Balık Kokusu Çıkmaz, İşte Onu Takip Et: Kızarmış Palamutun Kokusu

Nihan Abir

Söz konusu balık olduğunda çoğu kişiden “Evde pişirmekten de yemekten de hiç hoşlanmıyorum.”, “Kokusu her yere siniyor, çıkmıyor.”, “Tabak, çatal, üstüm başım yıkasam da balık kokuyor.” gibi sızlanmalar duyarız. Hakikaten inatçıdır balık kokusu, öyle kolay terk etmez insanı. Uçtu gitti, kokudan eser kalmadı demek için uzun süre gerekir; üstelik bu da garanti değildir.  Yeme-içme ritüelleri ve düzenine göre mezesinden içkisine, salatasından çatal bıçak seçimine kadar sofrası en dikkatle kurulması gereken yiyeceklerden olan balık, lezzetinin bedelini kokusuyla ödetir gibidir. Bu kokunun rahatsız edici yanının edebî metinler içindeki en çarpıcı ve canlı örneğini ise Patrick Süskind’in Koku’sunda görmek mümkündür. Okurken kişinin midesini bulandıracak kadar canlı betimlenmiş olan bu kokuyu yazar şöyle betimler:

“İşte burada, bütün krallığın en pis kokan yerinde, 17 Temmuz 1738 günü doğdu Jean-Baptiste Grenouille. Yılın en sıcak günlerinden biriydi. Sıcak, mezarlığın üstüne kurşun gibi çökmüş, çürük kavunların kokusuyla yanmış boynuzu andıran mezarlık havasından oluşan bir karışımı yan sokaklara doğru bastırıyordu. Grenouille’in annesi sancılar başladığında Rue aux Fers’de bir balıkçı tezgâhının başında oturmuş, daha önce temizlediği alabalıkların pulunu kazımaktaydı. Balıklar sözüm ona daha o sabah Seine’den çıkmışlardı ama, öyle kokuyorlardı ki ceset kokusu bile duyulmuyordu. Grenouille’in annesiyse ne balık ne ceset kokusu alacak haldeydi, çünkü kokulara karşı son derece körelmişti burnu. Artık tek istediği, sancının bir an önce bitmesiydi. Altıncı doğumu olacaktı. Beşi de burada, balıkçı tezgâhının yanı başında olmuştu; doğanların beşi de ya ölü ya yarı ölü doğmuştu, çünkü içinden çıkan o kanlı et parçaları, yerde serili balık artıklarından pek farklı değildi, çok da yaşamazlardı; akşam olunca yerde ne varsa kürek kürek toplanır, el arabasıyla karşıya, mezarlığa ya da aşağı, ırmağa taşınırdı.”[1]

 Süskind; balık kokusunu kan, çürük kavun, ceset, et parçalarıyla betimleyerek kokunun okuyucu zihnindeki yoğunluğunu artırır. Balıkçı tezgâhındaki çiğ balık kokusunun ne denli iğrenç olduğunu hayal edebilir, hatta burnumuzun ucunda duyabiliriz. Ancak balık kokusunun tek yönü kötü kokması, ağır olması ya da kişiye rahatsızlık vermesi değildir. Aksine o kadar kalıcı ve belirgin bir kokudur ki kişi için göz ardı edilemeyecek kadar açık bir işarete de dönüşebilir. Tıpkı Engin Geçtan’ın romanı Kızarmış Palamutun Kokusu’nda olduğu gibi…

I.Geçidin İlk Kapısı: Kızarmış Palamutun Kokusu:

Engin Geçtan’ın romanı, uzun yıllar Amerika’da yaşayan ve bir kokunun etkisiyle doğup büyüdüğü ülkeye dönmeye karar veren ana karakterin macerasını anlatır. Ana karakterin peşine düştüğü koku kızarmış palamut kokusudur. Ülkesine döndüğünde yaşadıkları ve başından geçen maceralarsa farklı yüzyıllardan ve hayatlardan fırlayıp gelir. Postmodern bir anlatı olan metin; zaman sıçramaları, çoğulculuk, oyun gibi tekniklerle zenginleştirilirken okuyucu için de tek bir gerçeklikten ve başı sonu belli tek bir olay örgüsünden söz etmek mümkün değildir. Bu bakımdan romanda kızarmış palamudun kokusu, geçmişten gelip farklı dünyalara açılan geçidin ilk kapısı, hatta anahtarıdır. Nitekim geçidin de romanın da kapısını o açar:

