Selim İleri’nin Kitaplarına Girmemiş Bir Öyküsü

Serdar Soydan

Ayşe Sarısayın’ın Selim İleri’yle yaptığı, yazarın tüm eserlerinin tek tek masaya yatırıldığı O Aşk Dinmedi adlı nehir söyleşi kitabında, Pastırma Yazı’nda yer alan “Annemin Sardunyaları” adlı öyküden bahsederken başka bir öyküsünü hatırlar Selim İleri.

“O dönemde aynı gazetede yayınlanan bir başka kısa hikâye daha yazmıştım. Vesikalı Yarim filmini seyretmiş bir konsomatrisin ağzından, ama hiçbir kitaba girmedi. Sonra koleksiyonlarda falan aradıksa da hiçbir yerde bulamadık.”[1]

Acaba dedim, bu öyküyü bulabilir miyim?

Bahsi geçen gazete Yeni Gazete’ydi. Haldun Simavi tarafından 1964-71 yılları arasında çıkartılmıştı. Selim İleri’nin yayınlanan ilk yazısı 1967 yazında çıktığında göre ilk üç sene doğrudan eleniyordu. Dahası hemen araştırdım, Vesikalı Yarim 1968 yazında Antalya Film Festivali’ne katılmış, aynı yılın son aylarında vizyona girmişti. Selim İleri filmi bu tarihten sonra seyretmiş olmalıydı. Yani dedim, 1969’dan itibaren tararım.

Öyle de yaptım. Ocak 1969’dan kapandığı Temmuz 1971’e kadar gazetenin her sayısını taradım.

30 Haziran 1970 tarihinde Selim İleri’nin nehir söyleşide bahsettiği “Annemin Sardunyaları” adlı öyküsü yayınlanmış. Başında, yazarın edebiyat anlayışını ortaya koyduğu mini bir alıntı da var. Acaba bir röportajdan mı, yoksa bu öykünün başına konulmak için özel olarak mı alınmış görüşleri?

“Ben bunalmalara karşıyım. İleri bir sa­nat anlayışında kendi sıkıntılarını, kendileri­ne ilişkin tekil şeyleri anlatanları sevmiyo­rum. Yaşayan, genele açılan yanları olmalı bir hikâyenin. Okun­duktan sonra bizde kalsın o hikâye. Taze­liğini korusun. Gelip geçici duygulanmaları, bireysel anıları, özel yalnızlıkları anlatmak eskidi bence. İçinde bulunduğumuz ortamı yapmacıksız değerlen­diren, yeni yorumlar getiren, hesaplı dav­ranmayan açık sanat­çılar gerekli diyorum. Daha özgün, temeli daha sağlam bir hikâye yazılıyor bugün ar­tık. Özünü, toplumunu yansıtmayan, adı belli sokaklarda gezinen, adresi belli evlerde ya­şayan insanlar anlatı­lıyor. Yani, simgelere de karşıyım. Anlatı­mın karmaşık olması­nı konusuz, soyut bir hikâye olarak almıyo­rum. Türk hikayecisi, züppeliklere, kaçamaklıklara sığınmadan yazmalı hikâyesini. Ben bütün yabancılaşmala­ra karşıyım.”

Aramaya devam ettim. Bu arada Ayhan Bozfırat, Necati Cumalı, Muzaffer Buyrukçu, Tarık Dursun, Feyyaz Kayacan ve Kemal Bilbaşar’ın öyküleri Salı günleri gazetenin edebiyata ayrılan son sayfasında çıkmış. Haziran 1970’te ölen Orhan Kemal’in ardından Kemal Tahir’in, Yaşar Kemal’in yazdığı yazılar biliniyor mu acaba? Ve Necmi Onur’un “Yazarlar Nasıl Çalışırlar?” başlıklı söyleşi dizisi. Yakup Kadri’den Peride Celal’e, Tarık Buğra’dan Kemal Tahir’e, Hasan İzzettin Dinamo’ya çok sayıda yazarın cevapları yine salıdan salıya yayınlanmış. İlgililerine duyurulur!

