Hayatımızda Görünmeyen Elektrikli Teller Varmış Gibi

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

Aslı Biçen’in ilk kez 2008 yılında yayımlanan romanı İnceldiği Yerden, Ege’deki küçük bir “ada”da yıllar sonra yeniden bir araya gelen kahramanların hikâyesini anlatan, zamanla bir distopyaya dönüşen, hiciv yönü kuvvetli bir eser.

Temelinde “yitik bir ada hikâyesi” olarak tanımlanabilecek İnceldiği Yerden, aslında farklı türleri içerisinde barındıran bir kitap. İlk 13 bölümü ağırlıklı olarak taşrada geçen ve küçük bir kasabada insanların birbirleriyle, yakın çevreleri ve ötekilerle ne tür ilişkiler kurduğunu merkezine alan; İstanbul ile Andalıç arasında gidip gelen, zamansal atlama ve çarpık insan ilişkileriyle kurulan roman, ikinci yarısı itibariyle (13. bölümden başlayarak) daha farklı bir yapıya bürünür; karanlık, fantastik ve distopik bir biçim alır. Taşranın sıkıntısı bir süre sonra romanın da sıkıntısı olmaya başlarken insanların bu süreçte nasıl farklılaştığı ve meselelere nasıl yaklaştıkları da daha önemli bir hâl alır. Türkiye’nin dört bir yanında babasını aradıktan sonra doğup büyüdüğü kasabaya dönen Cemal de, büyük şehirde hayatını idame edemediğini düşünüp baba ocağına dönen Saliha da, öncenin amatör futbolcusu sonranın milis gücü Erkan da, Erkan ile oldukça iniş çıkışlı bir ilişki yürüten lise öğrencisi Jülide de, kaymakam da, belediye başkanı da, emniyet müdürü de bu ada hikâyesinin farklı yönlere dağılmış farklı birer yüzünü görünür kılar; adanın eğitim sisteminden güvenliğine, geçmişinden geleceğine biçimlenmesinde büyük bir rol üstlenen tüm bu kahramanlar, her şeyin usul usul karanlığa büründüğü o tehlikeli süreçte güç ve iktidar tutkusunun nelere yol açabileceğini, artık kaçınılmaz olan isyan günü geldiğinde kişisel geçmişin hiçbir anlamı kalmadığını yakından duyurur. Hayali bir kasaba olan Andalıç, bünyesinde topladığı yüzlerce insanla birlikte Türkiye ana karasından kopup hızla kendisini bekleyen Yunanistan’a doğru yol alırken tıpkı hayatımızda görünmeyen elektrikli teller varmış gibi insanları birbirinden ayırmayı da sürdürür. Kasabalılar her ne kadar yeniden bir olup bir çözüm yolu bulmaya çalışsalar da aslında ada buna mâni olur ve tüm bu sürecin (gerek adanın karadan ayrılması gerekse zamanla kurulan diktatöryal yönetim anlayışının) aslında adadakilerin kendi elleriyle usul usul inşa ettikleri sistemin bir parçası olduğunu hatırlatır. Adadakiler için gerçeklerden kopuş da işte böyle başlar.

