Menekşe Toprak: Eşikteki Tanpınar

Serimizin 16. gününde Menekşe Toprak, Tanpınar’ın muhafaza etmek ve yeni arasındaki gerilimli düşüncesini anlatıyor.

Dinlemek için aşağıdaki linke tıklayınız:

Eşikteki Tanpınar
“Devam etmesi lazım gelen işte bu türküdür. Çocuklarımızın bu türküyü söyleyerek, bu oyunu oynayarak büyümesi.”
 Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanında, romanın ana karakteri olan Mümtaz’ın bir aydınlanma anında kurduğu bir cümledir bu. Evde hasta yatan amcaoğlu, öğretmeni ve idolü İhsan için İstanbul’un izbe ara sokaklarında kapı kapı dolaşıp bir hastabakıcı arayan Mümtaz, bir grup çocukla karşılaşır. Çocuklar oyun oynamakta, oynarlarken de eski bir türküyü söylemektedirler. Mümtaz, yoksul ama temiz yüzlü bu çocukları arkasında bırakır ve düşünmeye devam eder: “Her şey değişebilir, hatta kendi irademizle değiştiririz onu. Değişmeyecek olan, hayata şekil veren, ona bizim damgamızı basan şeylerdir.”
 Mümtaz’ın etrafında dönüp dolaştığı geçmişi, onun hatırasını ve hüznünü bir an için unutturan bu tespit, aslında hiçbir şeyin tam anlamıyla kaybolmadığını ve bunun bir teselli olduğunu da anlatır. Bu görüş Tanpınar’ın bütün bir hayata bakışını da özetler nitelikte. Gerek muhafaza edilmemiş geçmiş gerekse de geçmişten el alan bir kültürün devamlılığı, yazarın farklı metinlerinde hep yeniden yeniden karşımıza çıkar. Bu, yirminci yüzyılın hemen başında, 1901 yılında doğmuş, bir imparatorluğun çöküşünü, savaşları, yangınları, göçleri ve kayıpları çok genç yaşta deneyimlemiş bir yazarın, bir kültür insanının hüznüdür da aynı zamanda. Yüzünü Batı’ya çevirmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’yle çelişkili ilişkisi yeni hayatla arasına koyduğu mesafeyi de anlatır. 

Tanpınar gerçek anlamda geçmişin muhafaza edilmemiş olmasından mustariptir. Bir kültürü, bir değeri muhafaza etmek yerine onu yıkıp üzerine yenisinin yapılmasının tarifini Beş Şehir adlı kitabında çok açık bir şekilde yapar. Burada kaybedilen geçmiş büyük bir imparatorluk ile o imparatorluğu temsil eden kültürel zenginliktir. Tanpınar için bu zenginliğin başını ise İstanbul şehri ve şehirle bütünleşmiş olan mimaridir. Ama sadece bu değildir. Eski İstanbul’un mimarisiyle rekabet ettiğini düşündüğü ağaçlar, sivil mimari olarak gördüğü cumbalı evler, müziğinden nağmesine bestesine, sokaktaki satıcısına değin bir kültürün muhafaza edilmemesinden dert yanar. Değişime karşı değildir aslında; ama değişimin çok hızlı, yıkıcı yanıyla sorunu vardır. Ona göre her nesilden bir Parisli, bir Londralı, yaşadığı şehrin otuz kırk yıl önceki halini hüzün duyarak hatırlar ama aynı şey bir İstanbullu için geçerli değildir. Çünkü İstanbul bu şehirler gibi değişmemiştir, 1908 ile 1923 yılları arasında, yani Tanzimat ile Cumhuriyet arasındaki on beş yıl içinde, tam da Tanpınar’ın kişiliğini kazandığı bir dönemde İstanbul eski kimliğinden tamamen çıkmıştır. Meşrutiyet, yangınlar, mali buhranlar, derken yüzyıldır eşiğinde başımızı kaşıyarak durduğumuz medeniyeti, yani Batı’yı bu durumda, olduğu gibi kabul ettik, der. Eskiyi muhafaza edememeyi ise şarklılık özelliğiyle açıklar sonunda: Fakat yapmasını çok iyi bilen ve seven Şark muhafaza etmesini bilmez.
 Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu tespiti şunu düşündürür insana: Muhafaza edebilmek için ona sahiplenmek, onu sevmek, zamanın aşınmalarına karşı koruyabilmek gerekir. Bugün belediyelerin yollara döktükleri asfalttan tutun da her yirmi otuz yılda bir yıkılıp yeniden yapılan binalar, mahalleler hatta şehirlerimiz de bu zihniyetin bir ürünü değil midir? 
 