Selim İleri’ye ve öyküyü aramama dönecek olursak… Tam 1971 Nisan’ını bitiriyor, umudumu kaybediyordum ki… Ta taam… Öyküyü buldum.

20 Nisan 1971 tarihinde yayınlanmış öykü “Gözyaşım Şarap Olsa” ismini taşıyordu. Selim İleri, Vesikalı Yarim filminin şarkısı “Kalbimi Kıra Kıra” yerine güncel bir eseri 1970 sonunda vizyona giren Arım Balım Peteğim filmi için yapılan ve büyük başarı elde eden, çok sayıda sanatçının plaklara okuduğu, İsmet Nedim Saatçi imzası taşıyan aynı adlı şarkının sözünün ilk mısraını öyküsüne isim olarak seçmiş. Belki güncel ve popüler olma kaygısıdır bu seçimin altında yatan. Ama öykü, birazdan da göreceğiniz gibi gözyaşlarıyla bitiyor. Yani aslında öykünün adı metni bütünlemiyor da değil.

Peki, ya Selim İleri’nin Vesikalı Yarim’i seçmesi… İleri’nin o dönemde senaristliğe başladığı ve tam da bu süreçte Lütfi Akad’la, yani Vesikalı Yarim filminin yönetmeniyle Yaralı Kurt adlı filmin senaryosu üzerinde çalıştığını bilenler için bu seçim bir sürpriz değildir. Yazarın daha sonra müteakip defalar bahsedeceği bir usta çırak ilişkisi başlamıştır aralarında. Belki de bu hayranlık ve saygıyla filmografisine dalmıştır Lütfi Akad’ın. Yıllar sonra Yeşilçam’ın en önemli filmlerinden sayılacak, üzerine kitaplar yazılacak Vesikalı Yarim’i öyküsüne konu seçmiştir.

Bu sefer Selim İleri’yi ve ilişkilerini Lütfi Akad’dan dinleyelim:

“O günlerde yeni tanışmamıza karşın evimize girip çık­ma ayrıcalığı verdiğimiz, bizi sık arayıp soran bir konuğumuz var, adı Selim İleri. Eşitim olamayacak kadar küçük, oğlum diyemeyeceğim kadar büyük. Tam bir çağla, içi de onun ka­dar ak ve temiz. Eşim de benimsiyor onu, kimi zaman uzun süren güzel konuşmalarımız oluyor. Duyarlı ve kırılgan yapı­sına endişe ile bakıyorum. Uzun bir süredir yazınla uğraşıyor, bu nedenle İstanbul Üniversitesinde hukuk derslerini bıraka­cak. O bir anlatıcı, bunu yazıyla yapacak, çok olanakları olan sinemayı da merak ediyor. İşte Yaralı Kurt adını koyduğum yeni senaryomu bu yüzden Selim İleri’yle çalışmak istiyorum.”[2]

Ve “Gözyaşım Şarap Olsa”… Öykünün ilk cümlesi “Türkân Şoray bendim.” Anlatıcımızın cinsiyeti ve mesleği buradan çıkartılabilir. Bunun dışında öyküde bir cinsiyet ya da meslek vurgusu yok. Türkan Şoray’ın filmde canlandırdığı Sabiha karakteri, o zamanlar saz olarak adlandırılan bir pavyonda konsomatris olduğu için anlatıcının da bir konsomatris olduğunu anlıyoruz buradan.

