Eksiltili Kuşatma: Viyana Nokta Üzerine

Dilek Sarıboğa

Koç Üniversitesi Yayınları tarafından hazırlanan “Tuhaf Etki” adlı seri, yakın dönemden ve geçmişten gelen “sıra dışı” tanımlanabilecek yapıtları bir araya getirmekte. Süreyyya Evren’in ilk kez 2007’de yayımlanan Viyana Nokta adlı romanı da bu seriye dâhil olarak yeniden yayımlandı. Viyana Nokta, kurgusunu Viyana kuşatmalarının çevresinde gelişen olaylardan alıyor ancak bununla birlikte alışıldık bir tarihi romandan farklı olarak Viyana kuşatmasına fantastik bir yorumla yaklaşıyor. Kuşatmanın bir türlü tamamlanamaması sonucunda padişah, Viyana şehrinin ruhunu çağırmaya karar veriyor. Ancak belirsiz bir aksilik sonucu geçmiş Viyana kuşatmalarının ruhu geliyor ve yaşanan bu olay çeşitli tuhaflıkları beraberinde getiriyor.

Roman, Viyana kuşatması sırasında bölgede çeşitli görevlerde bulunan Osmanlı ve Viyana halkının bu süreçte geçirdiği gerçek/absürt serüveni işliyor ancak bu serüvenin post-modern tarzda ve fantastik bir yaklaşım içerisinde kurgulandığını da “Şehrin Ruhu” adlı bölümden itibaren tam olarak anlayabiliyoruz. Kitapta ilk bölümler kuşatmada casusluk yapan Hüseyin Çelebi’nin merkezde olduğu bir olay zincirinin ilk halkaları gibi algılanıyor ancak romanın devamında anlatım, farklı karakterler üzerinden farklı kollarda devam ederek parçalı bir metne kapı aralıyor. Baştan sona devam eden olay örgüsünün üzerine yerleşmiş kısa bölümler, yine kuşatma sürecinin etkilendiği ve sürece müdahale eden Osmanlı-Viyana halklarından kesitleri, iç sesleri bazen de rüya hâlini bir arada bir arada karşımıza çıkarıyor. Romana dahil olan farklı anekdotlar, kısa hikâyeler, masallar ve hatta kısa bir Karagöz oyunu eklentisi romanı çok katmanlı hâle getirip farklı metinler üzerinden farklı göndermelerde bulunuyor:

“Karagöz: Haydi Hacıvat’ım, kalk girelim. Viyana bizim.

Hacıvat: Yok hayır Karagöz’üm giremeyiz.

Karagöz: O niye o, dilimiz mi yanar?

Hacıvat: Viyana’yı bekliyoruz.

Karagöz: (Şaaak, diye vurur.) Daha çok beklerisin.” (s. 78)

Çok sesli bu metin, şairler, sadrazam, padişah, yeniçeriler, dilenciler, casuslar, dolandırıcılar, büyücüler gibi birbirine temas etmesi okuyucuya aykırı bir düzlemde olduğunu hissettiren bir karakter ağı üzerine kurulmuş. Hüseyin Çelebi ve arkadaşları şair Yakup ile Yusuf’un serüveniyle birlikte aralanan pencerelerden bu diğer karakterlerin dâhil olduğu anlar metne sızıyor ancak doğrudan anlatılmıyor. Romanın geneline baktığımızda da hiçbir karakter profilinin somutlaşacak şekilde işlenmediğini fark ediyoruz. Roman kalabalık bir karakter kadrosuna sahip olmasına karşın Çelebi ile arkadaşları Yusuf ve Yakup dışında kalan karakterlerin geneli isimleriyle değil görevleriyle metne dâhil oluyorlar.

Nitekim tarihi bir meselenin izdüşümü olarak ele alınsa da roman, tarih ve şahıslardan bağımsız işlenen Viyana kuşatması parodisi olarak değerlendirilebilir. Süreyyya Evren metinde kendi tasarladığı alternatif bir düzlemde isimsiz bir padişah ve kralın yönetiminde ve sınırları belirtilmemiş bir tarihte yeniden ele alıyor bu savaşı.