İnceldiği Yerden’in ilk yarısı (13. bölüme dek), genel olarak bir taşra kasabasında yaşayan kahramanların başından geçenleri okurlarla buluşturur. Buradaki temel örgü kimi yerlerde akla Hasan Ali Toptaş’ın romanlarında görülen, kasabalı-köylü çiftler/insanlar arasındaki çarpık ilişkiler ağını getirse de ortada daha farklı uçlarda gezinen bir yapı vardır. Romanın ana kahramanı olarak görebileceğimiz Cemal, yıllarca Türkiye’nin dört bir yanında kayıp (en azından kendisinden haber alamadığı) babasını arayıp duran biridir. Bu uğurda yıllardır gezmedik şehir, araştırılmadık kasaba ve köy bırakmayan Cemal, yine uzun soluklu bir arayışın ardından bakkallık yaptığı kasabaya geri döner. Tıpkı Orhan Pamuk’un Yeni Hayat‘ında olduğu gibi burada da belirli aralıklarla yıllar boyunca süren yolculuk teması dikkat çekicidir. Zira babasını aramak adına sürekli kasabadan ayrılan ve türlü hayal kırıklıklarıyla yeniden bakkalına dönen Cemal için bu durum bir süre sonra rutin bir anlam kazanır ve hayatın olağan akışında herkes için normal karşılanmaya başlar. Yine yeni bir arayışın ardından döndüğü Andalıç’ta bu kez belediye tarafından yapılan bir anonsa kulak kabartan Cemal, babasının öldüğünü ve cenazesinin ikindi namazına müteakip defnedileceğini öğrenir. Hikâyesi ülkenin dört bir yanına yayılan Cemal’in aradığı şeyi her şeyin başladığı yerde, kendi kasabasında bulması bu anlamda oldukça çarpıcıdır; ancak daha da çarpıcı olan, katıldığı cenazede babası sandığı tabutun boş çıkması, ardından da onun ikindi değil öğle namazıyla gömüldüğünü öğrenmesidir. Biçen, romanın bu ilk sayfalarında okuru art arda o kadar çok şaşırtır ki bu silsile bir yerde roman boyunca gerçekleşecek olayların da ipucunu verir. Babasına dair türlü hayal kırıklıklarıyla evine dönen Cemal, bu kez babasının daha sonra yeni bir evlilik yaptığını, üvey annesiyle birlikte bir de üvey kız kardeşi olduğunu öğrenir. Buradaki üveylik bağıntısı önemlidir zira daha sonra gerçekleşecek kimi olaylarda Cemal ile Cemile (üvey kız kardeş), ensest gibi kimi meselelerin de gündeme gelmesine neden olacaktır. Bu anlamda romana yön veren ana kahraman Cemal, etrafındaki ilişkiler ağıyla da oldukça merkezi bir yerde konumlanmaktadır.

Cemal, uzun yıllar boyu babasını ararken aklının bir köşesinde daima çocukluk aşkı Saliha’yı bulundurur. Üniversiteyi bitirdikten sonra yıllarca büyük şehirde yaşayan ve doğup büyüdüğü yerle olan ilişkisini koparan Saliha, onca zaman sonra döndüğü bu kasabada mutlu olacağını düşünmektedir. Zorlu şehir yaşantısı ve onca gürültülü kalabalıktan sonra Andalıç, onun için kendisini yeniden bulacağı yerdir. Dolayısıyla ilk planda Andalıç, hayatına yön vermek veya en azından hayata dair yeni bir başlangıç yapmak isteyen herkesin yolunun kesiştiği bir merkez olarak ön plana çıkar. Cemal ve Saliha, tam da bu nedenle, hayata dair yeni bir başlangıç yapmak için aradıklarını Andalıç’ta bulur (veya aradıkları onlara Andalıç’ta buldurulur). Andalıç, arayıp da bulunamayan tüm şeylerin kesişim kümesidir. Ancak Biçen, bu kesişim kümesine biraz sonra yeni bir ilave yapar: Babanın ölümü Cemal’de bir boşluğa yol açar ve bu boşluk, Cemal’i doğrudan etkileyecek bir başka olay/kişiyle doldurulur; Saliha ve ona karşı çocukluktan beri duyulan aşk. Babanın yerini sevgili, sahneyi terk eden kahramanın yerini bir başkası alır. Böylece boş tabut, Saliha’ya duyulan aşk ile doldurulur.

Bünyesinde birbirine paralel birçok ilişki barındıran İnceldiği Yerden’de Cemal ile Saliha’nın aşkının yanı sıra Jülide ile Erkan, Cemile ile emniyet müdürü, emniyet müdürünün eşi ile matbaacı Rahmi Usta arasında birer ilişki vardır. Tüm bu ilişkiler roman boyunca çeşitli şekillerde iç içe geçmekle beraber hepsi farklı açılardan sorunludur. Belki de romandaki tek gerçek aşk hikâyesi olarak görebileceğimiz Cemal ile Saliha’nın aşkı da bu nedenle kitabın ikinci yarısında yara alacak, yerini başka olaylara bırakacaktır; zira bunca çarpıklığın içerisinde hiçbir doğru şey uzun süre tek başına ayakta kalamaz. Cemal ile Saliha’nın düğününden tam bir gece önce gerçekleşen deprem ile birlikte ana kara ile bağlantısı kopan kasaba, yeni bir dönemin habercisi olduğu kadar bu ilişkinin tamama ermesine izin vermeyerek de önemli bir mesajı okurla paylaşır: Bu kasabada hiçbir şey yolunda gitmeyecek ve bu hikâyede mutlu olaylara yer verilmeyecektir. Kaos, her şeyi ve herkesi kendi karanlığına sürüklediği gibi kimsenin oradan sağ çıkmasına da izin vermez. Romanın ilerleyen sayfalarında gerçekleşenler de bunu destekler niteliktedir. Cemal’in en azından ölüsünü bulduğunu sandığı babasından geriye boş bir tabut kalması gibi yıllar sonra kavuştuğu sevgilisi de bu depremle birlikte başka bir hikâyenin konusu olacak; Andalıç, içerisinde onca yalnızlığı, baskı ve mutsuzluğu barındıran bir kasabadan hızla ıssız bir adaya doğru evrilecektir.

