Antoine Bloyé ya da Bir Demiryolu İşçi Ailesinin Burjuvalaşma Öyküsü

Nedret Öztokat Kılıçeri

Yirminci yüzyıl Fransız edebiyatının saygın adlarından Paul Nizan (1905-1940), Antoine Bloyé[1] ile edebiyat okurunu roman sosyolojisi, tezli roman, romanda determinizm gibi edebiyat kuramlarında özel bir yeri olan çeşitli konular üzerine düşünmeye davet ediyor. Babasının hayatından yola çıkan yazarın bu ilk romanı, okuyucuya toplumsal ütopyanın bireyi hiçliğin uçurumuna getirmesini, bir işçi ailesinden gelen kahramanın bir burjuva hayatı kurma çabasının “yükseliş, doruk ve düşüş” şemasını izleyen toplumsal ve tarihsel bağlamını anlatıyor.

On dokuzuncu yüzyılın ortalarından başlayarak Fransız toplumu ve kent alanlarının değişim-dönüşümünü, mesleki konumlar ve sınıfsal aidiyet sorunlarını, okul eğitim sisteminin ideolojik ağırlığını, ödüllendirme sistemlerinin işleyişi gibi bireyin toplumsal kimliğini oluşturan koşullar, bir demiryolu mühendisi olan Antoine Bloyé’nin portresinin arka planını oluşturuyor.

Paul Nizan demiryolu işçisi orta halli bir aileden gelir. Lisede Jean- Paul Sartre ile başlayan dostluğu öğretim hayatından sonra da sürer; ölümünden sonra hakkında çıkarılan casusluk iddialarına karşı en sert duruşu Jean-Paul Sartre sergileyecektir. Felsefe, Marksçı düşünce konularında dergilere yazılar yazmaya başlar, felsefe öğretmenliği yapar, Commune dergisine Louis Aragon ile birlikte başyazar olarak katkıda bulunur. Daha sonraki yıllarda L’Humanité, Le Monde, Europe’un da aralarında bulunduğu saygın dergi ve gazetelerde edebiyat eleştirisi ve kültür yazıları yayımlanır.

Gazeteci olarak Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde bulunur, dış haberlerde yazar. Komünist partiye üye olur, seçimlerde adaylığını koyar. 1939 yılına kadar partiye bağlı kaldıktan sonra, istifa edecektir. 23 Mayıs 1940’ta Dunkerk’te Alman saldırısı sırasında hayatını kaybeder [2] . Yazarın ilk romanı olan 1933 tarihli bu biyografik roman, demiryolu işçisi ve mühendisi olan babası ve büyükbabasının hikâyesinden yola çıkarak Fransa’nın yirminci yüzyılda yaşadığı toplumsal dönüşümünü ve demokratik siyasal örgütlenmeyi ve demiryolu çalışanlarının dünyasını anlatır.

Kaynak: Wikimedia

Dikkatlerden kaçacak gibi değildir: Fransa’da hemen her yıl demiryolları grevleri hayatı durdurur. Trenlerin, Hızlı Trenlerin ve Metro seferlerinin ciddi ölçüde aksadığı hatta durduğu yerlerde, istasyon ve garlarda her dört trenden birinin çalışacağı umuduyla belirsiz yığınlar oluşturan Fransızlar ise büyük bir kabulle, grevdeki işçileri ötekileştirmeden, demiryolu işçilerinin (cheminots) yasal haklarına saygı duyarak kendi başlarının çaresine bakarlar. Bu dinamik hemen hemen bütün iş kollarına ilişkin grevlerde gözlemlenir.

Sinyalciden makiniste, bakım görevlisinden operatöre, istasyon şefinden ateşçiye kadar demir yolu şirketlerinde çalışan işçiler özellikle son yıllarda emeklilik sistemindeki değişiklikler, rayların bakımı/güvenliği, çalışma saatleri, vb. konularda memnuniyetsizliklerini dile getiriyor ve greve gidiyorlar. Çalışma saati, emeklilik koşulları kadar, ender de olsa, sinyalizasyon kaynaklı tren kazaları, ya da gecikmeler demiryolu işçilerinin grev kararlarında etkili oluyor ve halktan destek görüyor.  