Romanda yine belirsiz kalan zaman kavramı, iç sesler ve olağanüstülüklerin sınırları belli olmayan bir şekilde yerleştirilmesi durumu ile birlikte okuyucuda roman boyunca uzun bir rüya hâlinde bulunduğu sanrısını uyandırıyor. Hatta öyle ki bir noktada sadrazam Viyana cephesinden Kont Starhamberg ile aynı rüyayı paylaşıp rüyanın hakikatte hangisine ait olduğuna dair bir iddiaya giriyor:

“Kont, Sadrazam’ı görür görmez, ‘Benim rüyamda ne arıyorsun, adamlarım nerede?’ diye bağırmaya girişti. İkisi de birbirini azarladı. Bu aslında köken olarak kimin rüyası çözemediler. Bağırıp çağırıyorlardı karşılıklı. İkisini de uyanma korkusu sarmıştı.” (s.86)

Burada roman boyunca süren bir mesele daha dikkat çekiyor. Kont ve sadrazamın birbirini hedef aldığı çekişme sonucu bazen birbirlerinin yerine geçiyorlar, ruhları karışıyor. Aynı ikilik kral-padişah, Konstantiniyye-Venedik, Doğu-Batı çizgisinde yer yer kendini gösteriyor. Birini alt edebilmek için onu iyi tanımak, onun gibi olabilmek ve neredeyse o olmak. Bu geçişken yolculuk roman boyunca farklı meseleler ile karşımıza çıkıyor.

“Kont’un bir gün Sadrazam’ın kılığına girip portresini yaptırdığı duyulunca, Sadrazam da Kont’un kılığına girip portresini yaptırdı. Ve uzaklardaki Padişah Kral’ın kılığına girip portresini yaptırınca, uzaklardaki Kral da Padişah’ın kılığına girip portresini yaptırdı. Herkes kazanmış kadar oldu.” (s.73)

Viyana’ya cismen sahip olma girişimleri romanda askeri ya da siyasi bir mesele olmanın ötesinde sergileniyor. Bir insanı, kültürü tanımak ve ona yakınlaşmak onun parçası olmak için araç kabul edilir. Romanda bir noktada Rumeli Beylerbeyi’nin fikriyle kuşatmayı başarılı hâle getirmek için Viyana’nın bir kopyası bile inşa edilir:

“Plana göre kendileri sıfırdan inşa ettiklerinde bir şehri, neresinde ne zaaf vardır avuçlarının içi gibi bilecekler, birkaç tatbikatın ardından, hakiki Viyana’yı indirmeleri çocuk oyuncağı olacaktır.” (s.39)

Ancak suni olarak üretilen bu Yeni Viyana şehri Viyana’nın ruhu taşımıyordur, bu sebeple şehrin benzerini üretmekle şehre hâkim olmak mümkün değildir. Burada kendini gösteren bir mesele de aslında Viyana’ya ruhen sahip olmak istenmesi olur. Bir şehir ruhunu nereden alır? Mimarisinden mi, insanlarından mı, yöneticilerinden mi yahut geçmişinden mi? Bu noktada roman bir şehrin akıbetini etkileyen en önemli özelliğinin şehrin kendi ruhu olduğuna işaret ediyor.

Roman boyunca gerçek olaylarla gerçeküstünün iç içe geçtiği şaşırtmalı, oyunlu anlatım tarzı okuyucu için dikkat çekici olup sarsıcı bir etki yaratıyor. Romanda kimi zaman halisünasyonlar, rüyalar uyarıcı olup iz sürmeye yol açarken kimi zaman da anlatım şeklinde duyuları uyarıcı detaylar, olağanüstülükler sarsıcılığı pekiştiren etmenler arasında yer alıyor.  “Dikme Biçme İşlerinde Usta Bir Sanatkâr” bölümünde görme, koku duyularını harekete geçiren bir detay olarak Yakup ve Yusuf’un sadrazam tarafından casusluktan cezalandırıldığı, ceza olarak bağırsaklarının kesildiği bölüm dikkat çekici bir örnek olur:

” ‘Serçeşme şuracıkta kesiver bağırsakları,’ dedi. Serçeşme yatağanını çıkardı, zarafetle kesiverdi her ikisinin de bağırsaklarını. Bağırsakları dışarı dökülüyordu şimdi şairlerin. Sadrazam buyruğunu net bir biçimde dile getirdi: ‘Yere yıkılanın boynu vurulur. Bağırsaklarınızı birbirine karıştırmadan dayanışma içinde çıkın bu çadırdan,’ dedi.” (s.23)