İnceldiği Yerden, bir ayrılıklar romanı olarak da değerlendirilebilir, çünkü bir bütünleşmeden ziyade bir ayrışmanın, bir ortak kültür anlatısındansa bir baskı politikasının kitabıdır. Romanda söz konusu tek bir ortak kültür, ortak akıl ve ortak karar olmadığı gibi herkesi kuşatan, herkesin mutluluğunu umursayan ve tüm tarafları mutlu eden bir aşk hikâyesi de yoktur. Kitap boyunca hep bir çarpıklık söz konusudur, tıpkı sistemin kendisi gibi. Bu noktada ön plana çıkan, hayatları sanki görünmeyen tellerle birbirinden ayrılmış gibi onca insanın birbirinden uzak durması, bir araya gelmeleri gerekirken birbirleri arasına daha fazla mesafe koymalarıdır. Tüm bu olaylar silsilesinin sonucunda kaçınılmaz olan tek şey ise isyandır, evet, isyan. Birbirine dokunmayı onca isteyen ancak bunun için yeterince mücadele etmeyen, tepelerine dikiliveren çelik yumruğa karşı suskunluğa gömülen, ilişkilerinde olduğu gibi yaşamlarında da sessiz kalmayı, her şeyi bir sır gibi içlerinde taşımayı tercih eden tüm bu insanlar, kendileriyle birlikte çevrelerindekileri de büyük bir acının parçası yapar. Onca terk edilme, yasak aşk, çarpık ilişki ve türlü zorbalık da bundan sonra devreye girer. Jülide tarafından terk edilen maço Erkan’ın, Jülide’nin çalıştığı gazeteye karşı gerçekleştirilen saldırılarda yer alması; evli bir adam olan emniyet müdürü ile yasak bir aşk yaşayan Cemile’nin aynı zamanda üvey abisi Cemal’a âşık olması ve bu sırada ada kontrolünün hızla kodamanların eline geçmesi; tüm bu yasak aşk silsilesine ek olarak emniyet müdürünün eşinin matbaada çalışan Rahmi Usta’dan hamile kalması, bu sırada da emniyet müdürünün tüm zorbalığıyla kasabalılara saldırması söz konusu hikâyelerin ne denli bozuk, sistemin ne kadar çarpık, insanların ne derece yoz olduğunun kanıtıdır. Romanın ikinci bölümünde hızla bir distopyaya dönüşen kasabadaki/adadaki kahramanlar, işte bu yoz düzenin asıl sahipleridir. Ada, olduğu gibi bozuk ve çarpık bir sistemin ürünüdür. Emniyet müdürü, belediye başkanı ve kaymakamın adadaki kontrolü bu kadar hızlı bir şekilde ele geçirmesinin bir diğer nedeni de işte bu çarpık ilişkiler ağıdır.

13. bölüm itibariyle bir ada hikâyesine dönüşen İnceldiği Yerden, farklı roman ve hikâyelerle de konuşan, bu anlamda bünyesinde farklı edebî ilişkiler de barındıran bir eserdir. İnceldiği Yerden, izolasyon, ıssızlık ve ana karadan kopuş gibi konulara paralel olarak bir de iktidarı ele geçirme mücadelesini merkezine almasıyla William Golding’in Sineklerin Tanrısı (1954), José Saramago’nun Yitik Adanın Öyküsü (1986) ve Yaşar Kemal’in Bir Ada Hikâyesi (1997-2012) ile çeşitli ortaklıklar kurar. İçerisinde bulunduğumuz pandemi sürecinde daha da anlamlı bir hâl alan “izolasyon”, “ana karadan kopma” ve “kalabalıktan uzak kalma” söz konusu tüm bu romanların ortak özelliklerinden biri olarak gösterilebilir. Öte yandan İnceldiği Yerden, bu kitaplar arasında en çok José Saramago’nun Yitik Adanın Öyküsü ile konuşur. Bir deprem sonrası Fransa ile İspanya arasındaki sınırın çatlaması ve İberya Yarımadası’nın Avrupa kıtasından koparak Amerika’ya doğru sürüklenmesini konu alan Yitik Adanın Öyküsü, içerdiği alt hikâyeler ve verdiği mesajlarla İnceldiği Yerden’in konuştuğu en önemli edebî metinlerden biri olarak görülebilir. Benzer şekilde söz konusu tüm bu adalar gibi içerisinde bir iktidar mücadelesi de barındıran Andalıç, insanların güç ve iktidarı elde tutma tutkusuyla neler yapabileceklerini de görünür kılar. Bu öyle çetin bir mücadeledir ki iktidarı sağlamak için gerekli yapının kurulması oldukça uzun bir sürece yayılır ve güç odaklarının farklı nedenlerle halka birçok farklı müdahalede bulunması gerekir. Golding, Saramago, George Orwell ve Kemal gibi birçok yazarın da sıkça üzerinde durduğu gibi Biçen için de iktidar ve iktidarı temsil eden yapılarla kurulan ilişkiler son derece kıymetlidir.