Özellikle Fransa’da son yirmi beş yılın toplumsal olayları arasında demiryolu grevlerinin yeri önemlidir. Fransa gibi büyük şehirlerde yaşayan ve taşrada aileleri olan kalabalık bir nüfus, bayram ve yılbaşı dönemlerinde grevlerle hayatın durmasına alışıktır. Sendikaların demokratik toplumlarda üstlendiği işlev(ler) 1980 darbesi sonrası getirilen düzenlemelerle ülkemizde büyük ölçüde değişti. İşte bu yüzden, Paul Nizan’ın romanı, demiryolu işçi sınıfının doğuşu ve ekonomik ve sanayi gelişmeleriyle paralel giden gelişiminin de bir tarihçesi olarak ilgiyle okunuyor.

Sanayileşmeyle demiryollarının çoğalması, demiryollarıyla da Fransa’nın büyük kent/taşra ve kent temelinde merkez/çevre ilişkilerinde yeni koşulların kaçınılmaz biçimde ortaya çıkışını anlatan, özetle toplumsal değişimin nabzını tutan roman, siyasi ve ekonomik yapının ve sınıfsal egemenliğin bireylerin hayatını belirleyen başat koşullar olmasını da usta bir kurgu ve nitelikli bir üslupla anlatıyor.

Demiryollarının Ördüğü Bir Hayat

Sosyoloji dergisi Agone’da 2016 tarihli makalesinde yazar Boris Mellow [3] Fransa’da demiryolu işçilerinin “grevi öğrenmelerinin bir tarihi vardır” der. Elimizdeki roman işte bu süreçle ilgilidir. İşçiler sendikacılık sayesinde grevde ustalaşmışlardır Mellow’a göre. Fransa’da on dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru, sendikaların yasal olarak tanınmasıyla birlikte 1883 yılında ilk demiryolu sendikaları kurulmuş. Birbiri ardına kurulan ilk sendikalar liderlerinin kariyerlerine hizmete öncelik tanıyan kategorik sendikalarmış.

Daha sonra, yirminci yüzyılın başında iki büyük sendika demiryolu işçilerinin dünyasını düzenlemek üzere kalıcı hale gelmiş. Makinist ve ateşçi gruplarını bir araya getiren Genel Federasyon 1905’te kururken; Demiryolu İşçileri Milli Sendikası da Batignolles işliklerindeki büyük grevin ardından 3 Ağustos 1890’da kurulmuş. Özel işletmelerin yönettiği demiryolu şirketleriyle işçi haklarının karşı karşıya geldiği en büyük grevin sendikacılık ve işçi sınıfının tarihi açısından 1910 grevi olduğunu belirtiyor Mellow (romanda da (s.161) önemli bir yeri vardır). Öncelikle ilk ulusal grev olmasıyla tüm ülkede ciddi biçimde tren trafiğinin durmasına yol açmıştır; ikincisi de, katılımın genişliği siyasi aktörlerin, sendika yönetiminin, aydın ve yazarların söz almasıyla, sendikacılık tarihinin toplumsal belleği olmuştur.

Antoine Bloyé Fransa’nın endüstrileşmesi, kentleşmesi ve sınıflar arası ayrımın daha da keskinleşmesinde etken olacak tren ağlarının işlevsellik kazandığı döneme tanıklık eden bir biyografik roman. Yazar, bir demir yolu mühendisi olan babası Pierre Nizan’ın hayatından yola çıkmış. Roman kurgusu demiryolu mühendisi olan Antoine Bloyé’nin ölümü ve toprağa verilmesiyle başlıyor. On beş sayfa kadar süren evdeki hazırlıklar ve mezarlıktaki törenlerin betimlenmesinin ardından başlayan ikinci alt bölümden (s.32) son sayfalara kadar Bloyé ailesinin hikâyesini okuruz.