Viyana Nokta, savaş ve siyasi diğer meselelerle birlikte insanın tutunmaya ihtiyaç duyduğu, zorlu koşullarda dahi olsa hayatta kendine yer açan sanat ve felsefe üzerine de bazı yaklaşımlarda bulunmamızı sağlıyor. Yusuf ve Yakup karakterleri Batı’yla etkileşim kurmak isteyen genç şairlerdir. Kuşatma döneminde bile Viyana şiir çevreleriyle etkileşimde bulunmak istiyor, kahvehanelerinde yer almak için onların şiirlerine nazireler yazıp “Viyana Şiir Çevreleriyle Dayanışma Risaleleri” adlı bir manifestoda bulunuyorlar. Bu noktada her türlü çekişmenin milletler arasında etkileşim kurmakta araç hâline geldiğini bir kez daha gözlemliyoruz. Ancak edebiyat ve felsefeyle haşir neşir olmanın hayata tutunmaya sağladığı katkıyla birlikte farkındalık geliştiren bir yanı da mevcut. Öyle ki romanda sadrazamın Viyana’yı ele geçirmek için her yolu denerken bu farkındalığı gözle görünmez bir silah olarak kullanmaya yeltendiği kısımlar felsefenin işlevi hakkında ilgi çekici bir yorum getiriyor:

“ ‘Viyanalı feylozoflar gibi konuşmaya çalışacaksın. Viyanalı asker seni duydukça canları sıkılacak, dermanları kalmayacak,’ der Çelebi’ye.” … “Viyanalılar çok rahatsız olurlar işittikleri boğucu konuşmalardan. Hele ki Çelebi’nin sanki ortada savaş, kuşatma vs. yokmuş gibi durmadan neşeyi, hayatı öven, acıyı, sıkıntıyı, kederi, bozgunu hor gören ve durmaksızın aynı şeyleri tekrar eden sözleri, burçlardaki moralin sıfırı vurmasını sağlar.” (s.132)

Romanda ilgi çekici bir diğer tartışma konusu da hayatın hangi yaş aralığındaki insan için daha değerli olduğu üzerine yapılan sohbettir. Karl bu meseleyi “Gençliğin Emek Teorisi” olarak adlandırıyor. Savaşlara dahil olmakta, tehlikeli maceralara atlamakta, bazen aşkta gençlerin yetişkinlere göre daha verici ve gözükara davranışlar sergilemesi, “canını feda edebilmesi” nasıl açıklanabilir? Akla ilk gelen açıklama gençliğin duyguları en yoğun yaşadığımız bir dönem olmasıdır sanırım. Karl’ın teorisine göre kişinin canına verdiği değer gösterdiği çabayla doğru orantılıdır. Bu sebeple henüz yeterince dünyaya emek harcamamış birinin canından vazgeçmesi kahramanlıktan ziyade kendini büyütenlerin harcadığı emeğe değer vermemesinden kaynaklanır:

“ ‘Gençler, kendi yaşamlarına çok az emek harcayarak, kendilerini birden, uğruna çok az emek harcadıkları bir yaşamın kaptan köşkünde bulurlar. O yüzden de feda ederler canlarını, ‘ dedi. ‘O can gittiğinde, yazık oldu emeklerime, diyecek öyle az emek harcamışlardır ki… Anne babanın yirmi yıllık emeği başkasının emeği olarak kenara itilir. Ama ne zaman ki genç kişi on yıl kendi kendini hayatta tutmak için emek harcar, otuzlu yaşlara gelir, artık canı kıymetlidir. O kadar kolay feda etmez o yaştan sonra canını,’ dedi. “ (s.136)

Viyana Nokta, Viyana kuşatmasının ve kuşatma yıllarında geçen sürecin merkezde olduğu; asıl hikâyeye bir noktada temas eden farklı anlatıları bir araya getiriyor. Burada bir tarihi dönemin meselesi fantastik ve yer yer ironik yaklaşımlarla yeniden inşa ediliyor, bu sebeple Viyana Nokta’yı bir “Viyana kuşatması parodisi” olarak okumak da mümkün. Bununla birlikte roman boyunca devam eden şiir tartışmaları, edebiyat ve sanat felsefesi üzerine geçen sohbetler ve toplumsal eleştirilerle Viyana Nokta, biçimi, üslubu ve yaklaşımı açısından edebiyatımızda özgün bir yere sahip.