Anlatıcımız bize izlediği filmi konuşur gibi, aklına geldiğince, bazen düşük cümleler, anlatım bozuklukları, değişen fiil çekimleriyle anlatıyor. Metin filmin özetlenmesinden ibaret neredeyse. Sahne sahne, bazen kronolojiyi karıştırarak anlatıyor halen etkisinde olduğu bu filmi. Türkan Şoray’ın, yani Sabiha’nın kendisi olduğunu söylediği o ilk cümle dışında kendisine dair herhangi bir ipucu vermiyor. Bu durum bende bir eksiklik hissi yaratmadı değil. Daha fazla araya girmesini, daha fazla kendi öyküsüne dair ipuçları vermesini bekledim. Bir başka öykü katmanı var olan metnin içine yedirilebilirdi. Kendi deneyimi üzerinden Sabiha ve Halil’i, Türkan Şoray ve İzzet Günay’ı kritik edebilirdi mesela anlatıcı.

Sözü fazla uzatmadan sizleri Selim İleri’nin kitaplarında yer almayan, bugüne kadar saklı kalmış bu öyküsüyle baş başa bırakıyorum. Ayrıca Selim İleri’nin birkaç gün önce idrak ettiğimiz 73. doğum gününü de bu vesileyle kutlayarak kendisine sıhhat diliyorum.

Gözyaşım Şarap Olsa

Selim İleri

Türkân Şoray bendim.

Şimdi filimin başında bu çocuk, İzzet Günay, dükkânı var. Böyle bir mahallede, neresi olduğunu çı­karamadım, bir manav dükkânı var. Orda çalışıyor babasıyla. Babası ih­tiyar bir adam, beyaz saçlı, İzzet de evli, çocukları var; zaten çocukları için dönüyor ya. Filimin başında belli olmadı, hep böyle olur. Bu­nu arkadaşı kandırıyorlar, baştan çıkarıyorlar. O kadar da güzel oy­nuyor ki… Böyle saçlarını biriyantinlemiş pırıl pırıl. Türkân’a bakar­ken gözleri doluyor. O da çok güzel oynuyor, ama çok güzel oynuyor. İnsanı ağlatıyor. Bir şarkı söylüyor, ağzında ağızlık. Bir şarkı söyledi, barda. İ. Günay geliyor da, ikisi karşılaştılar. Bu barın en güzel kadını, herkes buna tutkundu, kimseye yüz vermedi. Bi defa düşmüş, sevmiş birisini, el olup gitmiş sev­diği. Yolun sonu işte Türkân’ın canlandırdığı gibidir. Bu arkadaş­ları alıyorlar onu, hep birlikte fe­lekten bir gece çalacaklar.

Geliyorlar, içeri girdiklerinde Türkân sahnedeydi, bir şarkı söylü­yordu: “Kalbimi kıra kıra / Bıraktın bir hatıra.” Türkân çok güzel oynuyor. Gözlerini iri iri açıyor, saçlarını top­lamış. Hem dümdüzdü bu filimde saç­ları, elbisesi de pırıl pırıl pırıldıyor­du. Ne de olsa artiz onlar, elbiseleri bizimkilere benzemez. Açtı mıydı sır­tını insanın sırtı olmalı.