İsyan, evet isyan. Her şeyin bittiği yerde bir şeylere yeniden tutunmak için gereken tek şey belki de isyandır. Adadakilerin ihtiyacı olan ve isyana gerek duyacakları süreç de güç ve iktidar mücadelesi çevresinde gelişen olaylarla gündeme gelir. Kasabanın ana karadan ayrılarak bir ada hâline gelmesi ve söz konusu kara parçasının Türkiye’den uzaklaşarak Ege’de başıboş sürüklenerek “ebedî düşman” Yunanistan’a doğru yaklaşması düzen koruyucuları ve kanun koyucular için yeni hareketliliklerin başlamasına neden olur. İktidarı hızla ele geçiren belediye başkanı, kaymakam ve emniyet müdürü, bir süre sonra mutlak kontrolü sağlamak için çeşitli adımlar atmaya başlar. Basının susturulması, halkın yozlaştırılması, eylemcilere karşı baskının giderek arttırılması, yeniden yapılandırılan milis güçlerin adanın farklı yerlerine konuşlandırılması ve tüm kişisel hakların ihlal edilmesi bu açıdan önemlidir. Öte taraftan ada daha kasaba ve ana karaya bağlıyken halktan toplanan paralarla adanın en yüksek tepesine inşa ettirilen Huzurevi’nin bu yeni düzende gestaponun merkezi hâline gelmesi de oldukça ironik ve bir o kadar anlamlıdır. Nihayetinde halk, kendi gestaposunu da katilini de kendi elleriyle yaratmıştır. Tıpkı Ömer Hayyam’ın bir rubaisinde söylediği gibi, “Celladına âşık olmuşsa bir millet / İster ezan, ister çan dinlet / İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet / Müstehaktır ona her türlü zillet”. Gücü elinde bulunduran yöneticilerin manipülasyonlarıyla hareket eden, kendilerine karşı kullanılan milliyetçilik kozuna karşı daima tepkisiz kalan, her türlü zorbalığa göz yuman ada sakinleri, bu yönetimin hazırlayıcısı olduklarını Huzurevi’nin inşasıyla göstermiş, dolayısıyla kendi elleriyle kendi canavarlarını yaratmışlardır. Dolayısıyla belediye başkanı, kaymakam ve emniyet müdürü tarafından oldukça katı kurallarla yönetilen adanın kalbinin işgal altındaki bu binanın olması bir tesadüf değil, bilinçli bir tercihin sonucudur. İktidar, onlara yaptıkları hataları ve hazırlayıcısı olduğu düzeni bu sayede işaret etmiş olur. Herkes bu yangına odun taşımış, alevlerin büyümesinde büyük bir rol oynamıştır.