Anlatıcı cenaze töreni hazırlıkları sırasında sahneye çıkardığı “iyi aile babası” ve “sebatkâr mühendis” Antoine Bloyé’nin yaşamöyküsünü, baba Jean-Pierre Bloyé’den başlatmayı tercih eder. Fransa tarihinin modernleşmeyle ilişkilenecek önemli bir dönemine tanıklık ettirir okuyucuya. Babanın hayatının anlatının girişine yerleşmesiyle, romanın hem toplumsal arka planı, hem de tarihsel sınırları iyice belirginleştirir.

“Jean-Pierre Bloyé demiryolu işçilerinin üniformasını giymektedir. Orléans garında vagon görevlisi olmuştur. Fakir bir adamdır kendisi. Kendisi için önceden tayin edilmiş bir konumda olduğunun, bunun bir ömür boyu değişmeyeceğinin ve kazığa bağlı bir keçi gibi ancak ipinin uzunluğunun el verdiği çapta bir daire içinde devinip durmaya yazgılı olduğunun farkındadır. Bu durum da dünyadaki tüm durumlar gibi, tesadüf, para babaları ve yöneticiler tarafından belirlenmiştir” (s.33).

Toplumsal gerekircilik (determinizm) değişmez düzen içinde, Antoine’ın babasının oğluna kendi yaşadığından çok farklı bir şeyler veremeyeceğini duyurmaktadır. Kaldı ki babanın da “Geleceğe dönük planları yoktur. Önündeki yılların kendisi için en ufak değişlik ya da maceraya gebe olmadığının farkındadır. Belirli bir durumda ve belirli bir yerdedir ve orada çakılı kalacaktır” (s.33). Hoş Antoine bu sınırları zorlayacaktır. Başmühendisliğe ardından çok arzuladığı atölye şefliğine yükselir, burjuva mahallesine taşınır; karısı annesi gibi evlere temizliğe gitmez, güzel eşyalar ve giysilere sahip olurlar. Ama babası gibi Antoine da çalıştığı sürece Fransa kentleri arasında rayların izinde bir ömür sürecek, özellikle gençliğinde fakirliğin acısını çekecek, işçi çocuklarının sınıfsal hıncını duyacaktır. Ruhuna sinen tinsel yoksulluk ise onu ölümüne kadar izleyecektir.

Baba Jean-Pierre Bloyé’nin hayatı bir bakıma Fransa’nın makineleşme, tarımdan uzaklaşma, trenlerin birbirine bağladığı kasaba ve kentlere yerleşme ve büyük kentlerde kurulan evrensel fuarlar gibi modernleşme sürecinin bir aynasıdır. Brötanya’nın sakin ve sıradan bir kasabasında süren bu hayatın dışında dev gibi bir dünya kurulmaktadır.

“Yıllar geçtikçe demiryolları ülkenin bu köşesine de [Brötanya’nın Briéron bölgesi] ulaştı. Demir yollarının çelik şeridi, işaret tabelalıları ve kabloları Bröton bölgesinin her bir kilometresini zapt etti. Rennes’den Brest’e uzanan hat açıldığında Antoine Bloyé bir yaşında bile değildi [1865]. Son yirmi beş yıldır bütün Fransa açılış trenlerinin geçip gidişini izlemekteydi. Bakırları miğfer gibi ışıl ışıl parlayan lokomotiflerin kalın bacaları kurdeleler ve bayraklarla süslenmekteydi” (s.35).

1848 seçimlerinde sandıkta büyük başarı elde eden III. Napolyon (Devlet Başkanı: 1848-1851; İmparator: 1851-1870) Fransa’nın refahı ve büyüklüğünü hedefleyen bir politikayı gerçekleştirmek istemişti: Kamu işlerinin iyileştirilmesi, demiryollarının inşası, banka sistemlerinin geliştirilmesi ve sanayi ve tarımın ilerlemesini teşvik eden bir siyasetti bu. Napolyon Bonapart’ın yeğeni önce devlet başkanı sonra imparator sıfatıyla büyük teknik projelerin hevesli bir düzenleyicisi olarak sahnedeydi, Paris’in modern bir kente dönüşmesi için tüm tasarım ve inşa çalışmalarını bizzat destekledi.

