“Soğuk Bir Mevsimin Eşiğinde, Yalnız Bir Kadın: Furuğ Ferruhzad”

Sanat Kritik Atölyeleri Başlıyor

Bengi Düşgör

bengi.dusgor@sanatkritik.com

Freud, düş çalışmasının kökeninde bilinçdışı arzunun ve onun ilişkilendiği arzu uyandıran nesnelerin varlığından söz eder. Arzu nesnesi, düş çalışması sırasında doyum sağlanma hedefiyle çeşitli anlaşılmaz biçimlerde karşımıza çıkacaktır. Bilinçdışı arzu da düş sırasında doyuma ulaştırılmaya çalışılır. Cinsel bir doyumu hedefleyen arzular da elbette gündelik yaşam içinde, yaşanılan toplumun ve ailenin yasaklarına boyun eğecek ve bastırmaya uğrayacaktır.  Furuğ Ferruhzad deyince arzu ve yasak arasına sıkışma, bastırma ve bastırılanın dönüşü üzerine düşünmek de kaçınılmaz geliyor. Onun şiiri bir patlama gibidir; belki de cinselliğin, arzunun patladığı bir o kadar da haklı bir isyankârlık içeren.

Furuğ Ferruhzad, dönemin ataerkil yaşam tarzında, çevrenin ve ailesinin baskısı, toplumun zorlamasına rağmen arzusunun peşini bırakmayan, arzunun ne olursa olsun doyurulmak isteyeceğini ve her türlü baskıya, bastırmaya rağmen yine onu bulacağını bilen bir kadın. Şiirini bir “isyan bayrağı” gibi söylerken, bunun bedelini ödemekten de geri durmayan, adının anlamı ışık, aydınlık olan İranlı bir şair. Oysa şiirinde en çok gece ve karanlık kelimeleri geçen. Bu zıtlık, onu anlamayı daha da arzu etmeye yol açan bir şiirsellik yaratır belki de.

“gece gelir 

Ve geceden sonra karanlık

Karanlıktan sonra

Gözler

Eller

Ve soluklar, soluklar, soluklar…”

1920-1975 yılları arasında yaşamış dil felsefesi alanında da çalışmalar yapan Rus edebiyat kuramcısı Mikhail Bakhtin’e göre şiirde kelimeler arasında, günlük dil ya da roman dilindeki bir ilişkide görülmesi muhtemel olmayan ilişkiler olacağı gibi, buna bağlı olarak poetik söylem ve diğer söylemler arasında bir ayrım bulunmaktadır. Bakhtin’e göre şiir dili özünde yazarın kendi buluşudur ve şair, poetik biçem biliminin tek belirleyicisidir ve şiir aynı zamanda okuyucunun yorumuyla alakalıdır.

Hemen hemen aynı yıllarda toplumsal ve kültürel olarak oldukça farklı iki coğrafyada yaşamış olsa da Bakhtin, Furuğ Ferruhzad şiirinin nasıl yorumlanacağını öngörmüş gibidir. Kadınlığı, cinselliği, aşkı ve arzuyu tüm yasaklamalara ve ataerkil toplumsal baskılara rağmen şiirinin merkezine koyabilen bir şair, okuyucunun yorumundan nasıl etkilenecektir? Analizanın sözleri bir seansta nasıl yorumlanır, analistin zihninde ne gibi düşlemlere yol açarsa, şiir de benzer bir çağrışımsal ve duygusal etkiyi okuyucunun zihninde gerçekleştirecektir ve onun yorumuna açıktır.

Aynı zamanlarda Fransa’da Simone de Beauvoir, Kadın Kurtuluş Hareketi’nin manifestosu sayılacak İkinci Cins adlı kitabında, kadın olmak, öteki olmak üzerine yazmış, ben-başkası-öteki ilişkisini, insanlık tarihindeki kadın-erkek ilişki sistemi üzerine uyarlamaya çalışmıştır. Simone de Beauvoir’a göre tarih boyunca kadınlara kendi olabilme hakkı tanınmamıştır. Hareketsiz ve pasif bir biçimde varolmaya zorlanan kadın, kendini de “öteki” olarak görmek zorunda kalmış, bir nesne olarak dondurulmaya ve kendi içinde kısıtlanmaya çalışılmıştır. Hatta ondan korkulduğu için de yakılmaya, yok edilmeye veya görmezden gelinmeye çalışılmıştır.

