Selim İleri ve Yaşayan Kraliçeleri

Serdar Soydan

Külliyat köşemin yeni yazarı Selim İleri. Bu vesileyle bir kez daha kendisine geçmiş olsun dileklerimi iletmek istiyorum öncelikle.

Tüm kalem emeğini derlemesi zor bir yazar seçtim, biliyorum. Her ne kadar hakkında çok sayıda yayın olsa, kendisi röportajları ve anılarında sıkça geçmişte yazdığı gazete ve dergilerden, eserlerinden bahsetse de arşive daldığınızda hiç ummadığınız yerlerden hâlâ Selim İleri yazıları, röportajları çıkıyor. 1967’de, Yeni Ufuklar’la başlayan dergi ve gazetelere yazı verme macerası öyle çok dallanıp budaklanmış ki, neredeyse hangi cildi açsanız içinde onu buluyorsunuz. Adeta otuzlu, kırklı yılların Mahmut Yesari’si yahut Server Bedi’si gibi.

Baskısı olmayan yahut yeniden yayınlatmamayı seçtiği kitaplarında mı yer alıyor acaba bu metinler diye kontrol etmek gerekiyor. Aman dikkat! Bazı yazılar sonraki yıllarda ufak değişikliklerle bir cilde konulmuş. Eğer böyle bir işe girişirseniz, siz siz olun sadece başlığa bakarak kontrol etmeyin, yazıların içeriklerini de gözden geçirin mümkünse.

Bu aydan başlayarak dört ay boyunca Selim İleri’nin gazete ve dergi ciltleri arasında kalmış bazı gizli hazinelerinden bahsedeceğim.

*

İlk konumuz, 3-16 Mart 1985 tarihleri arasında Milliyet gazetesinde tefrika edilmiş bir röportaj dizisi. Dizinin başlığı Yaşayan Kraliçeler.

Selim İleri, röportaj dizisine şu girişin ardından başlıyor.

Hangi roman okurunun dikkatini çekmemiştir o bey­lik ifade?

“Genç ve güzel kadın…”

Nice zamanlar, roman yazarken bu deyişten kendimi soyutlayamadım. Nice zamanlar film senaryolarının, tiyatro oyunlarının o “genç ve güzel kadın”dan söz açtığına tanık­lık ettim. Biraz hülyalı, biraz dişi ama çoğun mutsuz kadın­lar… Kimdiler? Etkileyici dış görünümlerinin ardında neler hissediyorlar, nasıl bir ülküyle yaşıyorlar, neyi ödüyorlardı?

Bu kez gerçekçilikten yola çıkmak istiyordum. İşte, deği­şik dönemlerin güzellik kraliçeleriyle görüştüm, ölçütleri ke­sin bir seçme yapmadım ama çeşitli alanlarda sivrilmiş, dikkat çekmiş kişileri yeğliyordum. Dağınık sayılabilecek bir sırala­mayı uygularken de, dünden bugüne kuşaklar arasındaki top­lumsal ve bireysel farkları vurgulamayı amaçladım.

Güzellik yarışmalarından sonraki hayatlarında kavrama­ya çalıştım bütün o roman kahramanlarını. Kimilerine ere­ğimi anlatamadım, kimileri görüşmek istemedi. Bir de teşekkür borcum var, gazeteci arkadaşım Ayça Atikoğlu’na, sabırla adresleri, telefon numaralarını bulup görüşme imkânı sağla­dığından, Yalçın Çınar’a, fotoğraflarıyla yazı dizisine katkı­da bulunduğu için.

Son derece aydınlatıcı bir giriş. Amacını, ne yaptığını net bir şekilde anlatıyor İleri. Bu yazı dizisinin önemi, hem güzellik olgusunu, estetiği tartışması, hem öncesi ve sonrasıyla güzellik yarışmalarını masaya yatırması, genç kızların, dahası ailelerinin bu yarışmalar hakkındaki düşüncelerini ortaya koyması. Feriha Tevfik ve Naşide Saffet gibi ilk dönem güzellik kraliçelerininse az sayıdaki röportajları arasında yer alıyor bu dizidekiler.