Modernleşmenin getirdiği kentleşme, demiryolu ağlarının ve fabrika bacalarının çoğalması on dokuzuncu yüzyıldan yirmiye geçerken edebiyatın da ayrıcalıklı konusu olmuş, Emile Verhaeren, Guillaume Apollinaire, Maurice Maeterlinck gibi şairlerin kaleminde ayrıcalıklı bir temaya dönüşmüştür. Anlatıcı, buharla fethedilen İmparatorluk Fransa’sında, trenlere, fabrikalara şairlerin düzdüğü “mersiye”leri anımsatır (s.35). Ancak önemli bir değişimin altını çizmeyi de unutmaz: Tarlaların, bağların, bahçelerin yakınından geçen trenler en çok köylü çocukların başını döndürecek, çiftçiler tren raylarının birbirine bağladığı kasabalara, demiryolu Şirketlerinde iş bulmaya gidecektir.

Kaynak: L’Humanité

“Işıltılı tarlalardaki ışıltısız hayatı, fundalıkların, arpa ve soğan tarlalarının verimsizliğini, vücutlarına başka şekiller verip başka yorgunluklara alıştırmak üzere, başka kaslarını başka efendiler hizmetinde kullanmak ve köylülerce bilinmeyen farklı aletlerle çalışmak için terk ettiler” (s.36)

İşte Antoine Bloyé İkinci İmparatorluk döneminin sonlarına doğru, trenlerin gürültüsüyle hareketlenmiş bir zamanda dünyaya gelir (1864) ve çok geçmeden kırsalda yaşayan yaşıtları gibi “kırsal yaşamın sessizlik ve rehavetinden temelli kopar”(s.37).

Antoine Bloyé’nin Küçük Dünyası

Antoine Bloyé iki yaşından itibaren babasının görev yerinin değişmesiyle birlikte, Fransa’nın çeşitli kasabalarına gidecektir. Lise yıllarına kadar aile o kasaba bu kasaba gide dursun, İmparatorluk Paris, Lyon, Marsilya gibi büyük kentlerde son demlerini yaşamakta, Paris Komün’ü altında kent top ateşleriyle sarsılmakta, gözaltılar, tutuklamalarla rejim güçleri Komün yanlılarıyla savaşmaktadır. Cumhuriyet alelacele yerleştirilmeye çalışılmakta, işçiler kentlerde birikmektedir. Ancak kırsaldaki Antoine ve ait olduğu sınıfın gençleri için bunlar çok uzakta bir yerlerde meydana gelmektedir.

Bloyé ailesinin ülkede neler olduğundan haberi yoktur: Anlatıcının deyişiyle “şuursuz” yaşayıp gitmektedirler:

“Sarsılmaz bir kader ve zorunluluk inancının, cehaletin ve güçlülere duyulan saygının iş-güç ve sefalete boğduğu” bir sınıfı oluşturmaktadır ve toprağından koparılmış bu köylülerin en ufak bir isyan duygusu yaşamalarına da olanak yoktur. (s.39).

 Antoine da kaçınılmaz olarak bu küçük dünyada algıladıklarıyla var olmayı öğrenir. Annesi gibi yoksulların, sömürgelerden gelen güler yüzlü, sağlıklı, siyahi genç kızların bakıcı olarak çalıştırıldığı zengin ailelere hizmet ettiği; kendisinin ise ilkokulda yardım burslarıyla okuyan çocuklar listesinde bulunduğu bir sınıfa ait olduğunu çok sonraları anlayacaktır.

On dört yaşındaki Antoine Bloyé “kıpırtısız sularda” yüzedursun, “yırtıcı bir burjuva gençliği”, “dünyevi mutluluk ve ticari kazanç” vaadiyle coşmuş iktidar söylevlerini vaaz gibi dinlemektedir (s.45). Kente yakın kasabalar imara açıldıkça, buraların geleceğini tayin edecek kredi şirketleri de kurulmaktadır; demir çelik fabrikaları, oteller, kapalı çarşılar, gemi havuzları, şantiyeler yeni bitkiler gibi topraktan yükselmektedir.

“Antoine bu dağdağalı kuruluş sürecine tanıklık ediyordu. Büyüyen şehir akıntısına kapılmış, sürükleniyordu. Erişkin adamların bile inşa sarhoşluğu içinde kendinden geçtiği dönemde gençler en ufak şeyden büyülenir. Koca adamların kapıldığı o sanayi hezeyanına on beş yaşında ir oğlan nasıl karşı koyabilir?” (s.47).