Dönelim yine Tanpınar’ın zamanına. Tanpınar’ın kayıp zamanın peşindeki hüznü, hayatın devamlılığı fikriyle umuda dönüşür.  Çünkü çocukların dilindeki eski bir türküyle korunduğuna inandığı kültür “milli benliğin” devamlılığıdır Tanpınar’da. Yazar değişimin kesintisiz olması gerektiğini savunur yer yer. Bunu pekâlâ milliyetçiliğin yüceltilmesi şeklinde de anlayabiliriz. Ama Tanpınar derdini öyle güzel ve öyle iyi anlatır ki, bu devamlılık isteği bambaşka bir değer kazanır: Onun sözcükleriyle okur olarak kaybedenin haklı hüznünü, kaybedilenin geri dönüşsüzlüğünü kavrar, direnciniz adeta kırılır. Tanpınar bu gücünü sadece güzel anlatımından da almaz. Onun pek çok yönüyle eşikte durma hali milliyetçilik, muhafazakârlık gibi okumalarla arasına mesafe koyar. Yazarın bir alt egosu olarak okuyabileceğimiz Huzur romanındaki Mümtaz, sevdiği kadını etkilemek için bile, ağabeyi öğretmeni İhsan’ın sözcükleriyle konuşmaktadır.  Demek ki satıhtayım, daha kendimi bulamadım, diyerek eşikte durduğunu tespit eder. Mümtaz aslında pek çok yönde eşiktedir; çöken bir medeniyetin izlerini bitpazarında, eski dergilerde, dar ara sokaklarda ararken ama bunları en çok da hafızasından bugüne taşırken, için için reddettiği Batı’nın gözüyle, düşüncesiyle bakar o dünyaya. Çünkü Mümtaz da tıpkı yazarı gibi Batı eğitiminden geçmiş, Fransız şiirinden etkilenmiş ama bir huzursuzdur, geleceğe ve yeniye bakışı kötümserdir. Amcaoğlu ve öğretmeni İhsan ise onun eşiğini çoktan aşmıştır, hayatın devamlılığından yanadır: Masal biz bir anda istiyoruz diye teşekkül etmez, der İhsan. O hayatın içinden fışkırır. Hele mazi ile bağlarımızı kesmek, Garp’a kendimizi kapatmak. Asla!
 Eşikteki Mümtaz, aslında İhsan’la aynı deneyimden geçmekte, eşikte kalmayı adeta tercih etmektedir. Aslında aşk acısı çekmektedir. Sevdiği kadının yokluğu ona adeta bir medeniyetin yokluğunu hatırlatmaktadır. Sevgilinin varlığını hissettiği an hayat nasıl ki sonsuzsa, yitip giden bir medeniyetin varlığını bir ninnide, bir şarkıda, sokaktaki çocukların oyunlarında sürdürüyor olması kültürün devamlılığı ve umududur. Tanpınar’ı milliyetçi bir ideolog olmaktan kurtaransa bu umudun bir iddiaya dönüşmemesidir, anlık ve eşikte durmasıdır. Tanpınar’ı bir romancı olarak büyüten tam da Mümtaz gibi karakterler ve onun eşikteki sorgulayıcı tedirginliği. Tanpınar benim gözümde biraz da bu.

Menekşe Toprak: ilk ve ortaöğrenimini Köln’de ve Ankara’da tamamladı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Radyo gazeteciliği yapıyor, Berlin ve İstanbul’da yaşıyor. Öyküleri çeşitli dergi ve antolojilerde yayımlandı. Eserleri Almanca, Fransızca, İngilizce, İtalyanca ve Sırpçaya çevrildi. Ağıtın Sonu adlı romanı 2015 Duygu Asena Roman Ödülü’ne değer görüldü. Eserleri: Hangi Dildedir Aşk (öykü, YKY, 2009), Ağıtın Sonu (2014), Temmuz Çocukları ( 2015), Valizdeki Mektup (2016). Arı Fısıltıları (2018).