.

Bu ancak büyülenme kelimesiyle anlatılabilecek bir haddir. Fakat galiba bu da yetmez; hakikat şu ki, üzerimde bir türlü çözemediğim bir sır, gelecek zamana ait bir ders tesiri yapıyorlardı.

Fakat estetiğimin temeli olan rüya fikri,” der, “Biraz da bu mağaraya bağlıdır.”

Muhayyilesi için  büyük manaları olan şeyleri nerede nasıl bulduğunu anlatmasını önemli buluyorum.

Kendisine dikte ettiği şeyler vardır aslında bunu nasihat eder gibi yapar ama asla küstah değil çok nazik:

Bir insan kendisini ancak hayatının küçük meselelerinden sıyrıldığı, yahut da onları zihnî bir şekle soktuğu zaman bulabilir.

Yine bu mektupta eserlerine ilşikin ipuçları verir ancak bunlar bana kalırsa dramatiktir. :     

“Huzur romanımda Antalya’dan bahis vardır. Hastahanebaşı’ndaki kayalar, güvercinlik ve deniz, Mümtaz’ın iç hayatının adeta örgüsünü yaparlar. Fakat dikkatli okumak, gizli bağları bulmak lazımdır.”

Görün beni anlayın beni tanıyın beni çözün beni demek değildir de nedir ? Büyüyleyici anlatıcılığının sırrı olan bir ses yaratmak, ritm tutturmak üzerine yine bir yazarlık sırrını bizimle paylaşır.

Sesten çok bahsettim; çünkü insan biraz da sestir. Bütün mesele dili bir sesin kendisi yahut kendi sesi yapmaktır.”

Sonra yine bir hüzünlü cümle var:

İşte sanatım hakkındaki fikirlerimi öğrendiniz. Ne kazandınız ? Orasını bilmem.

O kadar çok şey kazandık ki Ahmet Hamdi Tanpınar o kadar çok şey…

Kendime gelince… İnsan o kadar mühim değildir. Ben de herkes gibiyim.”

Öyle olmadığınızı 2021 yılında o kadar iyi biliyoruz ki. Eğer varsa bir cennet, edebi rüyalar alemi, kediciğinizle birlikle anlaşıldığınızı, okunduğunuzu ve çok sevildiğinizi bilmenizi görmenizi isterdim.

Şebnem İşigüzel: 1973 yılında doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde antropoloji okudu. İlk kitabı Hanene Ay Doğacak 1993 yılında yayımlandı. Aynı yıl Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne değer bulundu. Sonra sırasıyla Öykümü Kim Anlatacak (öykü, 1994), Eski Dostum Kertenkele (roman, 1996), ağırlıklı olarak Radikal İki’de yayımlanan yazılarını topladığı Neşeli Kadınlar Arasında (deneme, 2000), Sarmaşık (roman, 2002), Çöplük (roman, 2004), Resmigeçit (roman, 2008), Kirpiklerimin Gölgesi (roman, 2010), Venüs (roman, 2013), Gözyaşı Konağı, Ada, 1876 (roman, 2016), Ağaçtaki Kız (roman, 2016) ve İyilik (roman, 2019,) İstanbullu Amazonlar 1809(roman, 2021) adlı kitapları yayımlandı. 2015 yılında Venüs ile Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü’nün, 2016 yılında Gözyaşı Konağı, Ada, 1876 romanıyla Duygu Asena Roman Ödülü’nün sahibi oldu. Çocuklar için Annem Kargalar ve Ben (2011), Bir Puding Hikâyesi (2017) ve Uçtu Uçtu’yu (2017) yazdı. Romanları pek çok dile çevrildi. Yayımlandığı dillerde ilgi ve övgüyle karşılandı.

(Görsel, İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nün izniyle kulllanılmıştır. Her hakkı saklıdır.)