Yalansız, Şarabi ve Alaycı Bir Ozan: Can Yücel

Bengi Düşgör

bengi.dusgor@sanatkritik.com

“Ben şiiri ciddiye almıyorum ki zaten, yeter ki şiir beni ciddiye alsın! Davetsiz misafirdir… Pat diye gelir. Ya bir Afrika menekşesini ya ölen bir delikanlıyı bahane eder, oturur karşıma, kaldırabilirsen kaldır artık.”

Can Yücel şiiriyle ilişkisini, şiirin nasıl ansızın geliverdiğini ve yazılmadan da gitmediğini böyle anlatıyor. Onun bu sözleri, bir olaydan, anıdan, yaşantıdan harekete geçen düşlemler ve duygulanımların, çağrışımlar aracılığıyla bir analizanın zihnine nasıl da bir seansta doluştuğundan ve kelimelerle ifade edilmeden de bir rahatlama sağlanamadığından söz eder gibidir. 

Şair, bir yandan şiirin ne kadar ciddi bir mesele olduğundan ve onu yazmadan rahatlayamadığından bahsederken bir yandan da aslında onu ciddiye almadığını söyler. Bu ikili duygu, aslında onun şiirinin en belirgin özelliği olarak ön plana çıkar. İçinde yaşadığı dünyanın derdine tasasına duyarlı bir şiirdir bu.

Can Yücel politik bir duruşun yanı sıra bunu mizahi bir dille de anlatmayı seçen bir şair ve düşünürdür. Protest tavrı yaşamı boyunca onun başına çeşitli işler açsa da şiirinde hem mizahi ve ironik, hem de başkaldıran bir anlatıdan vazgeçmez. Örneğin “Özgeçmişim” adlı şiirinde şöyle der:

“Ben ömrümce muhalif yaşadım

Devletçe de menfi bir TİP sayıldım

Onun için kan grubum

RH NEGATİF”

Selahattin Hilav, Yücel’in mizahı için “Onun mizahı yalanı, aldatmacayı, çelişkiyi, kafasızlığı, toplumsal düzenin ürünü olması açısından ele alan, bunların farkına varmış gibi kimi zaman kendini de konu edinen, ama aldatanın ve aldananın gülünçlüğünü şiirin berraklığında yansıtan bir mizahtır,” der.

 Metin Celâl ise “Belki ilk anda gülümsersiniz, ama esas olan ardındaki bilgeliktir,” diye tanımlar bu mizahı; “Onun dünyaya bakışı eleştireldir. Ama eleştirmekle kalmaz, değiştirmek de ister,”.
Argo, müstehcenlik, ironi; tüm bunlar sanki okuru içinde bulunduğu rehavetten uyandırmak içindir; onun ayıltıcı, düşünceyi uyandırıcı, harekete geçirici bir etkisi vardır.

Sarsıcı bir şiirdir Can Yücel’in şiiri ve onun sesi durmadan öfkeyle homurdanır. Yücel, okura beklenmedik bir anda patlayıveren, oldukça dürtüsel ve taşkın bir anlatımla seslenir:

“İçerimde bir bokluk var
yıkıyorum, yıkıyorum, yıkılmıyor.

Yüzümde bir maske var
Çekiyorum, çekiyorum, çıkmıyor.

Böğrümde bir ölü çocuk
Ölüyorum, ölüyorum, ölmüyor.

Gözümde bir çakmak var
Çakıyorum, çakıyorum, çakıyor

Suratınıza!”

Can Yücel, şiiri suratımıza beklenmedik bir isyan ve öfkeyle tokat gibi çarpar. Bu, analitik bir seansta analizanın bir cümlesinin bizi etkilemesi veya analistin bir yorumunun hastada uyandırdığı sarsıcı etkinin bir benzeri gibidir. Böylece öfke şiirden taşar ve Can Yücel anlatmak istediği duyguyu pek de bastırmadan olanca çıplaklığıyla dile getirir. 

Bir analitik çalışma, mizah, şakalar, argo ve öfke olmadan ne kadar canlı ve gerçek bir analiz sayılabilir? Can Yücel şiirinde olduğu gibi çatışmanın varlığı, kavga ve ardından kahkahanın gelişi, bir analitik çalışmanın canlı ve gerçek bir çalışma olmasını sağlamaz mı?