“Kızarmış palamutun kokusu! Köprüaltının kokusu bu biliyorum, ama orada ne zaman bulunmuş olduğumu hatırlayamıyorum, kızarmış palamutun tadına bakıp bakmadığımı da. On iki yıl önce geldiğimde olamaz, hepsi birkaç gündü zaten. Öyleyse, yarım ekmek içindeki kızarmış palamutun kokusu hangi geçmişimden kalma? Bir yandan birasını yudumlarken palamutlu ekmeğini hoyratça ısıran kara gözlü genç işçinin umursamaz bakışı bile arada bir gelip geçmişti gözlerimin önünden. Yüzyılların kitaplara sığdırılamaz öyküsünü taşıyan bu bakışın bir benzerine şimdilerde yaşadığım yerde rastlamak mümkün değil.

Altı ay kadar önceydi. Manhattan’da elli yedinci caddede elektronik aletler satan Çinli’nin dükkânından çıkarken bir an burnuma yaklaşıp kaybolan o koku sonradan sık sık bana şöyle bir uğrar olmuştu. Kokunun kızarmış palamut olduğunu tanıdıktan sonra gidivermişti, dönmemek üzere.”[2]

Anlatıcı, bu kokuyu duyduktan sonra yola çıkmaya ve ülkesini ziyaret etmeye karar verir. Bir kokunun peşine takılmak bazılarımıza aşırı gelse de koku, zihin ve hatırlama arasındaki ilişki kokunun kişiler üzerinde sandığımızdan daha kuvvetli bir itici güce sahip olduğunu gösterir.

Beyin koku merkezi, duygularımızın, korkularımızın ve hafızamızın sistemi olarak da bilinen limbik sistemle çok yakından ilişki içinde. (…) Kokunun algılanması sadece tek başına bir kokunun hissedilmesi değil, aynı zamanda bu kokuyla ilgili deneyim ve duyguları da içeriyor. Kokular güçlü pek çok duygusal tepkiyi çağrıştırıyor. Kokuya karşı oluşan tepkilerle ilgili yapılan araştırmalarda bir kokuyu beğenip beğenmememizin temelinde yatan şeyin sadece duygularla ilişkili olduğu söyleniyor. Çünkü koku almaçlarının hipokampüs, koku korteksi ve talamus ile korku, kızgınlık gibi duygusal tepkileri kontrol eden limbik sistemle doğrudan ilişkili olduğu biliniyor.”[3]

Bu durumda anlatıcı için; ne zaman duyduğunu, hatta tadına bakıp bakmadığını dahi hatırlamadığı kızarmış palamudun kokusu macera ve eve dönüş isteği mi içerir? Macera ve eve dönüş isteği aynı anda hissedilebilir mi? Bu bir çelişki değil midir? Anlatıcı bu kokuyu hatırlatan ülkesinde “özüne dönüp kendini mi bulacaktır” yoksa “özüne dönüp kendini mi çoğaltacaktır?” Bu soruların cevabını kitabı okuyanlar kolaylıklar verebilir. Ben size ufak bir ipucu bırakayım:

“Kendimden kurtulmak istiyorum.”

Bana dikkatle baktı.

“Yerine ne koymak istiyorsun?”

Bu soruyu beklememiştim, birden ağzımdan dökülen kendi cevabımı da.

“Birden fazla hayatım olsun isterdim, birbirinden farklı.”[4]

