Edebiyatta Mekân Meselesi: Kapalıçarşı

Fuat Sevimay

Kapalıçarşı romanım yayınlandığı zaman onlarca okurdan, çarşıya dair anılarını, çarşıyla temaslarını anlatan mesajlar aldım. Kimisi benim gibi bir zamanlar çarşıda çalışmıştı, kimisinin babasının romanda da adı geçen bilmem ne sokakta dükkânı vardı, kimisi üniversite çıkışı hep çarşıdan geçip Eminönü’ne yürüyordu, kimisi ise yine benim gibi, hangi kapı denk gelirse oradan çarşının sokaklarına dalıp tüm tasalarını artlarında bırakarak o büyülü ortamda kaybolmaya, sonra kendilerini bir hanın kuytusunda veya esnafın sohbetinde bulmaya bayılıyordu.

Roman birçok okurda da çarşıyı yeniden görme hevesi uyandırmıştı, hatta Kapalıçarşı’yı birlikte dolaşma talepleri geliyordu. Bu talepleri kibarca reddettim zira ne ben rehberim ne de derdim Kapalıçarşı’ya bir güzelleme yazmaktı. Zira çarşının, bütün hoşluğu ve yüzlerce yılın anısıyla, benim ya da bir başkasının övgüsüne ihtiyacı yok.

Ama tüm bu muhabbetlerin ardından, birisinin yanıtını bildiğim, diğeri üzerine düşünmem gereken iki fikir bakiye kaldı bana. Birincisi, Kapalıçarşı romanını neden yazdığım, ikincisi ise insanların Kapalıçarşı gibi bir mekâna neden bunca büyük özlem duyduğu idi.

Romanı neden yazdığımı biliyordum. Kaldı ki herhangi bir yazarın metnin başına oturduğunda derdinin ne olduğunu bilmemesi söz konusu olamaz, olmamalı. Gerçi edebiyatı, ruhundan kopan cümlelerin ve benliğinde salınan duyguların gelişigüzel kâğıda dökülmesinden ibaret sanan böyle yazarlar ve onların ürettiği tuhaf metinler de var piyasada ama neyse. Konumuz bu değil.

Modern çağ bizi toplum olma fikrinden uzaklaştırıyor. Bireysellik ön plana çıkıyor ve “Sen buna değersin” veya “Bu senin hakkın” gibi sloganlarla bezenen söylemler eşliğinde kabaran egolarımız, başkalarını beğenmeyip dar alanlarda at koşturmaya başlıyor. Sonrasında da yalnızlaşan birey, yığın kalabalıkların içinde mutsuz, suratsız, zayıf kişiliğiyle sömürüye açık ve tüketici sisteme mahkûm şekilde dolanıyor.

Oysa farklı bireyleri ayrıma tabii tutmadan bir arada bulunduran toplum, dayanışma, paylaşım, fikir alışverişi ve sair özelliğiyle bireye, kişisel yetilerinin yanı sıra toplumsal güç de sağlar. Bu toplumsal yapı bize konuşmanın, tartışmanın, uzlaşmanın, farklılıklara saygı duymanın kapılarını aralar. Ve söz konusu toplumsal paylaşımın zemini de mekanlardır. Şimdi buradan hareketle, Kapalıçarşı romanının neden yazıldığına geri dönelim.

Benim, hem yukarıda andığım, unutmaya yüz tuttuğumuz toplum olma fikrini yeniden hatırlatmak üzere ve hem de edebî açıdan mekân olgusunu, bireye kıyasla ön plana çıkarmak için, farklı hikâyeleri olan beş benzemez insanları her koşulda bir araya getiren güçlü bir alana ihtiyacım vardı. Bu alan bir gecekondu mahallesi de olabilirdi kentteki bir meydan da, Gezi Parkı da olabilirdi bir fabrika da ve hatta herhangi bir kentin bir başka çarşısını, misal Kemeraltı’nı, Koza Han’ı veya Ulus çarşısını da kullanabilirdim. Ama kişisel hikâyemle örtüştüğü, kendi zamanını yarattığı ve edebi açıdan da bolca imkân sağladığı için Kapalıçarşı ön plana çıktı ve hayalimdeki karakterlerin hikâyelerini hazine kutularını andıran o efsunlu mekânda buluşturmaya karar verdim.

Yukarıda, romanla birlikte bana bakiye kalan iki fikirden bahsetmiştim. İkincisi insanların Kapalıçarşı’yı neden bunca çok özlediğiydi. Sanırım okurun hareket noktası da mekân ve topluma duyulan özlem. Romandan mekâna sinen Pir’in özünü aramak niyetindeler. İç Bedesten’de buluşan Meriç ile Aras’ın aşklarına tanıklık etmek istiyorlar. Son akşam yemeğinin yendiği Şark Kahvesi’nin havasını solumak istiyorlar. Ve bunların hepsi bireysel dar alanlarından kaçmak için.

Bir mekânı yani Kapalıçarşı’yı romanın merkezine oturtma fikri beni oldukça mutlu etti ama bu elbette benimle sınırlı değildi. Çarşıyı benzer amaçlarla metinlerine dahil eden, çarşının ruhuna benim gibi özlem duyan, büyük şairleri de hatırlamakta fayda var.