Freud, “mizah”ın melankoli duygusundan kaçabilmek için benlik tarafından üstbenliğe yönelik bir girişim ve kontrol biçimi olduğundan söz eder. Yine benzer şekilde Düşlerin Yorumu’nda (1900) düşlerle şakaların oluşumunu birbirine benzeterek her ikisinin de düşsel yönü ve bilinçdışı işleyişteki ortaklığına değinir. Düş çalışması gibi şaka çalışması da benzer bir işleve sahip görünmektedir. Şakalar ve mizahi düşünce bir anda ortaya çıkar ve ekonomik bir biçimde kişide doyum sağlar; böylelikle hem saldırgan dürtü doyuma ulaşır hem de alaycılık ve benzeri bir takım olumsuz duygulanımlar entellektüalizasyonla (düşünselleştirmeyle) ifade yolu bulmuş olur.

Can Yücel ise şiirinde mizahi dilinin yanı sıra öfkesini ve taşkınlığını da okuyucuyu şaşırtarak ortaya koymaktan çekinmez. Onunki sokağın dilini bilen oldukça öfkeli ama bir o kadar da canlı bir dildir. İronik yani hiciv içeren bir dildir bu nedenle; kimi zaman öfkesini açıkça dile getirir, kimi zamansa onu saklar ve zıt bir konuya değinir. Onunki zıtlıkların dile geldiği bir şiirdir. Bu zıtlıklar tam da bir analiz seansındaki gibi yer değiştirerek kulağımıza çalınır. O, öfkesini, endişesini böyle şiire döker ve ironi onun için temel bir anlatım biçimine dönüşür:

“Yağmur duasına çıkmış köylüler
Aptes almış
Göğe el açıp
Yedi rekat namaz kılmışlar
Üç keçi kesmişler sonra
Sana fazla düştü bana az diye
Çıngar çıkmış aralarında
Tabancalar patlamış
Candarma yağmış üzerlerine”

İroni terimi Yunanca “bilmezden gelerek sormak” anlamındaki “eirônia” sözcüğünün 13.yy. sonunda görülen Latince karşılığı “ironia”dan geldiği ve onun da Sokrates’in Platon tarafından aktarılan diyaloglarında, düşmanlarını yenmek, kendi ayaklarıyla tuzağa düşürmek için başvurduğu tekniğin adı olarak kabul edilir. “İroni” ansiklopedilerde ise, “Edebiyatta, asıl anlamın gizlendiği ya da sözcük anlamlarıyla çeliştiği sözel biçimiyle kullanılan ya da sahnede beklenen olayla gerçekleşen olayın uyuşmama durumuna yol açan teknik,” olarak tanımlanır (Akpınar, 2010).

“Ben de
Boğaziçi de bu bahar
Mavi sakalına erguvanlar takmış
Sarhoş bir İskele Babası kadar
Hem delikanlı
hem deliler gibi ihtiyar”

“Hem delikanlı hem deliler gibi ihtiyar,”: Bu, belki de Can Yücel şiirinin en belirgin unsuru olan ikilik ve çatışmayı gösteren temel bir ifade olarak kabul edilebilir. Aynı anda tüm bu duyguları hissedebilmek, gençliğin ruhunu taşırken bedenin yetersizliklerinden doğan eksilmeyi ve ihtiyarlığı kabul etmek… Can Yücel çoğumuzun deneyimleyip dert edindiği konuları şiirinde kolay ve fütursuzca dile getirir. O sanki ergenlikten yetişkinliğe, yetişkinlikten de yaşlılığa geçişte aslında ortak olarak hissedilen bir sıkıntıyı dile getirir. Onda hem başkaldırı hem de boyun eğme bir aradadır. Yetersizlik duygusunun karşısında heyecanlar, olgunlaşmanın değerine karşı yaşlılık duygusu, aynı anda hem güçlü hem zayıf hissetmek ve bunları şiirle anlatmak Can Yücel için çok kolaydır. O, çifte değerli tüm yaşantı ve duygulara şiirinde kolayca yer verebilir. Oysa gündelik yaşamda veya bir analiz seansında bunları fark edebilmek, bunları bilinçli bir anlatım içinde aktarabilmek çoğumuz için o kadar da kolay olmaz. Bunlar belki de farkına varılması ve bilinçdışından bilince aktarılabilmesi oldukça zor, çatışma içeren duygulanımları içerir. Oysa Can Yücel için bunlar oldukça kolay yapılabilir ve şiir dilinde ortaya konulabilir unsurlardır. O, çifte değer içeren tüm bu yaşantılara şiirlerinde yer verir; “yalnızlığım benim, çoğul türkülerim…”, “öyle uzak bir doğu ki herşey, görünmüyor burnumun ucundan…” veya bir başkasında, “diyelim yağmura tutuldun birgün, bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek, öbür yanda güneş kendi keyfinde…” diyebilir.

