Onur Çalı: “Az sözle çok şey anlatma meselesi ilgimi çekiyor”

Söyleşenler: Abdullah Ezik, Yağmur Yıldırımay Bayrakçı, Dilek Sarıboğa ve İpek Bozkaya

Abdullah Ezik: Bugüne kadar gezi yazısından denemeye, öyküden eleştiriye kadar birçok farklı türde eser verdiniz. Bugünden geriye baktığınızda edebî serüveniniz üzerine ne söylersiniz? “Yazı” sizde nasıl başladı ve bugünlere ulaştı?

Çoğu kimsede olduğu gibi şiir yazmaya heveslenerek başladı. Ve tabii önce okuyarak, bazen yaşıma başıma uygun olmayan kitapları kafa göz yara yara okumaya çalışarak. Kendime el yordamıyla bir okuma güzergâhı çizerek başladı yazmak. Yazmaya başlamadan önce hatta yazmayı hiç düşünmezken bile yazmaya hazırlanırız aslında. Yaşayarak, okuyarak, etrafa, insanlara, nesnelere bakarak… Yıllarca bunu yapmışım meğer.

İlkokulda bir çocuk dergisinde şiirim yayımlanmıştı. Lisede de yazmaya devam ettim, okul dergisinde şiirlerim yayımlanıyordu ama öykü yazmam, edebiyat dergilerinde görünmem yirmili yaşlarıma rastlar. Sonra da dallanıp budaklanarak devam etti.

Bir şerh düşmek isterim: Gezi yazısı yazdığımı hatırlamıyorum. Eleştiriye gelince… Esasen günlük formatında olmakla birlikte melez metinler olarak kurguladığım Dünlük’lerde ve denemelerde eleştirinin alanına girdiğim olmuştur ama kendime eleştirmen diyecek değilim.ya

A.E.: Uzun yıllardır bir kamu kuruluşunda “mütercim” olarak çalışıyorsunuz. Dolayısıyla kurgusal üretimleriniz haricinde de yazı ve çeviriyle iç içe olduğunuz söylenebilir. Peki bu mütercimlik süreci sizin edebî üretimlerinize etki ediyor mu? Mütercimlik hayatınızın neresinde?

Lisans eğitimimi Mütercim-Tercümanlık alanında aldım. Mesleğim bu, ekmek paramı kazandığım iş mütercimlik. İş yerinde yaptığım çevirilerin edebiyatla hiçbir ilgisi yok. Fakat bugüne kadar onlarca edebî metin çevirdim: Öykü, şiir, deneme, günlük, söyleşi, mektup…

“Yabancı” bir dille uğraşmak ve yazılı çeviri yapmak, bir süre sonra insanın anadiline bakışını da farklılaştırıyor. En azından bende böyle oldu. Ne kadar yetkin hissederseniz hissedin, ikinci dilinizin içinde anadilinizde olduğu kadar rahat dolaşamazsınız. Doğal olarak bazı nüanslara, ifade biçimlerine, deyimlere anadilinizde olduğu kadar hâkim olamazsınız. Bu durum (bunu bir dil faşizmi olarak söylemiyorum kesinlikle) benim Türkçe sevgimi arttırmıştır. Çevirmen olarak çeviriyle, o ikinci dilimle cebelleştikten sonra bir yazar olarak Türkçeye dönmek, Türkçe okuyup yazmak, gurbetten baba ocağına dönüş, ana kucağına sığınış gibi bir duygu uyandırır bende.

Her dil güzeldir. Nedir, çeviriyle uğraşmak benim Türkçe sevgimi arttırmıştır.

A.E.: Yayıncılığın da içerisinde olan, Parşömen Sanal Fanzin ile çağdaş edebiyata oldukça yakından temas eden bir isimsiniz. Bir deneme yazarı ve eleştirmen olmak, sizin edebî üretimlerinizi nasıl etkiliyor?

Dediğim gibi, ben eleştirmen değilim. 2015 yazından beri yazdığım ‘Dünlük’lerde ve denemelerde eleştirinin alanına girmişimdir. Birbirinden çok kalın çizgilerle ayrılamaz belki ama yine de “eleştirmen” olmak başka bir iş.