II.Dönülecek Bir Ev, Yatılacak Bir Mezar Kaldıysa: Şehir ve Değişim

Kızarmış Palamutun Kokusu’nda anlatıcının atıldığı birçok farklı macera, dönem ve olayın bazı ortak temaları vardır. Bu temalardan en dikkat çekeni şehrin değişimi ve bunun kişiler üzerinde yarattığı duygu durumlarıdır. Romanda bu değişimi vurgulayan en dikkat çekici olay anlatıcıya hayalet gibi görünen, arada çıkıp kaybolarak ona bir şeyler aradığını hissettiren Maria’nın öyküsüdür. Romanın ana karakteri olan anlatıcı, zaman sıçramalarıyla Bizans’ta olduğu dönem, Maria onun âşığıdır; ancak sonrasında Maria’yı Moğolistan’a gelin gönderirler. Maria öldüğünde sevdiğiyle birlikte olabilmek için kendi mezarını terk eder, ama şehir o kadar hızlı değişir ki ne âşık olduğu adamın, yani anlatıcının, ne de kendisinin mezarını bulabilmektedir. Bu sebeple mezarsız, başı boş bir hayalet olarak ruhu azapta dolaşmakta, görünebildiklerinden umutsuzca yardım istemektedir.[5] Şehrin değişiminin mezarsız kalan bir hayalet üzerinden anlatılması, sahip olunan kültürel mirasın ve şehrin hafızasının ne denli yok edildiğini göstermesi bakımından romanın en etkileyici yönlerindendir.

Engin Geçtan
(Görsel kaynağı: Hürriyet)

III.Kızarmış Palamudun Kokusu Yola Düşürür, Peki Tadı?

Postmodern anlatı yöntemleriyle oluşturulmuş Kızarmış Palamudun Kokusu, yazarı Engin Geçtan’ın psikanaliz birikiminden yararlanarak metne yedirdiği etkileyici cümleler ve bakış açılarıyla örülüdür. Dolayısıyla roman, palamudun tadıyla değil; kokusu, hatırlattıkları ve hatırlayanın kim olduğu/olmak istediği ile ilgilidir. Balığın kokusu anlatıcıda köprü altının ve bir işçinin görüntüsüyle sinestezik bir etki yaratır ve macerayı başlatır. Kitaba adını veren; ancak tadına ve sofradaki yerine ait bir şey bulamadığımız palamudun kendisine dair bilgileri araştırdığımızdaysa şunlara ulaşırız:

“Palamut, torik, sivri, altıparmak ve pişotanın hepsi aynı tür balıklardır ve isimleri büyüdükçe değişir. Bunların hepsi AKANTHOPTERYGİİ takımı balıklar olup Scombridae ailesindendir.

Her boydan torikler Aziz Yeoryios [Hıdrellez] günü Karadeniz’e geçerler; palamut ise bir ay önce geçer. Bu balıklar kısmen Marmara Denizi’nde, kısmen Karadeniz’e geçerken Boğaziçi’nde yumurtlarlar.(…)

Temmuzun sonuna doğru, sardalya kadar boyu olan bazı küçük yavrular görülür. 15 Ağustos’ta boyları iri bir kolyoz kadar olur, bunlara çingene palamudu ismi verilir. 15 Eylül’de bu balıklar normal bir palamudun boyuna erişir ve Boğaziçi’nden düzgün olarak geçmeye başlar. Ekim ayında balık büyür ve yağlanır, tuzlanmaya uygun hale gelir. Bir yaşına kadar olan balıklara palamut denir; iki yaşına gelince torik olur; üç yaşındaki iri toriklere sivri denir.

Türkiye sularında yakalanan palamudun eti, özellikle toriklerinki nefistir ve tonbalığının etinden mukayese edilemeyecek kadar üstündür.[6]

Türkiye’de balıkçılık üzerine ilk kapsamlı çalışmayı yapan Karekin Deveciyan’ın Türkiye’de Balık ve Balıkçılık adlı kitabında tarif ettiği boyutlarda palamut bulabilmek günümüzde zorlaşmış olsa da Boğaz’da tutulabildiğini bildiğimiz palamut, hem olta hem ağ ile avlanabilen lezzetli bir balıktır. Sonbahar başlangıcında Boğaz’dan yoğun olarak geçen bu balıklar anlatıcının anısında köprü altındaki balıkçıların ekmek arası olarak sundukları bir yiyecek olarak yer alır. Osmanlı döneminde balığın sofralardaki yeri ve menülerde yer alma sıklığı tartışmalı olsa da ana yiyeceklere baktığımızda deniz ürünleri “Osmanlı mutfağında marjinal durumda kalmışlardır.”[7] Buna rağmen palamudun günümüzde çokça tüketilen ve halk tarafından sevilen balıklardan olduğunu söylemek mümkündür.