Selim İleri sırasıyla Günseli Başar, Feriha Tevfik, Hülya Avşar, Nebahat Çehre, Filiz Vural, Asuman Tuğberk, Yelda Gürani, Güler Kıvrak, Suna Zirek, Neşe Erberk, Belgin Doruk, Naşide Saffet, Nil Menemencioğlu, Keriman Halis’le görüşüyor. 1929 Türkiye güzelinden 1983 yılı birincisine kadar tam on dört güzel. 

İnternetten araştırdığım kadarıyla bu isimlerin en az beş tanesi bugün hayatta değil. Yaşayan Kraliçeler röportaj dizisini daha da önemli kılıyor bu durum. 

Güzellik yarışmaları popüler kültürün en önemli etkinliklerinden biri. Hem moda, sinema, televizyon ya da müzik dünyasına iddialı, hızlı bir giriş yapmak, hem de iyi bir evlilik yapmak, sosyeteye girmek amacıyla genç kızların akın ettiği, bazen de aileleri tarafından sürüklendiği etkinlikler. Listedeki isimlerin bir kısmını beyaz perdeden, sahneden tanıyor olmamız tesadüf değil yani. Zira popüler kültürün bir nevi yıldız fabrikaları güzellik yarışmaları. Selim İleri de güzellik ve şöhret, yarışmalarda derece almak ve toplumsal statü arasındaki bağı ortaya koyuyor bazen biraz yönlendirici de olan ve bu açıdan eleştirilebilecek sorularıyla.

Söz konusu Selim İleri olunca edebiyat, taparcasına sevdiği ve bir ömür var etmek, çoğaltmak için uğraştığı Türk Edebiyatı da röportaj dizisine usulca sızıveriyor. Mesela bakın, Nil Menemencioğlu’nun evine gitmek için İstinye Kavşağı’dan Emirgan Korusu’na doğru çıkarken birden anımsayıveriyor…

Otomobil, İstinye Kav­şağı’ndan Emirgan Ko­rusu’na çıkan yola sa­pınca, birden eski bir romanı, Mehmet Rauf’un Böğürtlen’ini hatırlıyorum. Nice zaman­lar önce, Böğürtlen, yeni harf­lerle yayınlanmasını istediğim başlıca romanlardandı. Hoş, içli bir öyküsü vardı, öze­tinden anladığım kadarıyla. İmparatorluk başkenti İstan­bul’a, uzak bir taşra ilinden ge­len genç kız Boğaziçi’nde ak­rabalarının yanında kalıyor ve o günlerin beysoylu çevrele­rini tanıma fırsatı buluyordu. Hanımefendiler, sanatkârlar, şairler ve duyguları para tut­kusuna çevrilmiş bir topluluk. Genç kız, yanılmıyorsam, yaz sonunda, böğürtlenler kızar­mışken bu kentten bir daha dönmemek üzere ayrılıyordu. İmparatorluk başkenti ona bir avuç hayal kırıklığı arma­ğan etmişti.

Ne var ki, mevsim, yaz so­nu sonbahar başlangıcı değil. Alışık olmadığımız karlı bir kıştan sonra, mart ayının ilk günlerindeyiz. Kar eridi. Gök­yüzü bulutlu. Ama güneş kimileyin külrengini birden ma­vilere, yeşillere, kızıllara dö­nüştürüyor. Engin bir görü­nüm: İstinye, Yeniköy ve kar­şı kıyılar… Bazen, dediğim gi­bi yalnızca külrengi. Sonra güneş bulutlardan sıyrılır sıy­rılmaz, pek belirgin alacalar. Otomobilden indik ve manza­raya bakakaldım.

Abdülhak Şinasi de Boğa­ziçi Yalıları’nda şöyle der.

“Bu kadar açık ve güzel bir manzara ruhu daima acıtır. Vücudun en hisli noktası olan ruh bir edebiyat için hazırlan­mış kadar güzel ve derin gö­rünen bu ihtişamlı varlık kar­şısında faniliğini o kadar iyi bildiği kendi kendisi için acı­maktan kurtulamaz. ‘Ya? Ba­na ve bendeki büyük aşka ya­zık değil miydi?’ düşüncesi içimizde en mahrem derinlik­lerimize kadar sızlayan bütün hislerimizin bir köküdür.”