Ve fakat kendi yazdıklarımıza, çağdaşlarımızın ya da bizden öncekilerin yazdıklarına eleştirel bir bakış açısıyla bakmayı da elden bırakmamak gerek. Denemelerde ve ‘Dünlük’lerde yapmaya çalıştığım budur.

Fotoğraf: Rukiye Yıldız

A.E.: İlk sayısı Ekim 2007’de okurla buluşan Parşömen Sanal Fanzin, 14 yıldır edebiyat dünyasının nabzını tutan önemli yayınlardan. Parşömen’in hikâyesi nedir ve dünden bugüne nasıl geldi, bu süreçte neler yaşandı?

Ortaokuldaydım sanırım, Orhan Veli şiirlerini okuyup Yaprak dergisinden haberdar olduğumdan beri dergi çıkarmak zihnimin bir köşesinde hep vardı. Parşömen Sanal Fanzin, bu tasarının ete kemiğe bürünmesi oldu ve ilk yayınını dediğiniz tarihte yaptı. Bir edebiyat dergisi gibi düşündüm Parşömen’i, basılı olarak çıkmasa da bu böyle. Bugün geniş yelpazede yayın yapan bir kültür-sanat dergisine dönüştü. Okurun, en azından bir kısım okurun ve bazı yazarların dijital yayıncılığa mesafeli olduğunu biliyorum. Kısmen haklılar. Fakat Parşömen’in nitelik açısından basılı bir dergiden farkı yok. En azından çabamız bu yönde.

Başlarda sadece kendimin, yakın çevremin metinleri yayımlanıyordu Parşömen’de. Giderek edebiyat severlerin bir mahfili haline geldi. İlk öykülerini Parşömen’de yayımladıktan sonra kitap çıkaran arkadaşlar oldu sözgelimi. Bunlar beni mutlu eden şeyler.

A.E.: Parşömen, sizin yayıncılık ve yazarlık serüveninizin tam olarak neresinde duruyor?

Tam merkezinde duruyor. Ömrümde en çok emek verdiğim şeydir Parşömen Sanal Fanzin.

A.E.: Farklı edebî türlerde kalem oynatan bir yazar olarak, “tür”ler sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor?

Tür, meramınızı, meselenizi, hikâyenizi nasıl anlatacağınıza dair bir biçim, bir form sunar size. O biçimi esnetmek yazarın elinde. Aşılmaz duvarlar olarak görmüyorum tür ayrımlarını.

A.E.: Başak Çetin’le birlikte 2013 yılında e-kitap formatında Ahiku Dünya (2013) isimli bir haiku kitabı yayınladınız. Tüm dünyada meşhur olan geleneksel bir Japon şiir türü olan haiku’ya olan bu yakınlığınız nereden geliyor ve bu kitap düşüncesi nasıl ortaya çıktı?

Az sözle çok şey anlatma meselesi ilgimi çekiyor. Öykülerimde de bunu yapmaya çalışıyorum. 5-7-5 formuna sadık kalarak yazmak zorlayıcı olduğu kadar eğlenceli de. O katı sınır farklı buluşlar, çareler, çözümler üretmeye götürüyor insanı. Bazen ben Başak’ın bir resmine haiku yazdım, bazen benim yazdığıma o resim çizdi… Epeyce eğlenerek sürdürdüğümüz bu oyunda haikular ve resimler çoğaldıkça böyle bir kitap çıktı ortaya. İşe gidip gelirken, yolda yürürken, dolmuşta otobüste parmaklarım kıpır kıpır, tespih çeker gibi hece sayardım. Güzel bir deneyimdi. Ben kitaptan sonra da yazdım birkaç haiku. Hâlâ bazen heves ederim.

A.E.: Öykülerinizde memleketiniz İzmir’in, daha da özelinde Bergama’nın oldukça özel bir yeri var. Bergama ile nasıl bir ilişkiniz var, Bergama’yı sizin için bu kadar özel kılan nedir?

Ben Bergama’da doğdum. Üniversite için Ankara’ya gelene kadar, hayatımın ilk 18 yılı Kınık’ta, Bergama’da geçmiştir. Bu iki kasaba, İzmir’in uzak ilçeleridir. Dolayısıyla İzmirliyim demem de Bergamalıyım derim. Çocukluğumun, ilkgençliğimin başkentidir Bergama. Bunlar hemen herkesin hissedeceği şeyler fakat ben çok daha sonra, oradan ayrıldıktan sonra anladım Bergama’nın nasıl bir yer olduğunu. Dünya kültür tarihinde önemli bir yere sahiptir Bergama.