Herkesin gözü bu kızın üstünde. Ama o umutsuz, şarkısını birden bi­tirdi, gidip oturdu. Masalara çağırı­yorlar, ordan burdan gelmiş zengin­ler filan. Türkân gitmiyor. Oturuyor bir başına, patron kızacak tabii. Hem en güzel karı olacaksın, hem de pa­ralar kasaya girmeyecek. Bir defa düştün müydü aşkı maşkı unutucan, öteki kadın da böyle diyordu, ben onu bir filimde daha gördüm, hep kötü karıdır o zaten. Bu, İzzet için ağlıyor hapse soktuklarında. Gelmiş bu karı, aman dön çalış kazan diyor. Belki iyilik içindir. Şimdi manavdı ya İzzet Günay, geldi arkadaşlarıy­la, gelir oturur. Bu oturunca Türkân Şoray’la karşılaşırlar. Kızın yüzü gü­ler birden. Çünkü bu öbürlerine ben­zemiyor. Kibar çocuk, birisine bak­tığında yüzü kızarıyor. Ama filimin başında İzzet ağbinin evli olduğunu anlamıyoruz. Hadi hadi sana vuruldu kız, diyor arkadaşları buna. O da itip kalkınca gülümsedi. Kız geldi yanına. Nasılsınız? diye sordu. Oturabilir mi­yim?, de dedi, İzzet ağbi önüne bakıyor, cevap veremiyor, onun yerine arkadaşları buyur ediyorlar. Bu otur­duğunda İzzet sıkılır. Birer birer yal­nız bırakıyor bunları arkadaşları. İkisi kalır. Dans ederler, hep dans ederler. Türkân buna şarkı söylüyor. Eskiden söylüyordu, ama şimdi tek buna söylüyor. Bu hep utangaç dur­du. Yüzünü kaldırıp bi defa olsun bakmadı Türkân’a. Türkân Şoray başlangıçta rahattı, sere serpe hareket ediyordu. Çocuğu ilk geli­yor sandı. Hem ilk geliyordu. İzzet ağbiyi evine götürüyordu sabaha karşı. Yani bu onu götürüyor, Tür­kân da inerken onu evine davet edi­yor, bir kahvemi içmez misiniz de­di. (Yapışkan olur arsızlanır.) Bu öyle değil, nazik çocuk, rahatsız etmeyeyim diyor. İşte sonraki bir sahne korkunç. İçeri girdiler. Böyle biz filimin başında Türkân ablayı yüzü gözü boyalı bir kadın gördük. Hani herkesin kötülediği, ev bark yıkan kısmından. Halbuki eve girdi, kendi evine, İzzet Günay’a plak çalarken içeri gitti kendisi. Ondan son­ra, bekliyor işte İzzet Günay gel­sin diye, bi kadın girer odaya, yüzü­nü yıkamış, allıkları hep silinmiş, yanakları solmuş, gözleri mor ka­rartılarla çevrili ama, çok daha gü­zel. Çok güzel olur Türkân Şoray. Ordaki kadınların hiçbirine benze­mez. Güler gözleri, güler dudakları. Bu iyi kalpli manav da çok şaşırı­yor. Belki biraz küçümsüyordu o vakte kadar, şimdi önüne bakıyor. Yüzü de gülmez Türkân ablanın, in­sanın içi paralanır baktığında. Böy­le sessiz yürür, kırık bakar İzzet ağbiye. Şaştınız mı?, der. Hep aynı kadın, ama tanıyamaz insanı. Sade bir elbise giymiştir. O takıp takıştırdığı sahte küpelerden, yüzükleri çıkarmıştır. On parmağının onu da süssüz. Hem hep sen diyordu İzzet ağbiye, artık siz diyor. Siz diyor çünkü seviyor. Müşterilik kadın olmaktan çıkmış. İzzet ağbi elle­rini tuttu.