Furuğ Ferruhzad

Freud içinse psikanalizin başlangıcından itibaren cinsiyetler arası farklılıklar ve kadınlık kavramını anlamak meselesi gündemde olmuştur. Psikanalitik kuramı oluştururken cinsiyetler arası farklılık üzerine düşünmüştür. Ödipal Çatışmanın Çözümlenişi’nde “ anatomi kaderdir” diyerek kadın ve erkek bedenindeki yapısal farklılıkların, çocuğun ruhsal gelişimindeki önemini vurgular. Ruhsal biseksüalite kavramının gelişimiyle Freud kadın ve erkekteki kadınlık ve erkeklik üzerinde de durur ve  “Kadınsılık” adını verdiği metninde  kadınlık bilmecesinin aslında çözülmesinin ne denli zor olduğundan ve basit formülasyonların işe yaramadığından söz eder. 

Kadın olmak ve erkek olmak üzerine sosyal ve toplumsal tartışmaların henüz pek de yerleşmediği bir coğrafyada o zamanlarda, kadınlara tanınan sosyal ve kültürel hakların kısıtlılığı içinde yaratıcı bir kadın olarak varolmaya çalışan Furuğ ise, kendisine yönelen yargılamalardan nasibini almış, erkeklerin ve toplumun genelinin sorgulamalarına, eleştirilerine maruz kalmıştır. Zamanının düşünürleri kadınlık, farklılık, eşitlik, özgürlük meseleleriyle uğraşırken o kendi yaşamında kendi savaşını vermekle meşguldür. Yazdığı şiirlerdeki erotik anlatım ve cinselliği dile getiriş biçimi nedeniyle eleştirilmiş ve dışlanmıştır. Bir deli, bir cadı ve bir ahlaksız bir fahişe olmakla suçlanmıştır.

“kaçıyorum bu insanlardan 

Görünüşte benimle olan

Fakat içlerinde hakaretten

Eteğime bin bir yama yamayan

Dinlediklerinde şiirlerimi yüzüme

Hoş kokulu bir çiçek gibi açan

Fakat yalnız olduklarında beni

Fahişe bir deli diye adlandıran…”

Furuğ Ferruhzad

Cournut, “Erkekler Kadınlardan Neden Korkar”, adını verdiği kitabında çeşitli disiplinler arası kaynaklardan faydalanarak, mitolojiden, felsefe, antropoloji ve sosyolojiden ve elbette psikanalizden faydalanarak şöyle der: “Dünyada sağduyudan daha fazla ve en iyi paylaştırılmış şey cinsiyet farklılığıdır…erkekler kadınları egemenlikleri altında tutarlar çünkü onlardan korkarlar…”

Erkekler Furuğ Ferruhzad’dan da korkmuşlardır belki de… Kadın cinayetlerinin en eskilerinden sayılabilecek toplu katliamların ortaya çıktığı Batı Avrupa’da  yaklaşık olarak 1400-1700‘ler arasına denk düşen cadı avının,  bambaşka bir coğrafyadaki  ve zamandaki, kadınları hedef alan etkilerinden o da payını alır. Arzu ve yasak arasındaki en temel çatışmada daima suçlu hissetmek ve cezalandırılmak zorunda gibidir. Kimileri için şiirleri tehlikelidir ve cadılık alametleri taşıyan dizelerdir…

“tüm varlığım benim karanlık bir ayettir

Seni, kendinde tekrarlayarak

Çiçeklenmenin ve yeşermenin sonsuz seherine götürecek

Ben bu ayette seni ah çektim, ah

Ben bu ayette seni

Ağaca ve suya ve ateşe aşıladım…”

Oysa “Yeniden Doğuş” adını verdiği bu şiirinde sadece aşık olduğu adama derdini anlatmakta, içini dökmekte, yasak sayılan bir aşkın yasını tutmaktadır. Taisia Kitaiskaia “Edebiyatın Cadıları” adını verdiği kitabında şöyle der: “…cadı…bu isme, sözcüklerle büyü yapan bu kadın yazarlardan daha layık kim olabilir? Cadılarla kesinlikle pek çok ortak noktaları var: Çocuklar dışında bir şeyler yaratan kadınlar hala pek çok insan tarafından tehlikeli olarak görülüyor. Ötekileştiriliyor, değersizleştiriliyor ya da tümüyle görmezlikten geliniyor. Sık sık sanat külliyatının dışında tutuluyor ama yine de silah haline getiriliyorlar.” Bu kitaptaki kadın yazarlar, edebiyatın çığır açan, korkusuz ve ölümleri ile bile meydan okumasını bilen kadınlar der Kamuran Kaya “Cadılık Tahtındaki Edebiyat: Edebiyatın Cadıları” adlı yazısında. Emily Bronte, Eileen Chang, Sylvia Plath, Virginia Woolf, Hindu aşk şairi Mirabai, Yumiko Kurahaşi ve Furuğ Ferruhzad  kitapta adı geçen bu “cadı”lardan sadece bazılarıdır.