A.E.: Çocukluğun izleri, mekânlar, İzmir, Bergama, Ege tarihi, mitoloji ve yerel sözcüklerin Onur Çalı edebiyatında oldukça önemli konu başlıkları olduğunu söyleyebilir miyiz?

Önemli konu başlıkları demezdim ben. Bunlar benim heybemden yazdıklarıma “sızan” şeylerdir. Yazdıklarımda söylediğiniz unsurlar elbette yer alır ama bütüne bakıldığında bunlar baskın unsurlar mıdır? Sanmıyorum.

Bir de şunu eklemek isterim: Çocukluğun izleri dediğimiz şeylere yazdığım yazılarda ve denemelerde zaman zaman rastlanabilir ama öykülerimde böyle bir şey yoktur. Öykü diye çocukluk anısı yazmak gibi bir duruma düşmek istemem.

A.E.: Kelime eksiltmek sanırım Çalı öykücülüğünün en önemli yanlarından birisi. Bir meseleyi uzun uzadıya anlatmak yerine en az kelime ile en çarpıcı anlatımı aradığınız hemen fark edilebiliyor. Peki bu kelime tasarrufunun arkasında ne var?

Beni heyecanlandıran şey bu. Uzun uzadıya, hiçbir ayrıntıyı es geçmeyerek yazmak çok sıkıcı olsa gerek. Okura da saygısızlık gibi geliyor bana. Hani, “Sen anlamazsın, bak burada da şöyle oldu,” der gibi. Televizyondaki yerli dizilerde her şey tek tek açıklanır ya, öyle öykü yazmak istemem. Yazanlara da bir şey diyemem tabii.

Bir haberde rast gelmiştim, cenaze taşıyan araçların trafik kazasına karışmaları çok fazla rastlanan bir şeymiş. Belki o üzüntü ya da mevtayı bir an önce toprağa vermek telaşı yüzündendir. Bu haber kırıntısı bana “Cehennemde Bir Mola” (kitaplaşırken öykünün adını değiştirmiştim) öyküsünü yazdırmıştır. O öyküde, artık bir ölü olan İhsan amcayı arabalarının tepesinde taşıyan iki arkadaşın yolculuğundan bir kesit sunulur. Bence bu yeterlidir. Hikâyeyi, İhsan Amca’nın çocukluğundan başlayarak anlatmanın gereği olduğunu sanmıyorum.

A.E.: Yazarlık serüveniniz boyunca sizi etkileyen, size ilham veren olan özel bir isim veya isimler oldu mu?

Elbette oldu. Ve bu isimler, belki birkaçı hariç, hep değişti. Dönem dönem etkileri azaldı veya arttı. Sözgelimi, çocukluktan ergenliğe uzanan yıllarımda Muzaffer İzgü’yü çok okurdum. Sonra tekrar dönemediğim bir yazardır. Bugün okusam muhakkak farklı tatlar alırım ama o yaşta etkilendiğim kadar etkilenmem sanırım. Okurluğun doğası böyledir. Ama bazı yazarlar da hiç silinmez. Ben onlardan ne kadar ya da nasıl etkilendim bilmem ama birkaçını anmış olayım: Memet Baydur, Salâh Birsel, Refik Halid, İlhan Berk, Barış Bıçakçı, Melih Cevdet Anday, Cemil Kavukçu, Dino Buzzati, Tomris Uyar…

Çağdaşlarımdan, aynı zamanlarda kalem oynattığım arkadaşlarımdan da etkilendiğim olur. Beğendiğim, takdir ettiğim yazarları sık sık anarım zaten.

A.E.: Sonra Hayat, farklı tarihlerde kaleme aldığınız denemeleri bir araya getiren özel bir eser. Öte taraftan “deneme”, gerek sınırları gerekse içeriği bakımından çok tartışılan, çok karıştırılan bir tür. Uzun yıllardır bu türde üretim yapan bir isim olarak, bir tür olarak “deneme”yi nasıl tanımlarsınız?