Soner Akpınar 2010 tarihli Can Yücel’in Şiirlerinde İroni konulu yazısında onun için şöyle der: “… Can Yücel’in şiirlerinde mizah unsurlarından biri olarak ironinin başat bir yer edindiğini, bu tekniğin şiirlerin adeta genlerine işlediğini ve en önemli yapı unsurlarından biri olarak öne çıktığını söylemek yanlış olmayacaktır. ‘Can Yücel’ dediğimiz zaman bile ilk akla gelen şey olan ironi, şiirlerde o denli güçlü bir unsurdur ki onu çıkardığımızda, Can Yücel şiiri de ortadan kalkacakmış gibi görünür.”

“…Şiir fenerimle de baktım, son çığlık!

Aşk yokmuş sizde beş paralık!

Gidiyorum ben hoşçakallar

Sıçmışım ortalık yerinize

Kıçımın fosforuyla aydınlanın siz artık.”

Kibar Hırsızın Türküsü’nde kelime oyunları ve ironik anlatımı ile çarpıcı bir öfke dile gelir, sanki geçmişten gelen çocuksu bir öfkedir bu.  Ancak edebi bir ifade yolu olarak ironi, söylenen sözle anlatılan arasına da bir mesafe koymayı sağlar. Her yalıtım mekanizması gibi ironi de duyguyla araya mesafe konmasına yardımcı olur. Can Yücel, bunun yetmediği noktada çocuksu bir dille küfretmeyi tercih eder ve argo kaçınılmaz olur. O, şiirinde eyleme geçen bir ergene dönüşür ve bu belki de en çok Can Yücel’e yaraşır.

Stein (1985) Psikanalizde İroni adlı yazısında ironinin aslında düşünülenden çok daha önemli bir psikanalitik malzeme sunduğundan söz eder. Birincisi bunun savunmacı bir anlatım biçimi olarak önemidir. Bu, analizan tarafından bir direnç biçimi olarak kullanılabilir, özellikle de aktarımsal olarak yoğun duygulanımlar açığa çıktığında kişi, adaptif biçimde ironiye başvurabilir. İroninin yoğun biçimde kullanımı ise belirgin bir karakter özelliğinin açığa çıkmasını sağlayabilir; ki bu, kişinin çatışma karşısında aldığı bir tavır, çatışmayla baş etme biçimidir.  Aynı zamanda bu, oldukça aktif biçimde kişinin özeleştirel bir anlatıma yöneldiğini de gösterebilir. Kişi bu yolla eleştiri oklarını kendisine de yöneltir. Bu durum analitik teknik içinde yorumlanması gereken bir çifte anlatıma da dönüşen, analiz için önemli bir malzeme olacaktır. 

Durumsal ironi ise psikanaliz çalışması içinde farklı biçimlerde her zaman ortaya çıkacaktır. Çatışma kaçınılmazdır, çelişki, belirsizlik gibi durumların varlığı engellenemez ve aslında hiçbir zaman mükemmel bir çözüm de olmayacaktır. İronik bir yaklaşım hem derinlemesine bir adanmışlığı hem de bir miktar uzaklaşmayı gerektirir ve bu da aslında kendi başına oldukça ironik bir durumdur. Bir taraftan da ironiyi anlayabilmek ve onu kullanabilmek geçmişi ta çocukluk dönemine dayanan bir meseledir. Bu ironinin kökeni konuşma becerilerinin kazanılmaya başlandığı oldukça erken gelişimsel evrelere dayanır. Bu kapasitenin oluşumunda hem dil öncesi evre hem de anal dönem etkilerini hissedebilmek mümkündür, şairin “sıçmışım ortalık yerinize, kıçımın fosforuyla aydınlanın siz artık” derken olduğu gibi. Belirli bazı erken dönem savunmalarını ve düş çalışmasındaki bazı mekanizmalarını da içerisinde barındırır. 