İşte, Mehmet Rauf da, bö­ğürtlenli koru yolları da, yük­sekliklerden görebildiğimiz o açık ve güzel manzaralar da, Abdülhak Şinasi’nin sıtmalı edebiyatı da bizden öncesiz sonrasız ayrıldı değil mi? Mo­dernleşme, çağdaşlaşma adı­nı mı verdik bu ayrılışa?

Tüm dizinin en akılda kalıcı, yürekte yer edici röportajı sanırım, daha doğrusu bence Belgin Doruk’la yapılan. Selim İleri daha sonra Kar Yağıyor Hayatıma (2005) kitabında uzun uzun anlatacak Belgin Doruk’u, tanışıklıkları, ilişkileri bu dizi için telefonda yapılan bu söyleşiyle kalmayacak. Aa evet, garip gelebilir belki size, Belgin Doruk ve Selim İleri telefonda görüşüyorlar.

Bu yazı dizisini kurdu­ğum, kurguladığım günlerde görüşmek istediğim ilk kişilerden biriydi Belgin Doruk. Türk sineması­nın ünlü yıldızına ulaşmanın zorluklarını bilmiyor değildim. Elimizdeki telefon numarala­rı ya geçerliliğini yitirmişti, ya da kimse yanıtlamıyordu. Sonra, romancı Cahit Uçuk Hanım’la, Belgin Doruk’un komşu olduklarını öğrendik. Cahit Uçuk arandı. Belgin Ha­nım, teşekkür ediyor, uzun yıl­lardan beri röportajlara çık­madığı için, bağışlanmasını diliyordu. Ama, ben yazmaya kararlıydım. Bir döneme imza atmış bu sanatçının yaşantı­sından, bıraktığı izlerden söz açmamak, dizi için başlı başı­na bir eksiklik oluşturacaktı çünkü.

Hiç unutmam, lisede öğ­renciyken Belgin Doruk’u gör­mek için, Metin Erksan’ın Suçlular Aramızda filminin setine gitmiştik. Şimdinin ti­yatro eleştirmeni, o zamanın lise öğrencisi Yaşar İlksavaş’la birlikte gitmiştik. Birsel ai­lesiyle Yaşar’ın uzaktan bir akrabalığı, hısımlığı mı ne var­dı. Belgin Hanım, Kabataş’ta­ki çekim mekanına tam çalış­ma saatinde, makyajı hazır, giymesi gerekli kostüm sırtın­da, özel arabasıyla gelmişti. Çevresine karşı çok kibar, yu­muşak, duygulu bir yıldız. Bir ara üç beş söz de olsa onun­la konuşabilmiştim, söz gelimi, imzalı fotoğrafını istemiş­tim. Yanında fotoğraf olmadı­ğından da, ben, bir kitap ara­sına saklamış olduğum kart­postal fotoğrafı uzatmıştım.

Belgin Hanım’ı, şimdi Suçlular Aramızda’daki kimli­ğiyle hatırlıyorum. Bu hatırlayışıma, yine çok sevdiğim ba­zı başka filmleri karışıyor: Halit Refiğ imzalı Kırık Hayat­lar -bir Halit Ziya uyarlama­sı. Cüneyt Arkın, sonunda ni­ce pişmanlıklarla, evine, saç­ları acıdan ağarmış Belgin Doruk’a döner- Orhan Elmas’ın yönettiği Duvarların Öte­si, Haldun Dormen’in iki si­nema çalışması, Bozuk Dü­zen ve Güzel Bir Gün İçin… Ve tabii, bir dönemin siyasal hayatını, toplum olarak özlemlerimizi, hayallerimi­zi başlı başına yansıtabilecek o Küçük Hanımefendi dizi­leri…

Derken, Feriha Tevfik’le gerçekleştirdiğimiz röportajın yayınlandığı gün Cahit Uçuk Hanım gazeteyi arıyor, Bel­gin Doruk görüşmeyi kabul etmiş. Çok seviniyorum. Bu kez Belgin Hanım’ın telefonu karşılık veriyor.