Kızarmış Palamutun Kokusu’nu elime aldığımdan beri aklımda şu soru var: Neden palamut? Türk edebiyatında balıkla ilgili düşünmeye başladığımda hafızamda beliren ilk şey, çoğumuz gibi, öykünün ustası Sait Faik’in yazdığı Dülger Balığının Ölümü’ydü. Oysa bu kitapta Sait Faik’in canlı betimlemeleriyle dolu, dülger balığının ölümünü an be an gözlemleyebildiğimiz öyküsündeki gibi bir metafor yok. Refik Halid’in, ince bir damak zevkine sahip olduğunu balık ve diğer deniz ürünlerine düşkünlükleriyle yansıtan roman karakterlerine benzer bir şahıs kadrosu da yok. Bu romanda anlatıcının hatta okuyucunun kaç hayat yaşamak ve kim olmak istediği var. Benlik üzerine düşünen, oyunları ve zamanlar arası yolculuğu seven okuyucular kitaptan haz alacaklardır. Buna rağmen anlatıcının şu cümlelerine kulak vermeleri de bence yerinde olacaktır:

“Burada ya da geldiğim yerde de olsam, geçmişi yeniden yakalama umudu boş bir beklenti, insan hiçbir şeyi bıraktığı yerde bulamıyor, kızarmış palamutun kokusunu bile.[8]

Bu sade cümle, anlatıcının geçmişe usulca yaktığı ağıtın önemini gölgelemez; aksine parlatır. Asla çıkmadığından, burnumuzdan gitmediğinden şikâyet ettiğimiz balığın kokusu bile o eski koku değildir artık. O yüzden “Afiyet Olsun” köşesine uygun bir sonla biter bu yazı:

“Palamut tütsülenmiş balık olarak da hazırlanabilir. Hazırlanma yöntemi çok basittir ve bir tütsüleme cihazına gereksinimi yoktur. Palamutun karnı yarılır, büyük kılçığı çıkarılır ve hayvan çok tuzlu bir salamurada on iki saat bırakılır; daha sonra çıkarılır ve hava akımı olan bir yerde bir hafta süreyle kurutulur. İşte size tütünbalığı denilen tütsülenmiş palamut.”[9]

Afiyet Olsun…

KAYNAKÇA

AK İKİNCİ Özlem, “Koku Duyumuz Farkında Olmadığımız Vazgeçilmezimiz”, Bilim ve Teknik, Şubat 2012, s.68-71.

DEVECİYAN Karakin, Türkiye’de Balık ve Balıkçılık, Aras Yay., 8.bsk., İstanbul 2020.

GEÇTAN Engin, Kızarmış Palamutun Kokusu, Metis Yay., 5. Bsk., İstanbul 2013.

IŞIN Priscilla Mary, Avcılıktan Gurmeliğe Yemeğin Kültürel Tarihi, YKY, 2. Bsk., İstanbul 2019.

SUSKIND Patrick, Koku, Çev. Tevfik Turan, Can Yay., 21. Bsk., İstanbul 2006.


[1] Patrick Süskind, Koku, Çev. Tevfik Turan, Can Yay., 21. Bsk., İstanbul 2006, s.8-9.

[2] Engin Geçtan, Kızarmış Palamutun Kokusu, Metis Yay., 5. Bsk., İstanbul 2013, s.5.

[3] Özlem Ak İkinci, “Koku Duyumuz Farkında Olmadığımız Vazgeçilmezimiz”, Bilim ve Teknik, Şubat 2012, s.69.

[4] Engin Geçtan, Kızarmış Palamutun Kokusu, s.30-31.

[5] Age., s.150-151.

[6] Karakin Deveciyan, Türkiye’de Balık ve Balıkçılık, Aras Yay., 8.bsk., İstanbul 2020, s.51.

[7] Priscilla Mary Işın, Avcılıktan Gurmeliğe Yemeğin Kültürel Tarihi, YKY, 2. Bsk., İstanbul 2019, s.212

[8] Engin Geçtan, Kızarmış Palamutun Kokusu, s.144.

[9] Karakin Deveciyan, Türkiye’de Balık ve Balıkçılık, s.57.