Böylece Antoine’ı deniz hatları, demiryolları, inşaat faaliyetleri doğduğu ve büyüdüğü topraktan koparır. Fakirliğini daha güçlü hissetmeye başlar, o da “önlerinde hayat kapılarının açıldığını gören işçi çocuklarının öfkesini” duyar sonunda. (s.47). İşçi babalarının çocuklarına izin verilmeyen “aşk, güvence ve huzur”dan o babalara düşman olma pahasına hakkını talep edeceğini anlar.

Para kazanmanın yolu ilkin, o dönem pek revaçta bir iş olan kaçakçılıktır; yurt dışından, sömürgelerden gelen sigara vb. mallar el altından satılmaktadır. İlkokuldaki gibi sosyal yardımla okuduğu Meslek Okulu’ndan aldığı diploma Antoine’a toplumsal düzenin o ve onun gibiler yani “her şeyin çoktan kararlaştırıldığı bir hayat biçtiği adam”lar (s. 63) için, çizdiği sınırlarda kalmak kaydıyla, bilmediği oyunun kurallarıyla hayata atılmasını sağlayacaktır.

Makinist olarak Paris’te yaşadığı sırada, bir kafe işleten, dul kadın Marcelle ile yaşadığı ilişkiyi burjuvalaşmak ve can sıkıcı bir hayat sürdürmek üzere, depo amiri Mösyö Guyader’in kızı Anne Guyader ile evlenmek üzere bitirir. Kurulu düzen böyle gerektirmektedir.

Kitabın ikinci bölümü (s.97-239) artık Anne ve Antoine’ın kentten kente göç ederek sürdürdükleri hayatına odaklanır. Antoine işini bilen ve çalışkan bir adam, Anne Bloyé ise yerleşik hayat özlemi içinde olmakla birlikte, örnek bir ev kadını olarak hayatın onlara verdiği rollerin içini doldurur. Yükseliş başlamıştır.

Bununla birlikte, Antoine ciddiyetle çalışadursun, demiryolu çalışanlarının somut koşullarının (mühendislerin ve emir veren şeflerin yatakta ölme lüksüne -savaş misali- sahada ölen işçi ve ateşçilerin sahip olmaması gibi (s.107)) ya da ray kazalarının getirdiği sonuçların birebir farkına varmaya başlar. Yönetilen ve yönetenler olmak üzere iki sınıf vardır. Anlatıcı giderek eleştirel bir tonu benimser, demiryolu dünyasında yöneten ve yönetilenler arasındaki (“güruh” sözcüğünü boşuna seçmemiştir) trajik uçurumu dillendirir.

“Bu iş tüccarlık, memurluk gibi işlerden kat kat daha zordu. Ölümle hayat arasında oynanan bir oyundu. İnsanlar neden ölüyordu peki? Antoine mesleğinden, becerisinden, işini gururla yapmaktan gurur duyuyordu. Fakat işçiler neden ölüyordu? İnsan ölecekse, bunun doğru dürüst bir sebebi olmalıydı. İnsanın ölümüne değecek bir neden olmalıydı” (s.109).

Anlatım iyice ironik bir ton alır: İnsan hayatına değerini biçen, her şeyin yolunda olduğuna inanan hissedarlar, birinci mevki dışında bilet almamış Rostchild’ler, tüccarlar ve borsacılar, tahvil sahibi küçük rantçılardan kurulmuş bir mekanizma (s.109) işlemekte, ölmeyip de emekli olanların ise, üzerine lokomotif resmi dövülmüş kahramanlık madalyasını andıran bir berat ve teşekkür mektubu “ellerine sıkıştırılır”.