Bu konuda çok fazla isim listeye dahil edilebilir ama en tepeye, çarşıda esnaflık yapan, İç Bedesten’e uzanan Tespihçiler Sokak’taki antikacı dükkanında Ruhi Bey’in halini hatırını soran Edip Cansever’i koymak doğru olacaktır. Çarşının ruhunu aramanın ötesinde bizzat yaşayandır Edip Cansever. Ve işte bu nedenle belki de Ruhi Bey’i Mısır Çarşısı’nın baharatçı dükkanlarına benzetir. Bin bir renge aşinadır çarşının düşgillerinde geçit törenine çıkan şair.

Fark ettiniz mi bilmem, çarşının kendine has ışığına hepimiz ayrı kapılardan dahil oluruz. Kimimiz aceleyle Çarşıkapı’dan girerken, kimimiz daha vakur bir edayla Nuru Osmaniye’den yöneliriz. Kimimiz yolunu kaybeder ve kendisini Lütfullah kapısında bulur, kimimiz Örücüler’den geliriz. Ve çarşı hiçbirimize, neden oradan girdin, diye sormaz, ille de tek giriş kapısı dayatmaz. Romandaki karakterler de tıpkı böyle farklı kapılardan, meşreplerine uygun yollardan gelirler mekâna.

Çarşının kapılarını seçmemiz gibi, kendi yazarlarımızı ve şairlerimizi de seçeriz ya bana hep, solcuların Nazım’ı, sağcıların Fazıl’ı, halkın da Orhan Veli Kanık’ı var gibi gelir. Kapalıçarşı, kapalı kutu diyen, çarşıdaki bakırcıların sesini gözünü kapatıp ta ötelerden duyan Orhan Veli, bizi bize, çarşıyı bize en güzel anlatanlardandır. Ve geceleri de ayakta duran dizeleriyle romana da sızar bir yerinden.

Ama romandan bahsetmişken, diğer isimlere kıyasla biraz daha çok yer bulan Sezai Karakoç’u anmamak olmaz. Ben sana kapalı çarşı diye seslendiklerinden yağmurun iyi ve doğru yağmadığını anlatmalarını umar. Romanda Pir’in ağzından dile gelir çok zaman. Çünkü o Pir ki biraz da şiirin ve dilin özüdür.

Kapalıçarşı’nın esin kaynağı olduğu şairlerimiz için de en sevdiklerimden birisi de Ece Ayhan’dır ve kendine has aykırı üslubuyla Çapalı Karşı yapar mekânı dağlar gibi yalnızlığına hoş bir katık ederek.

Yazının bu noktasına kadar anlaşılmıştır ki edebiyatta mekân, takıntılı olduğum konulardan birisi. Ve kastettiğim, ay ne güzel anlatmış şurasını veya şu kenti, gözümde canlandı, gibi bir klişe değil. Mekânın, kurgunun ritmini belirleyecek, eylemlere yön verecek şekilde kullanımından, hatta kimi yerde kişilerin önüne geçmesinden (veya özdeşleşmesinden) bahsediyorum. 

Orhan Pamuk’un Kara Kitap’taki mahzenleri, minareleri, dükkanları, Kafamda Bir Tuhaflık’taki semtleri, Leyla Erbil’in Cüce’deki bahçe/ev, zemin/ağaç ayrımı, andığım mekân kullanımlarına örnek teşkil edebilir. Anayurt Oteli, Ege’de bir otel olmanın çok ötesinde, boydan boya Anadolu kasabalarının ta kendisidir ve toplumla iletişimi kopuk bireyin ana rahmindeki temsilidir. Ve bu örneklerin yanına mutlak surette Ahmet Hamdi’yi de katmak gerekir.

Huzur’da İhsan’ın Ada, Nuran’ın Üsküdar özdeşliğinin yanında Mümtaz ve Suat çatışmasını çift yönlü akıntısıyla Boğaz’a taşıması, Enstitüyü büsbütün bir kimlik kırılmasına zemin olarak kullanması Ahmet Hamdi’nin yazın dehasının sonucudur. Ve benim Kapalıçarşı’nın kuytularına kendimi atmamı, Beş Şehir’deki “İstanbul büyük mimari eserlerinin olduğu kadar, küçük köşelerin, sürpriz peyzajların da şehridir. Hatta iç İstanbul’u onlarda aramak gerekir,” cümlesi kadar doğru anlatacak ifade yoktur sanırım.

Benim de Kapalıçarşı üzerinden aramaya koyulduğum da iç dünyalarımızı bütünleyen mekân olgusuydu. Buradan hareketle meraklı okura, romandaki Marmara Adası karşısında İstanbul’u, mavnaya karşı iskeleyi, çarşının durağan köşeleri karşısında hareketi sağlayan çarşı sokaklarını, aynı karakterin Kapalıçarşı dışındaki ve içindeki eylemlerini tekrar irdelemesini salık veririm. Ayrıca zamanın nasıl kırıldığı, Baba İlyas’ın ağzından dün bugün ve yarının neden iç içe geçtiği, resmi tarihte anlatılanların altının neden oyulduğu üzerine de düşünülebilir.

Romanda anlattığım benim çarşım, okuduğunuz sizin çarşınız. Bize bizim hikâyelerimizi hatırlatan Kapalıçarşı. Dolayısıyla kendi içimize en sağlıklı şekilde dönebilmek için belki önce başkalarının hikâyesine dahil olmalı, topluma karışmalı, çarşının sokaklarını, romanların satırlarını arşınlamalıyız. Ta ki mekânın ve edebiyatın özüne karışana dek.