Furuğ Ferruhzad

Furuğ Ferruhzad’ın gece ve karanlıkla ilişkisine şiirlerindeki kehanetler de karışmış, birçoğu karanlık ve umutsuzlukla dolu şiirler gibidir ve tekinsiz bir kadının, doğayla, hayvanlarla ve bilinmezlikle kurduğu masalsı bir ilişkiyi taşırlar. Bir yandan da aslında yakın olan ve sevilenin, ne denli uzak ve yabancılık hissi uyandıran ve tehdit içeren bir imgeye dönüştüğünü anlatır şiirinde. Freud’un sözünü ettiği türde bir “tekinsizlik” hissi yaratan, aslında tanıdık ve bildik olanın yabancılaşmasının yarattığı endişeyi aktarır. Sevdiği erkekler, ailesindeki erkekler, babası ve diğerleri hepsi onu hayal kırıklığına uğratmaya hazırdırlar, belki de ondan korkmaktadırlar. Yaratıcı bir kadının üretimi ve özgürleşme çabası onları korkutmaktadır. Bu duygu Furuğ Ferruhzad şiirinde elle tutulur biçimde ortaya çıkar.

“…selam çöl kurtlarının gözlerini bile inanç ve güven oyuklarına döndüren gece!
derelerinin kıyılarında söğüt ruhları
kokluyor baltaların sevecen gölgesini
düşüncelerin, sözcüklerin ve seslerin ilgisiz oldukları bir dünyadan geliyorum ben
ve ne kadar yılan yuvasına benziyor bu yeryüzü
seni öperken bile
düşlerinde darağacına senin için ipler ören
adamların ayak sesleriyle dolu…”

Furuğ, tekinsiz bir dünyada yaşadığını anlatır şiirinde, “yılan yuvasına benziyor bu yeryüzü”  dizesindeki endişesini duymamak olanaksız görünmektedir. Kısacık ama bir o kadar yaratıcı ve üretken yaşamı boyunca anlatmıştır arzusunu, aşkını ve belki de ölümünü bile… ne de olsa kimilerine göre o bir cadıdır ve ölümünü de bir kehanet gibi şiirine taşımıştır.

“artık bitti” dedim anneme
“düşünmeye fırsat bile kalmadan olur olanlar…
gazeteye bir başsağlığı ilanı versek? ”

Kadınlık, annelik, aşk, arzu, tutsaklık ve ihanet üzerine yazarken şairin isyanı da dizelerinden taşar ve henüz otuz iki yaşında nedeni belirsiz bir trafik kazasında hayatını kaybedeceğinden habersiz, yalnız bir kadın olarak “İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına” adını verdiği şiirinin aşağıdaki dizeleriyle, sanki veda eder.

“ve bu benim

yalnız bir kadın

soğuk bir mevsimin eşiğinde,

yeryüzünün kirlenmiş varlığını anlamanın başlangıcında

ve gökyüzünün yalın ve hüzünlü umutsuzluğu

ve bu beton ellerin güçsüzlüğü

zaman geçti

zaman geçti ve saat dört kez çaldı

dört kez çaldı

bugün aralık ayının yirmi biridir

ben mevsimlerin gizini biliyorum

ve anların sözlerini anlıyorum

kurtarıcı mezarda uyumuştur

ve toprak, ağırlayan toprak,

dinginliğe bir belirtidir.”

Dinginliğe kavuşmak ancak ölümle olasıdır ve yaşam anların sözlerini getirmektedir onun için. Şöyle der bir başka şiirinde: “suskunluk nedir, söylenmemiş sözlerden başka…”. Bir analiz seansında söylenenler kadar, söylenmeyenler de, susulanlar da dinlenir. Hatta belki de en çok onlar dinlenir… Neden susulduğu, sessizliğin zamanı ve içerdiği söylenmemiş sözler daima duyulmaya ve anlaşılmaya çalışılacaktır. Furuğ Ferruhzad da içinden geçtiği çağı anlamaya, kadınsı bir sesle derdini anlatmaya ve bir yandan da isyan etmeye adamıştır yaşamını ve şiirini, bu yüzden de isyankar ama bir o kadar da canlı bir şiirdir onunki. 

Sanat Kritik Atölyeleri Başlıyor