Ünlü yıldız “Önce çok özür dilerim Selim Bey,” diyor. “Soyadını­zı vermemişlerdi sizin. Oysa şu an elimde Hatırlıyorum[1] var.”

Bidüziye övgülerini esir­gemiyor benden Belgin Ha­nım. Sonunda “Sizinle konuşmak iste­rim. Fakat bunu telefon ara­cılığıyla yapalım lütfen,” di­yor. “Araya çok zaman girdi. Böylesi daha iyi.”

Bir çarşamba günü saat üç için randevulaşıyoruz. Üçü bir geçe telefon ediyorum,

“Belgin Hanım, ilk kez telefonla röportaj yapacağım. Bilmiyorum, nasıl olacak?”

“Ben de öyle. Ben de ilk kez.”

Selim İleri’nin aklında, yüreğinde Belgin Doruk kadar yer eden bir diğer güzelimiz, onun gibi Kar Yağıyor Hayatıma kitabına aldığı[2], hatta ölümü üzerine yine Milliyet’te müstakil bir yazıyla[3] andığı Feriha Tevfik olmuş. Hazin bir yerini bulamama, düşlerine tam anlamıyla kavuşamama öyküsü. Cihangir’deki evinde ölümü bekleyen yapayalnız bir kadın. Feriha Tevfik bir Selim İleri romanından, belki Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın’dan ya da Gramofon Hâlâ Çalıyor’dan çıkıp ete kemiğe bürünmüş gibi.

*

Yaşayan Kraliçeler yaşam dolu bir dizi. Bu dizide gündelik halleri, farklı düşünceleri, kariyerleri ve özel hayatlarıyla karşımızda beliriveriyor güzeller. Yarışma gecesi podyumda arzı endam ettikleri gibi bir kez de bizim karşımızda, Selim İleri’nin satırları arasında dolaşıyorlar. Nil Menemencioğlu’nun doğala, doğaya dönüşü, felsefi derinliği, Yelda Gürani’nin geçirdiği beyin kanaması sonrası iyileşme süreci, kariyerinin başındaki Hülya Avşar’ın toplumcu gerçekçi film çevirme arzusu, yazmaya çalıştığı senaryo, Suna Zirek’in Dünya gazetesindeki ‘Cemiyet haberleri’, Belgin Doruk’un okuma tutkusu… Aklımda pek çok capcanlı sahne kaldı bu röportaj dizisini okuduktan sonra. Selim İleri yetkin anlatımı ve incelikli yaklaşımıyla Yaşayan Kraliçeleri ilelebet yaşar kılmayı başarabilmiş.

Ayrıca popüler kültür tarihi açısından da eşsiz bir çalışma.

*

11 Ekim 2021 tarihinde Dada Salon’da Selim İleri’ye Erdal Öz Edebiyat Ödülü verildi. Geceye birkaç gün kala, sağ olsun, Tahsin Yıldırım sayesinde bir davetiye bulabilmiştim. Ve o birkaç gün içinde, Selim İleri’ye hediye etmek için Yaşayan Kraliçeler’i bilgisayara geçirmiş, hatta çıktı alırken başına koymak için tasarımcı arkadaşım Recep Yelek’e, Everest Yayınları’nın Selim İleri kapaklarına benzer bir de kapak hazırlatmıştım.

Ne mutlu ki o geceye gittim ve Yaşayan Kraliçeleri, hâlâ yaşayan, ilelebet yaşar kıldığı kraliçelerini Selim İleri’ye hediye ettim.[4]     


[1] Selim İleri’nin 1984 senesinde çıkan anı kitabı.

[2] Kitapta Feriha Tevfik’i andığı kısmın başlığı da çok çarpıcı: “Kırık Hayaller Kraliçesi”

[3] “Feriha Tevfik”, Milliyet, 30 Nisan 1990.

[4] Ayrıca çok sevdiğim, Selim İleri’nin de çok sevdiğini bildiğim Nahid Sırrı Örik’in, yine dergi ve gazete ciltleri arasında rast geldiğim, sayısız yayına dağılmış, adını Yırtık Ev koyduğum anılarını da çıktı alarak vermiştim kendisine o gece.