Deneme bir yazarın en özgür olduğu, belki de tam bu yüzden en fazla zorlanabileceği bir tür. Diş macunu (Enis Batur), işkenceciler ve işkence yöntemleri (Salâh Birsel) ya da başkalarının yanında yemek yemek üzerine (Montaigne) deneme yazabilirsiniz. Yazın bitişi, rüzgâr türleri, öpüşmek ya da deprem üzerine de yazabilirsiniz. Tarihi figürler ya da kendi hayatınızda yer etmiş kişiler hakkında deneme yazabilirsiniz. Türküler ya da çekmeceler üzerine deneme yazabilirsiniz…

Diğer edebi türler için de söylense kısmen doğru olur ama denemenin sınırları çok belirsiz ve geçişgendir. Sınırsız bile denebilir deneme için. Burada esas olan üslûptur, denemenin konusu ya da “içeriği” sonra gelir bana kalırsa.

A.E.: Sonra Hayat’ta bir araya getirdiğiniz denemelerin özel bir anlamı var mı? Bu eser bir deneme seçkisi olarak mı ortaya çıktı yoksa başlı başına bir tasarı olarak mı kaleme alındı?

Ben deneme yazmaya, ‘Dünlük’lerden sonra başladım. Vedat Günyol Deneme Ödülü’nden haberdar olunca o güne dek yazmış olduğum denemelerden bir seçme yapıp dosya hazırladım ve ödüle gönderdim. Dosyayı 2019 Vedat Günyol Genç Denemeci Ödülüne değer gördüler, sağ olsunlar. Sonra dosya üzerinde tekrar çalıştım, bazı denemeleri çıkardım, başka bazı denemeleri ekledim ve bu yılın başlarında kitap olarak yayımlandı.

Sonra Hayat’taki denemeler okumak, yazmak, kitaplar ve yazarlar üzerine. Konusu edebiyat olan denemelerden oluşuyor diyebilirim. Fakat böyle söylediğimde bile sınırlandırmış ve kötü özetlemiş oluyorum aslında.

A.E.: Sizin editörlüğünüzde hazırlanan ve 27 öykücüyü bir araya getiren Yaz Öyküleri, Kitap Cumhuriyeti tarafından yayınlandı. Böylece yayıncılığın başka bir alanına da dâhil olduğunuzu söyleyebiliriz. Bu kitapta bir araya gelen yazar ve öykülere nasıl karar verdiniz? Seçki etrafında bir araya getirdiğiniz tüm bu isimler sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor?

Bugüne kadar öykülerim ve yazılarımla birçok seçkide yer aldım. Severim seçkileri. Bu yüzden, Kitap Cumhuriyeti Yayın Kurulu’ndan Emrah Polat bana bir öykü seçkisi hazırlamamı teklif ettiğinde sevinçle kabul ettim.

Hem merak edip takip etmeye çalıştığımdan hem de Parşömen’e gönderilen öykülerden dolayı bugün yazılan öyküden bihaber değilim. Emrah’ın teklifi üzerine temayı belirledim ve yazdıklarını beğendiğim öykücülerden bir liste yaptım hemen, kapılarını çaldım. Sağ olsunlar, kırmadılar. Henüz kitabı yayımlanmamış ama yakında yayımlanacağından emin olduğum, ileride adlarını daha çok duyacağımızı öngördüğüm yazarlar da var seçkide, öykü okurunun hâlihazırda tanıdığı isimler de. Genel olarak “genç” bir seçki oldu diyebilirim.

A.E.: Uzun yıllar boyunca öykü kaleme alan bir yazar olarak bir öykü seçkisinin editörlüğünü üstlenmek nasıl bir duygu?

Heyecan verici oldu benim açımdan. Keyifliydi. Başka bir seçki yaparsam unuttuğum ya da yer sınırlamasından dolayı seçkiye davet edemediğim öykücülerin kapısını çalacağım.

Huma Kuşları:

Yağmur Yıldırımay Bayrakçı: Öykülerinizin en keskin yanı, günün, ânın içinden çıkıp toplumun derinine inmesi. Yani kısa ve günlük bir olayı okuyorum derken neredeyse çoğunda bir yaraya basıyoruz. Toplumsal hafıza, bu hafızanın altındaki iyi-kötü her şey sizin öykülerinizde hemhal oluyor. Sizin öykü tanımınızın bu olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bir yaraya basıyoruz çünkü çok yaramız var. Benim de bu toplumda yaşayan, etrafı toplumsal yaralarla çevrili biri olarak bunları dert edindiğim oluyor.

