Equus: Delilik, Tutku, İman

Burcu Alkan

“Emma bu görüşmede, her zamankinden farklı olarak, bir grup atın ahırdan kaçtığı ve kör oldukları için az kalsın onu ezeceklerini gördüğü bir rüyasından bahsetti. Rüya Peter Shaffer’in Equus oyununu andırıyordu. Çağrışımlarında kimi zaman rüyasını mı yoksa oldukça çarpıtılmış bir halde oyunu mu anlattığını anlamak zordu.” (Fonagy & Moran, 1990)

Bir yazı için danışacak kaynak ararken denk geldiğim psikiyatri makalesindeki bu referans dikkatimi çekti. Metnin tamamına ulaşamasam da parçalardan çıkardığım kadarıyla dinamik yöntemle tedavi edilmekte olan genç bir kadın körlük korkusuna dair endişelerinden Peter Shaffer’in Equus oyununun hikâyesine benzer bir şekilde bahsediyordu. Onun versiyonunda aklını kaçıran kişi aynı zamanda kötü adam olan psikiyatristti. Makalenin tamamını okuyamadığım için genç kadının rüyasını oyunun metnini bilerek mi anlattığından emin değilim. Fakat içinin karmaşasını, ruhunun ağrısını -aklı başında ya da değil- edebiyat metinleri üzerinden anlatan birinden harika bir roman kahramanı olurdu. Eco’nun Loana’sı gibi, ama dahası…

Peter Shaffer’in yazdığı Equus ruh sağlığı bozuk 17 yaşında bir gencin -Alan Strang- son şans olarak Dr Martin Dysart’a getirilmesiyle başlıyor. Atları çok seven Alan bilinmeyen bir nedenle altı tane atın gözlerini oymuştur, mahkemede kimseyle konuşmaz. Kendisine soru sorulduğunda televizyon reklamlarının müzikleriyle cevap vermektedir. Ona yardım edecek olan Dr Dysart ise ilk başta çok istekli olmamakla beraber, ki mesleğine ve hayatına dair anlam yitimi yaşadığı bir dönemden geçmektedir, zamanla Alan’da gördüğü kuvvetli ruhtan etkilenir. Oyun iki karakter arasındaki terapi seansları ve doktorun düşüncelerini yansıtan sahneler üzerinden ilerler.

Yazar oyunun başında sahnelemeye dair oldukça net bazı detaylar vermiş. Sahnedeki atlar sahte ya da taklit atlar olmamalıdır. İnsanlara at kostümü giydirilmemeli, oyuncular dört ayak üzerinde durmamalı, kişnememelidir. İnsan oldukları açıkça belli olmalı ve vakti geldiğinde tel kafesten yapılmış at maskelerini bir ritüelle aynı anda takmalıdırlar. Ayrıca “atların tanrısı” sahnede olduğu zamanlarda ona ses olacak bir koro bulunmalıdır. Bu tür detaylar Brechtyen bir tavır ve üsluba dikkat çekiyor. Bertolt Brecht’in epik tiyatrosunda tanrılar sahneye iner, korolar üst ses olur ve en önemlisi “yabancılaştırma” etkisi kullanılarak seyirciye kurgusal bir yapım izlediği hatırlatılır. Shaffer bu detaylarla Equus’un anlattığı içsel dünyanın görsel gücünü arttırmakta, meseleyi klişe bir anti-psikiyatri öyküsünden öteye taşımaktadır.

Shaffer, P. (1973). Equus. New York Penguin Group.

Anti-psikiyatri konusunun genel detaylarını bu yazının kapsamında değerlendirmek mümkün değil. Ama meselenin Equus’taki asli kısmını en baştan söylemekte fayda var. Her ne kadar Dr Dysart Alan’ı “normalleştirme”nin bir kötülük olacağından bahsetse de oyundaki asıl sorun Dysart’ın doktorluğu değil kendi ruhsal sıkıntılarıdır. Psikiyatri damgalanmaya müsaitliğiyle yazarın anlatmak istediği varoluşsal derdin sembolik hedef tahtasıdır. Halbuki Alan ergenliğin dönüşümsel sürecinde bedensel farkındalığın, cinsel arzuların ve ahlâk- yasak-baskı kıskacında utanç ve suçluluk gibi duyguların ağında sıkışmış; insanlardan korkan, korkularının yükü altında gece kâbuslar gören bir çocuk, acı çeken bir ruhtur. Dr Dysart ise onun acısında yaşama enerjisinin tüm baskılara rağmen dışa vurumunu görmektedir: Hayat onundur. Travması, acısı onundur. Ruh ağrıları gerçekten yaşıyor olmanın getirdiği sahiciliğin -marazlı da olsa- ifadesidir. İşin aslı doktor kendi hayat-korkaklığı karşısında Alan’ın rahatsızlığını yücelterek kendi derdine uyacak anlamlar yüklemektedir. Kullandığı terapinin diliyle söylersek Dr Dysart Alan’a yönelik bir tür karşı-aktarım kurmaktadır. Bu bağlamda oyun bir anti-psikiyatri hikâyesinden çok bir anlam arayışı ve varoluşal kriz anlatısıdır.