Antoine için sorgulama dönemi başlamıştır: “Bir madalya ve bir hiç için yaşayıp ölmek” (s.109). Bu yabancılaşmanın, kötürümleşmenin bir ifadesidir. Antoine Bloyé emirleri harfiyen uygulayan bir askerden farklı olmadığını anlar. Bu da onu bir tür işbirlikçi yapmaktadır: Babası emir alanlardandı, o ise emir verenlerin, yani “efendilerin safına” geçmişti, “işbirlikçi” olduğunun farkındadır. Bu bilincine vardığı gerçek onu ölümüne kadar taşıyacak, kafasının içinde “Demek hainin tekiyim,” diye fısıldayan ses artık susmayacaktı.

İşini eksiksiz, adeta makine gibi yapmakta, ama insanca bir eylemde bulunacak ne zamanı ne de niyet olmaz. Ne okuduğu gazeteler, ne karıştırdığı kitaplar ona hiçbir şey ifade etmez, kendi kendisinden uzaklaşır, başka bir gezegende yaşıyor gibi dünyada olan bitene yabancılaşır. Sadece makineler ve teknik konular onu heyecanlandırır. Otuz beş yaşında ama hayatın ellerinden akıp gittiğini hissetmektedir. Düzene uymuş, uygun adım ilerlemektedir: “İnsanların gözünde Antoine adı konmuş bir makine parçasından farksızdı” diğer parçalar arasında salınıp durmaktadır” (s.113). Ütopya ağır ağır distopyaya dönüşmektedir.

Dışarıdan bakıldığında örnek çiftlere benzeyen Bloyé’ler kalıp davranışlarla zevahiri kurtararak yaşamaktayken, kalbinde zaafla doğan kızlarının bakımı ve kaybı (çocuk altı yıl yaşar) ikiliyi birbirine yakınlaştırır. 1905 yılında oğulları doğar (Paul Nizan). Oğlanın doğumu anne için de babası için de farklı anlamlar üstlenir; Antoine kendini dışlanmış hissetse de kızının ölümüyle yaşadığı yenilgiyi bir zaferle unutturacak bu oğul “onun intikamını alacak” bir gücü temsil eder. Bir bakıma hayalini besleyecek yeni kan bulunmuştur:

“Evet, Antoine intikamı alınması gereken adamlardan biriydi. Hayatında kendini gerçekleştirememiş bu adam kendi intikamını kendinin alamayacağının da bilincindeydi” (s.134).

Yükseliş ve Kenterlik

Oğlunda kendisini görmeye çalışan Antoine için terfiler gelmeye başlar, bir bakıma yükseliş dönemindedir; taşınmalar hızlanır ve Bloyé ailesi Fransız taşrasının yeni mahallerinde yaşamaya başlar. Antoine’ın kariyer hayalleri daha da somutlaşır, örneğin atölye mühendisi olmadan ölmek istememektedir (s. 151).

Bütün yaşam enerjisini mesleği sağlamaktadır. Bir bakıma kayıtsızlığını yeniden bulmuştur. Gerçekten de bir süre içinde şirket atölyelerinin başına geçer. Kendisine emredecek kişi sayısı azalır. Hiyerarşi basamaklarında yükselmiştir. Bloyé’ler yeni çevrelere girmekte, demiryolu çalışanlarının aileleri dışında yeni insanlarla tanışmaktadır. Artık yeni bir sınıfa, burjuva (kenter) sınıfa aittirler. Anne Bloyé kendi zevkine göre eşyalarla evini donatır, halıları, avizeleri övünç kaynağıdır.

1910 grevinin Fransa’nın dört bir yanını tutmasıyla işçilerin örgütlenmesi büyük bir siyasi seferberliğe dönüşür. Grev hızla yayılır. Antoine bu örgütlenmiş, inançlı güruhun yanında ne kadar yalnız olduğunu hisseder; “kendisinin pay almadığı bir gücü, dostluğu ve umudu yanlarına almış bu güruh”, yine anlatıcının dediği gibi “kuvvetin anahtarını” ellerinde tutmaktadırlar (s. 163). O ise yönetici sınıfına ait olmakla, ona ayrılan tek yerde, grev kırıcıların yanındadır. Suçluluk duygusunu ise atamaz. Romanın sosyolojik tezi Antoine’ın yalnızlığında iyice somutlaşır.