Y.Y.B.: Öykülerinizde okuru zorlamayan, saf bir anlatım var. Kısa, öz, şayet fazla olan bir şeyler varsa atılmış gibi. Bu öykü yolunuzun, seçtiğiniz üslûbun sizi zorladığı zamanlar oluyor mu?

Samimi söylüyorum, olmuyor. Öbür türlüsü zorlar beni. Fakat şu da var: Öykü okurunun, ya da edebiyat okurunun bile mesafeli olduğu bir şey bu. Fazlalıkları atmak ince iş ama bunu yapayım derken hikâyesizleşmek gibi bir tehlike ya da risk mevcut.

Geçen Sene Doğanlar:

Dilek Sarıboğa: “Parşömania” adlı öyküde bir yayıncı ve öykü yazarı arasında geçen “mânâ” üzerine bir anlatım tekniği tartışması görüyoruz. Sizin için öyküde mânânın yeri nedir, yayıncıların yazarlara çizdiği bu sınırlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yayıncılar bazen alışılmışın dışındaki metinlere uzak duruyorlar. Riske girmek istemiyorlar sanırım. Oysa anlam dediğimiz şey tek boyutlu değil, tek bir tarifi de yok kuşkusuz. Bahsettiğiniz hikâyedeki yazar karakterin yazdığı absürt hikâyede bile, kuşkusuz ki bir anlam var. Anlam bazen hemen yüzeyde değil de örtük biçimde var olabilir, düz anlatıma değil de okuruna güvenerek çağrışıma yaslanıyor da olabilir.

D.S.: “Kalın Bir Rüya”da küçük hayatlar, küçük insanlar, gündelik hayatın ayrıntıları gibi ifadelerin değerlendirme yazılarının klişeleri olduğundan bahsediyorsunuz. Yayımlanan kitap değerlendirmeleri/eleştirilerinin birbirinin tekrarı olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Bazı kitap yazıları öyle. Bahsi geçen klişelerin yanında ele aldıkları kitaptaki tüm öyküleri tek tek özetlemek de bu yazıların kötü bir özelliği.

D.S.: Geçen Sene Doğanlar kitabında farklı bağlamlarda kurulan öykülerde bazı kahraman isimlerinin tekrar ettiğini görüyoruz: Ömür, Ozan, Erkan gibi. Farklı kahramanlarda bu isimleri vurgulamanızın sebebi ne olabilir?

Bu üçü, özellikle de Ozan benim yazdığım birçok öyküde boy gösteriyor. Hatta başka yazarların öykülerinde bile rastlamak mümkün Ozan’a. İzini sürmek, isteyen için keyifli olabilir.

D.S.: Geçen Sene Doğanlar kitabındaki öykülerin neredeyse tamamında mizahın, ironinin anlatıma dahil olduğunu görüyoruz. Peki sizin için, öykünüzde mizah ve ironi olmazsa olmaz diyebilir miyiz?

Mizah, ironi, humour güçlü birer silah. Yol kısaltan, az sözcükle daha etkili olmanın birer aracı. Mizahi öyküler değil yazdıklarım ama evet, dediğiniz gibi öykülerimde mizah ve ironin geniş yer kapladığı doğrudur. Mesut Varlık’ın Metin Akpınar’la yaptığı bir söyleşi var. Metin Akpınar orada “Mizah dizginlenmiş, ıslah edilmiş bir saldırıdır” diyor. Öfkeyi dışavurmanın, dile getirmenin, söze dökmenin yollarından mizah ve ironi. Toplumsal birçok koda, adaletsizliğe, haksızlığa karşı öfke biriktiriyoruz. Bu öfkeyle ne yapacağız? Kelimenin tam anlamıyla yıkmak, yıkıcı olmak, yanlışları devirmek, üzerine basıp ayağımızın altında çiğnemek… Evet, bu bir seçenek. Fakat mizahı kullanarak bu yanlışlar duvarında gedik açmaya çalışmak da çok kötü bir yol olmasa gerek.

D.S.: “Bir Dijital Yerli Gencin Yalnızlığı” adlı öykünüz alışılmışın dışında ve tek cümleden oluşan bir öykü. Bunun gibi farklı deneysel öyküler yazma arayışınız var mı? 