Oyunun en başından itibaren dikkat çeken Yunan kültürü güzellemesi ve klasik Apollon (akıl/düzen/kontrol) – Dionysus (ruh/beden/tutku) çatışması metnin derdinin Alan’ın hastalığı ve anti-psikiyatri olmadığı düşüncesini destekler. Gayet estetize tasvir edilen, yani gerçekçi olması beklenmeyen terapi seansı sahnelerinde ortaya dökülen asıl ruh sağlığı meseleleri doktorun yaşadığı anlam yitimi ve ona ilaç olabilecek varoluşçu yaklaşımdır. Doktor kendini Alan’ın aynasında gördüğünde hayatının en ufak detayını dahi planlayıp kontrol altında tuttuğunu ve “altı yıldır karısını öpmediği” evliliğinin sıradan ve monoton güvenli alanından çıkmaya cesaret edemediğini fark eder. Her gün uğur getirsin diye güne Dionysus heykelciğine dokunarak başlar ve rüyasında kendini tanrılara kanlı ritüellerle çocuk kurban eden bir rahip olarak görür. Ancak yaşama enerjisinin özünü oluşturan ama yaşamaya dair ürkekliğinden dolayı sadece “her dakikası planlanmış” Peloponez tatillerinde kontrollü beslediği gölgesi rüyalarına sızmaktadır. Alan’ın aynasının asıl yansıttığı gerçek ıstırap içindeki kendi gölgesidir. Yani oyunun anti-psikiyatrik sorunsalının kaynağında bir tıp branşı olarak psikiyatri değil onu temsil eden karakterin güvenilmezliği (unreliability) yatar.

Karakter kurulumundaki güvenilmezliğin nedeni olan kendi varoluşsal krizi sayılmazsa Dysart aslında iyi bir doktordur. Karşısındaki genç adamın acı çektiğini görmektedir. Yaşadığı ruhsal ağrıların kuvvetli bir yaşama enerjisi barındırdığını ama genç hastasının sıradan yaşama katılma becerileri gelişmediğinden akabilmek için marazlı kanallara dolandığını fark eder. Alan dindar annesi ve ateist babasının karşıtlığında kendine ait bir alan açabilmek için icat ettiği özgün inanç sistemine teslim olmuştur. Belli gecelerde ahırdan aldığı bir atla çalıştığı çiftliğin sınırları dışında özgürce ve çırılçıplak gezinir. Hatta Nugget isimli bu atla neredeyse sevişir. Tutku, iman ve bedenin “bir” olduğu yükseltici ve yüceltici gizli gece seansları Alan’ın Dionysus ibadetidir. Genç adam idealize edilmiş bir at olan tanrısı Equus’a tüm “çıplaklığı” ile teslim olmakta, hayvani olanın saf doğasıyla birleşerek özgürleşmeyi arzulamaktadır. Doktorun asla cesaret edemeyeceği bir teslimiyette Alan’ın yaşama enerjisi tutkuyla yükselip taşmakta tüm marazlarına rağmen varoluşsal bir imanda vücut bulmaktadır. Velev ki tanrısı sanrılarının ürünü, atların tanrısı ulu “Equus” olsun, Alan’ın deliliği yaşamaya dair tutku ve imandandır.

Sanrıları ve varsanıları bir yana Alan’ın Equus’u Dr Dysart’ın Dionysus’una denktir. Alan kendince “bak işte Dionysus’un dünyası bu, ben burdayım, sen sadece dışarıdan bakıyorsun” derken doktor hayattan yana “iman”ını sorgulamaktadır. Bir bakıma aralarındaki diyalogda doktorun asıl muhatabı Alan değil, onun aynasında gördüğü kendisidir. Alan’ın da sorduğu sorular vardır elbette. Doktorun karısıyla ilişkisini, mesleğini sorgular. Ama genç adamınki içinde bulunduğu durumun korkusu ve yaşadıklarının yükü altında yarattığı tepkisel bir savunma mekanizmasından ibarettir.

Özetle, metindeki psikiyatri (akıl, kontrol) ve delilik (iman, tutku) karşıtlığını kendince anlamlar yüklediği Apollon-Dionysus ikiliği çerçevesinde Dr Dysart inşa etmiştir. Oyun ise doktorun karakteri üzerinden onun kurduğu bu karşıtlıklar dünyasını sorgulamaktadır. Dysart’ın karakter kurulumundaki güvenilmezlik göz ardı edilerek Alan’ın psikozu değerlendirilmeye çalışılırsa ortada sadece yüzeysel bir anti-psikiyatri hikâyesi kalır. Shaffer’in bu çarpıcı metnini böylesi bir klişeye indirgemek ise hem oyuna hem psikiyatriye haksızlık olur. Equus anti-psikiyatrinin ötesinde bir anlamlar dünyası kuran, tüm hiddetiyle yırtıcı, yaratıcı bir varoluşsallığın öyküsüdür. Bu bağlamda oyuna dair konuşulması gereken psikiyatrik açının anti-psikiyatri değil varoluşçu psikiyatri olması daha anlamlı olacaktır.