Bu sarsıntıyı bertaraf ettirecek tek şey, her zaman olduğu gibi sosyal ve mesleki olur ancak bu kez babalık görevi de devreye girer; kendini eksiksiz, çelişkisiz hissetmek üzere büyümekte olan oğluyla ilgilenmeye başlar. Dayalı döşeli süslü evleri, Anne Bloyé’nin yerine uymayan süslü giysileri, kısaca yeni toplumsal statüleriyle uyumlu bir babalık konumu da gerekmektedir. Kır gezileriyle süslenen monoton bir hayata dalarlar. Romanın bu bölümü kenti ve sınıfsal dönüşümü siyasal bir topos olarak işler. Yükseldikçe mahalleler, giysiler mobilyalar değişir.

Savaşın Cilvesi

Kitabın üçüncü bölümü (s.177-247) alışılmış düzenin alt üst olduğu savaş dönemini anlatır.1914 savaşı sırasında havan topu üretimine geçen atölyeler arasında Antoine’ın atölyesi de vardır ve hatalı bir üretim müfettişlerin gözünden kaçmaz, soruşturma açılır; Antoine Bloyé ve Mösyö Huet hainlikle suçlanma noktasına gelir. Antoine büyük bir hazla ulaştığı konumunu kaybeder, şirket onu güney banliyölerine depo yöneticisi olarak atarlar. Antoine’ın düşüşü işte böyle başlar.

Konumu değişen sadece Antoine Bloyé değildir. Kentlerin çeperleri de değişmektedir: Elektrikli trenler çalışmaya başlamış, demiryolu rayları artık banliyöleri birbirine bağlamakta, fabrika ve işçi konutlarının yayıldığı tekinsiz banliyöler kentlere katılmaktadır. Bloyé’lerin evinin beş yüz metre ötesinde paçavra toplayarak geçinen yoksulların ve yabancı işçilerin yaşadığı bölge başlamakta, sık bitkilerin muhafaza ettiği bahçe duvarlarının üstünden kendilerine nefretle küfür eden çocuk sesleri duyulmaktadır:

“Bloyé’ler, bir kaç metre ötelerinde çocuk ve köpeklerin yemek artığı peşinde koştuğu sefalet ve hastalığın kol gezdiği, Afrikalı yerlilerin köyleri gibi, içinden dumanlar yükselen pislik içinde bir dünya yatmakta olduğunu biliyordu” (s.194).

Değişimler Amtoine Bloyé’ye yaşlandığını hissettirir: “Birden omuzlarına o ana kadar yaşadığı hayatın ağırlığı çökğverdi” (s.194). Oysa, yıllarca akıntıya kapılmış yaşamakta, “dolu dizgin koşuya ayak uydurmak” için çabalarken, “varoluşumuzun amacı nedir” diye sormaya vakit bulamamıştı (s.99). Romanın sonuna doğru varoluş sıkıntısı derinleşir.

Antoine’ın elliyi devirdiği bu dönemde hayatı boyunca edindiği mesleki başarıların “ahmakça gururu” dışında bir şey yoktur elinde (s. 196): “Hiç yaşayamadan ölmek” korkusu hiçbir şeye benzemez. (s.213). Bir ömrün bir kez yaşandığının acı bilinciyle artık Hiçlik ile yüzleşir.  

“Antoine uzun süre çevresine dikilmiş bu kale duvarlarının ortasında yaşadı; iyi bir koca, iyi bir çalışan oldu. “İyi vatandaş” kisvesi giydi, bütün bu yıllar boyunca yaşadığı hayatın devamını sağlamak amacıyla gerçek hayata ihanet etti” (s.215).

Antoine Bloyé, umutsuzluk içinde, hayat denilen işi hiç aklına getirmemiş olduğunu ve ölümlülüğünü kavradığı bu bilincin yarattığı yıkım ve başarısızlık duygusuyla baş etmek durumundadır.

Hiç Olan Yaşam

Antoine lisede okurken Akademi yazarı Jules Simon’un bir kitabını okur, burada insanın yaptığı şeyi yapmama, yapmadığını da yapma serbestisine sahip olduğu, buna da özgürlük denildiği yazmaktadır. Kendi kendisine sorar:

“Babası fakir olmama hürriyetine, gece görevi yapmama, tayin edildiği yere gitmeme hürriyetine sahip miydi? Annesi kamburu çıkana kadar çalışmama, erken yaşta çökmeme özgürlüğüne sahip miydi? Belki de özgürlük fakir olmamak ve sürekli emir almamak demekti” (s.55).