Sonrasında benlik gelişimiyle beraber üstbenliğin hakimiyetini göstermesi, zekâ ve sözel becerilerin artışı, şaka yapabilme ve oyun oynayabilme kapasitesiyle beraber kişi ironi kapasitesi de edinir ve bunu geliştirir.

Can Yücel şiirinde bu oyun öylesine güçlü bir biçimde hissedilir ki, okuyucu sanki bir şakalaşmanın, bir eğlencenin veya bir kavganın içindeymiş gibi onun kurduğu oyunu canlı ve etkili bir biçimde yaşantılar. İsyankârlık, büyümek istemeyen bir çocuğun başkaldırısı gibi yerleşir şiirine: “Belkim bir kertenkeleydim,” diye başlayan bir şiir sanki bir tekerleme, bir çocuk oyunu gibi çalınır kulağımıza ve şair, arkasından gelen hüzünlü duyguyu hafifletmeye çalışan bir mizahı dizelerine taşır.

“Belkim bir kertenkeleydim
piç edilmiş bir yağmurun serini
bir güzelin çirkiniydim
çirkinlerin en güzeli
yeşil koşsa güneşlerin gölgesi
ben en hızlı yeşiliydim
kurbağa yarışlarında annemin…”

Can Yücel şiirinde baskın bir unsur olan ironi (hiciv), şairin belki de en tanımlayıcı aracıdır. Öte taraftan Can Yücel birçok şiirinde aşktan da söz eder. O, aşkı kendine özgü bir hicivle ele alır ve onunla oldukça duygusal ve zekice tasarlanmış bir oyun kurar, ancak onun bu duyguya karşı aldığı mesafe de bir o kadar yoğundur. Şair, bu oyuncu tavır ve mizahi dille hüznünü olabildiğince gizlemeye çalışır. Psikanalistin işi de aslında gizlenmeye çalışılan duyguyu anlamak ve bunu analizan tarafından duyulur hale getirmek değil midir? Can Yücel bağırıp çağıran, başkaldıran, küfür eden, hüzünlendiğinde duygusunu gizlemek için şakalar yapan ve aslında hissettiği acıya olabildiğince uzak durmaya çalışan birinin şiirini yazmıştır sanki.  O kendi acısıyla alay eden, korkularını çocuksu bir dille gizleyen, isyankâr ve aynı zamanda da eğlenceli birini sahneye koyar. Mizah ve ironi, içinde yaşadığımız yüzyılın dertlerinden ve sıkıntısından belki de çoğumuzu olduğu gibi onu da kurtarır. Onda bir karakter özelliğine dönüşmüş bu alaycılık, onu duygusal gerilim ve acılardan korumak içindir belki de, yoksa yıkıcı bir aşkı tapon Ford’un ağzından anlatmak kimin aklına gelir?

Dinar Yolunda Devrilen Bir Fordun Şöför Ahmet İçin Yaktığı Ağıt

Ah Ahmet ah sana söylediler de
Yollar bozuk Dinar üstünden gitme diye
Hani köprülerde yavaşlayacaktın
Deli bozuk bir uçurtmaydın Ahmet
Takıldın tellere sonunda
İttin ursuzdun orospu çocuğuydun
Esrar boyalı ispirto eroin
Çirkefliğin daniskası sende
Bir gün tatlı bir sözünü mü işittim
Bari kırk yılın başında bir
Bu da senin diye bir çift lastik alsan
Biliyorum tapondum Forttum 45 modeliydim
Lakin ellerine yangındım Ahmet
Ah domuz ah nasıl da karıştırırdın ötemi berimi
Sevgi derdim de sana dinletemezdim
Aklın hep yollu karılarda
Sevgi bir uğraştır derdim sana
Taksicilik parçacılık gibi
Her şeye razıydım sırf anlayasın diye
Nemene şeydir sevgi
Gözüme bir kız da kestirmiştim
Müftülerin Nazmiye
Handiyse yapacaktım aramızı
Sizi çamlıklara götürecektim
Yeşil halılarımı serecektim altınıza
Bilirim ne allahın gazebi olduğunu
Tam kızla hır çıkaracağın zaman
Göğün mavisini göstertecektim sana

Her şeye razıydım sırf anlayasın diye
Nemene şeydir sevgi
Böyle bok yoluna gidecektin madem
Bari ben çiğneyeydim seni