Benim bugüne kadar yüz civarında öyküm yayımlandı sanırım. Bunların birkaçı tek cümleden oluşuyor. Demek o bir cümlenin yeteceğini düşünmüşüm o öykülerde.

Deneysel arayışım elbette var. Her yazarın vardır. Deneysel işlere kalkışmadan “yeni”ye nasıl ulaşabiliriz ki! Sırf çeşni olsun için yazıyor değilim o tek cümlelik öyküleri.

Kaplumbağa Makamı:

İpek Bozkaya: Kaplumbağa Makamı üzerinden düşünecek olursak metni fazlalıklardan arındırmanın anlamsızlığa evrilmesi tehlikesi taşıması sizi endişelendirdi mi? 

Böyle bir tehlike var elbette. Fazlalıklardan arındırayım derken, okura boşluk bırakayım derken okurun anlamsız bir metinle karşı karşıya kalmasına neden olabilirim. Dengeyi tutturmaya çalışıyorum, söylediğiniz tehlikeye karşı daima tetikteyim.

İ.B.: Tek cümlelik öykülerin edebiyatta konumlandığı yer sizce neresi?

Tek cümlelik öyküleri ben icat etmiş değilim tabii. Ben, gerekli durumlarda, tek cümlelik, tek kelimelik öyküler yazdım. Bunlar deneysel çabalardır bir yandan, ana yol değildir. Edebiyat tek cümlelik öyküler üzerinde yükselmez belki ama yoklukları hissedilir bana kalırsa. Buradaki mesele, sayfa ya da cümle sayısıyla hesabı tutulamayacak bir şeyde yatar: Okurda bir çağrışıma, bir anlama karşılık gelmesinde. Bir karşılık bulmasında.

İ.B.: Çok fazla vaktinizi almayan kısa öyküler yazmanın okuma eyleminin de kısa süreceği karşılığını getirmesi sizi bir noktada endişelendirmiyor mu? 

Önce bir şerh koyayım: Kısa öykü yazmanın çok fazla vakit almadığı doğru değil. Okur kısa sürede okuyor olabilir öyküyü, bu sadece okuma süresidir, “okuma eylemi” öykü bittikten sonra da devam eder. İyi öykü (on sayfadan da oluşsa, tek cümlelik de olsa) uzun okunur.

Yazma eyleminin kısa sürdüğü öyküler vardır elbette. Diyelim bir cümlelik ya da birkaç sayfalık bir öyküyü kâğıda ya da bilgisayar ekranına yazmak ne kadar uzun sürebilir ki? Fakat o öykünün yazılmadan önce demlendiği bir zaman vardır, yazıldıktan sonra da demlenir. Tekrar tekrar bakılır, üzerine düşünülür, değiştirilir. Belki vazgeçilir öyküden, yırtılıp (ya da “delete” tuşuna basıp) atılır. Demem o ki öykünün belirli ve tek doğrusu olan bir yazılma biçimi yoktur. Kimi öykünün yazılma zamanı kısadır, kimisi yazarını çok zorlar, uzun sürebilir. Öyküyü kısa ya da dar vakitlerde kaleme almanın acelecilikle bir ilgisi olmadığı gibi okurun tüketim arzusuna hizmet eden bir yanı da yoktur.

Kısa öykü, okuru tam da bu hız çağının onu ittiği izleyici konumundan çıkarma teşebbüsüdür bir bakıma. Oyunun sadece izlemekten (tüm ayrıntılarıyla yazılmış ve ona hiç iş bırakmayan tıka basa doldurulmuş bir metni okumaktan) ibaret olmadığını ima eden, onu oyuna iştirak etmeye çağıran bir davettir. Okurun da bol vakti ve hevesi varsa bu davete icabet eder.

İ.B.: Roman için bir söyleşinizde bu türün bir disiplin gerektirdiğini söylüyorsunuz. Bu disiplinin sizde olmayışı ve kısa öykülere yönelmeniz zamansızlıktan mı yoksa kendinize özgü bu türün dışına çıkmama kaygısından mı? 

Orada kastettiğim disiplin, farklı bir çalışma metodu anlamında. Bugüne kadar şiir, öykü, günlük ve deneme yazdım. Belki bir gün roman da yazarım, neden olmasın?