Antoine Bloyé babasının hayali olan “oğlunu bir burjuva beyefendisi yapma” tasarısına kendi iradesiyle sahip çıkar. Hatta babasını geçer. Geldiği yüksek mevkilerde oğlunun eğitimini, ailesinin geçimini sağlayacak düzenli bir maaş, toplumsal karşılığı olan bir iş, bir ev sahibi olur; küçük bir çevrede de olsa toplumsal saygınlık kazanır. Geldiği sınıftan bir üst sınıfa terfi etmiştir. Ancak kendine ait hayallerin, duyguların, umudun farkına varmadan, çorak bir hayat yaşamıştır, on binlerce benzeri gibi.

Kaynak: L’Humanité

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında hızlanan modernleşme, kentleşme, sanayileşme, sınıfsal gelişmeler ve kurulan dünya düzeninin “sivri dişli çarkları” (s.59) arasında eğilip bükülen ve hiç olan insan hayatının romanıdır. Dekadans/Çöküş terimi Fransız romanında on dokuzuncu yüzyılın sonlarına denk gelen, kimi yazarlarca İkinci İmparatorluk’la ilişkilendirilen rafine bir estetik ve sanatsal anlayışı hatta arayışı ifade eder. Erimekte olan aristokratik sınıfın seçkin zevklerinin çevresinde örülen, umutsuzluğa düşmüş bir ruh halini anlatır. Elimizdeki roman ise toplumsal anlamda bir yükselişin kaçınılmaz sonunu kapsayan bireysel bir çöküşü anlatır. Antoine Bloyé’nin çöküşü, yıkımı tarihsel ve toplumsal zeminde sanayileşme ve kentleşme bağlamlarında verilmekle kalmamış, varoluşsal bir krize de bağlanmıştır.

Antoine Bloyé’nin mühendis zekâsı ve dünya anlayışı, sınıfsal yükseliş, mesleki başarı, dört başı mamur bir aile kavramı gibi genel geçer düşüncelerle örülüdür: Ancak anlatıda bu kabuk yer yer çatırdar, işçilerin örgütlenmesi, direnişi, ortak bir hedefte buluşmaları mühendisin içinde o zamana kadar hiç bilmediği bir yere değer. Bu büyük grevden ona kalacak tek tat ise patronların tarafında yer almanın ezikliğidir.

Antoine her yüzleşmede içinde açılabilecek kırılmalara karşı gardını alır. Ancak içinde var olduğu düzenin umurunda değildir bu kendini savunma dürtüsü. Sistemin yürümesi ve etkili olması çarkların arasına düşen kim olursa olsun, eninde sonunda “yok” olacaktır.

Paul Nizan’ın, Fransa’nın on dokuzuncu yüzyıl İkinci İmparatorluk döneminden Birinci Dünya Savaşına uzanan süre içinde, ülkenin geçirdiği değişimleri, toplumsal dönüşmeleri, sınıflar arası ayrımlaşma gibi sosyal temaları demiryolu işçisi babasının hikâyesini temel alarak romanlaştırdığı bu anlatı, varoluş sorunsalına da ustaca el atarak, okuru yoğun bir yorumlama ve anlamlandırma sürecine davet ediyor. Giderek derinleştirdiği meseleleriyle roman tadında bir roman.


[1] Paul Nizan, Antoine Bloyé, Sel Yayıncılık, çeviri: Hüseyin Can Akyıldız, 2021.

[2] Romanın başında yer alan Sunuş ve Önsöz ile sonda bulunan Biyografya yazar hakkında güzel bir referans metindir.

[3] Agone, 2016, 59 : 175–225 © Agone | Téléchargé le 20/08/2021 sur www.cairn.info (IP: 95.14.83.67) © Agone | Téléchargé le 20/08/2021 sur www.cairn.info (IP: 95.14.83.67)