Kaynak: Metis Kitap

Önce suların, ardından elektriklerin kesilmesiyle başlayan süreçte yeterli yemek stoğunun olmadığı da ortaya çıkınca adadakiler için yeni bir süreç başlar. Yöneticileri giderek daha vahşi ve kural tanımaz adımlar atmaya zorlayan bu durum, muhaliflerin sindirilmesi, halkın korkutularak “hizaya getirilmesi” ve her şeyin milis güçler tarafından kontrol altına alınmasıyla sürdürülmeye çalışılır. Üstelik adanın yönetimini ele geçiren üçlünün bu süreçteki en büyük kozu, çeşitli hamlelerle sık sık gündeme getirdikleri milliyetçi düşüncelerdir. Kara parçasının Türkiye’den uzaklaşıp Yunanistan sınırları içerisine girmesi ve bu sırada Yunan hükûmeti tarafından adadakilere yardım önerilmesi, yönetim tarafından çeşitli milliyetçi duygularla reddedilir. Soğuk hava depolarında hâlâ yiyecek olduğunun ve bu yiyeceğin yalnızca iktidar sahipleri tarafından kullanıldığının ortaya çıkması ise bardağı taşıran son damla olur; artık isyan, bir gereklilik değil, zorunluluktur. İşte her şey, adada yaşayan onca insanın akıllarından dahi geçirmedikleri bu düşüncenin bir ânda baş göstermesi ve halkın sokağa dökülmesiyle değişmeye başlar. İsyan, adadakileri yeniden birleştirir ve bu birleşme, iktidarın devrilmesine yol açacak yeni bir sürecin başlamasını sağlar.

“Keserle yontulmuş bir ağzı var sabahın

varınca bayrakları, marşları duyuyorum

başım çılgınca sarsılan dallarla uğraşıyor

durup dineliyorum bütün taframla

bütün taframla, bütün yumruklarım, bütün

hantal yüreklerin olduğu orda.”

Evet, isyan, İsmet Özel

Gerçeklerle hayaller çoğu yerde iç içe geçer İnceldiği Yerden’de. Daha doğru bir ifade ile, her şey inceldiği yerden kopmalıdır burada. Ada, ana karadan kopsun gitsin; sürüncemedeki ilişkiler bitsin gitsin; iktidar, tüm destekçilerini yanına alsın gitsin ve geriye onlardan hiçbir şey kalmasın. İşte bu yüzden gerçeklerle hayallerin iç içe geçmesi de son derece önemlidir. Roman hızla distopik bir yapıya bürünürken bu, alışık olduğumuz bir gerçeklikle değil, kitapta söz edilen onca kahramanın yalnızca birbirleriyle paylaştığı bir gerçekliğinden penceresinden yansıtılır. Önemli olan da budur; roman boyunca söz konusu edilen kahramanların gerçekliği ve onların bu gerçekliği nasıl omuzladıkları. Öyle ki nerede ne tür bir gerçeklik aranması gerektiği bu durumda bambaşka bir mesele hâlini almaya başlar. Sözgelimi Cemal’in gerçekliği nerededir, Saliha’nınki nerede? Cemal’in geçmişi o içi boş tabutla yok mu olmuştur veya geleceği düğünden bir gün önce kasabanın ana karadan kopmasıyla tüm anlamını yitirmiş midir? Saliha, bir türlü ısınamadığı ve sonunda terk etmek zorunda kaldığı o şehirlerde ne bırakmıştır; bir türlü gerçekleşmek bilmeyen o düğün, onun için nelere gebedir? Geçmişe dair tüm bu vazgeçişler ve bir türlü ne getireceği belli olmayan bu gelecek, onların dostu mudur düşmanı mı? Tüm bunlar gerçek midir veya onların gerçekliği nerede başlayıp nerede biter? Roman boyunca cevabını arayan tüm bu sorular zamanla yeni yeni soruların gündeme gelmesine sebebiyet verir, ancak cevap, hiçbir zaman tam anlamıyla gün yüzüne çıkmaz. Aslında bu noktada Aslı Biçen’in yaptığı da benzer bir şeydir. Gerçek ve gerçekliğe dair tüm bu tartışmalar, kitabın tartışılması gereken bir başka kolunu işaret eder. Zira İnceldiği Yerden yalnızca “distopya” ile tanımlanabilecek bir roman değildir; veya tüm bu olaylar yalnızca harıl harıl çalışan bir zihnin ürünü değil, aynı zamanda bizim gerçekliğimizin farklı bir yansımasıdır. Tıpkı roman boyunca birbirini tekrar eden ilişkiler ağı ve buna paralel olarak bir türlü mutlu olamayan, hep bir ölümü duyuran, daima baskı altında ezilen ve kendi isyanını körükleyen ada halkı gibi; ve isyanın baş gösterdiği yerde her şey yeniden başlar.

Aslı Biçen’in ikinci romanı olan İnceldiği Yerden, çeşitli noktalarda yazarın ilk eseri Elime Tutun’u hatırlattığı gibi Tehdit Mektupları’na giden yolda mutlaka uğranılması gereken önemli bir durak olarak da okurunu bekliyor.

* Başlık, Büşra Tan’ın henüz yayınlanmamış şiir dosyasından alınmıştır.