Çok seviyor o da. Sonra gider İzzet ağbi. Biz manavı görürüz. Bu manav da işleri karıştırır, babası kızar ama bir şey demez. Biz barı görürüz. Türkân ablanın gözü kapılardadır gelsin diye İzzet Günay. O gece gelmez, birçok geceler de gelmedi. Türkân Şoray çok üzü­lür, hep ağlar. Çünkü gelmedi. Daha sonra İzzet ağbi de dayanamaz, Türkân Şoray’a döner, ikisi bulu­şurlar. Türkân abla bir masaya çağ­rılmıştır, kalkıp gitmek ister, İzzet ağbi yumruğu yapıştırır yapıştırır adamlara, bir kavga kopar araların­da; yer yerinden oynar. Ortalık birbirine girdiğinde içki şişeleri kırılır ve herkes dövüşür. İzzet ağbiyi hapse atarlar, yok atmazlar, bunlar kaçarlar, İzzet ağbiyi sonra hapse atacaklar, ikisi çekip giderler. Her günleri birlikte geçiyor şimdi, Türkân Şoray hep hani o evdeki gibi giyinir, süslenmez hiç. Ama İzzet ağbinin yanında mesuttur, İzzet ağbi de onu sever. Türkân hiçbir şey beklemez ondan, karşılıksız sever. Çeker giderler bu yaşadığımız dün­yadan, başka yerlere ikisi de. Ondan sonra bu İzzet ağbinin arkadaşları gelip ararlar Türkân ablayı. Okara suratlı, çingene kılıklı karı söyler işte, gelip kaçırdı kızı filan der. İstiyor ki Türkân Abla o hayata gene dönsün, iyi olmasın, bir evi olmasın. Hem o, İzzet ağbiden hiçbir şey beklemedi. Kendisiyle evlensin bile istemedi. Kabullendi her şeyi olduğu gibi. Ondan sonra buçingene karı ben size evinin adresini vereyim der, halbuki Türkân abla başka eve taşınmıştır, dost bilip bu karıya söylemiştir, o da arkadaşlarına söyledi İzzet ağbinin. Ondan sonra bunlar bir gün İzzet ağbi evden çıkınca, o da babasının yanın­dan ayrılmış tabii, iş arıyor, evlenecek Türkân Şoray’la, evlenecekler. Gidince İzzet ağbi, eve girerler. Türkân abla çok mesut, yemek pişirir o sıra, bol sovanlı imambayıldı hazırlayan İzzet ağbiye, çünkü en çok onu seviyor rakısıyla. Bu sırada bunlar hareket ederler, evli o derler, niye yuvasını yıkıyor­sun derler. Türkân Şoray inanmaz, inanmak istemez. İzzet’in babası da gelir, o da söyler, yalvarır. Türkân sokağa çıkar, kalkar gider ve görür o kadını uzaktan. Çirkin bir ka­dındı. Ağzını açıp tek kelime söyle­medi. Bir akşam İzzet ağbi eve döndü, tam iş bulmuş, yani hayatı yeniden kuracak Türkân ablaya, ondan sonra işte bir kâğıt buldu ma­sada, ben gidiyorum diyor ve beni arama dedi. İzzet ağbi koştu, bara gelir. Orada yeniden konsomasyona başladı Türkân abla, çok neşelidir şen şakrak kahkahalar atar. Çingene karı da destekler onu, masadan ya­saya şarkı söylerken Türkânabla, İzzet ağbi girdi. Çok fena oldu kız. Gülerken gülerken ağlamaya başladı. Seni sevmiyorum, çek git, dedi ona ama hep neşeli, numara yapıyor. İzzet ağbiyi bıçağını çekip yaraladı adamlar. Tabii hapse götürüldüler. Ondan sonra Türkân abla hastaneye kaldırılır. Çok hasta yatar. İyileşince artık bir daha gitmez bara, o babasının ısrarıyla gitmiştir. Gitmez ve evinde İzzet ağbinin çıkış gününü bekler. Sonrası çok acıklı… İzzet ağbi çıkıyor, evine dönüyor. Türkân abla onu bekliyor, o gelmedi ama Türkân abla gitti baktı. Manavda sebze seçiyor birine. Sonra bir şey demedi Türkân abla. Öyle kalakaldı oracıkta. İzzet Günay’ın babası Türkân ablayı gördü. Yalvarır gibi baktı. Türkân abla gidiyor, saçları uçuşuyor, gözlerinden, o güzel gözlerinden yaşlar boşanıyor, çok ağlıyor, hep yürüyor, caddeye çıkıyor, ışıkları yanmış. Beyoğlu’nda ağlıyor, ağlayarak gidiyor.  


[1] Ayşe Sarısayın, O Aşk Dinmedi, İstanbul: Everest Yayınları, 2017, s. 82.

[2] Lütfi Akad, Işıkla Karanlık Arasında, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2004, s. 532-533.