Tanrı’ya Yaraşır Bir İlk Kitap: Hoş Koku

Ahmet B. Tamu

Emre Söylemez, 2021 Yaşar Nabi Nayır Ödülü’ne değer görülen eseri Hoş Koku ile şiir kamuoyunun önüne çıktı. Kasım 2021 itibarıyla, Varlık Yayınları’ndan çıkan kitabı epey ilgi gördü. Günümüz Türk şiirine uyumlu, yer yer klişe kullanımlar da görülmesine karşın kendi orijinalitesini bulmuş bir sesi var şiirinin. Kitap çıktığından beri sosyal medyada zaman zaman yapılan espriyi hatırlatarak, “şiir ortamımıza yayılan şu Hoş Koku”yu biraz daha yakından inceleyelim.

Hoş Koku, üç bölüme ayrılıyor. İlk bölüm “0,0000….0001” günümüzde epey geçerli diyebileceğimiz bir lirizmle örtüşen, en uyumlu kısım. Onun hemen ardından gelen “Benli Kadın” ise Söylemez’nin kendine has diline doğru yoğunluğu ve şovun hareketliliğini iyiden iyiye artırdığı kısım. Üçüncü sıradaki “Tanrı” bölümü ise bana “Şov yapıyor, şov!” dedirten, üslubunun orijinalitesini yoğun biçimde ortaya koyup damaklarda bıraktığı tadı büyüleyici bir lezzete dönüştüren kısım. Üçüncü kısmın bana kendimi, wagyu eti yiyen Vedat Milör gibi hissettirdiğini söylersem anlatmış olurum sanırım.

Kuşlar, Kelebekler ve Usta Şairlerin Silüetleri

Birinci kısımdaki şiirler “yara”, “merhem” “deniz” “kalp” “kelebek” gibi, güzel ülkemizde şiir denince kullanılmadan edilemeyen, artık kullanılmaktan aşınmış ama bilindik imajları içeriyor. Hatta çok geçmeden Kış Sanatı’nda “kuş”lara da rastlıyoruz. Fakat Emre biraz durumu sezmiş gibi “ve ben niye kuşlardan bahsediyorum” diyor, dizesinde. Ben de diyorum, evet neden hâlâ kuşlardan bahsediyoruz şiirlerde; şu kuşları bir rahat bırakamaz mıyız artık insan ırkı olarak?

Devamında kendini unutturmaya pek de niyeti olmayan dizeler barındıran kitap, Unutulmuş Bir Sünnet Üzerine şiiriyle bahisleri yükseltmenin sinyalini veriyor. Şiir, başlığının yükselttiği beklentileri tam karşılayamasa da artık gaz verilmiş, hız alınmış hissini oluşturuyor.

Tahattur’un hatırlattığı Orhan Veli siluetine; Yakın Cinayet’in “ipleri kesilmiş kuklanın seyircileri ile kurduğu göz teması” dizesiyle ‘alı al moru mor’ olanlara inancını imgeleyen Turgut Uyar’ın silüeti belirerek eklenir gibi oluyor.

Renkli İlaçlar’ın ikinci bendine ilk dizesi hariç işaret koyarken “Kelebekli dize olmadan çok daha orijinal bir bent aslında, ama şu kuş ve kelebek imgesi olmadan bir ‘şiir’ (tarzı, duyuşu, algısı) şiir kamuoyunun gözüne ödül alabilecek oranda girebilir mi?” sorusunu da soruyorum. Son zamanlarda ülkemizde ödül alıp da içinde kuş ve kelebek geçmeyen şiir (kitabı) var mı, merak ediyorum.

Şiirde Ses Böyle Getirilir: Yaşadığımız Günün ve Saatin Önemi

İkinci bölüm Benli Kadın, Cebinde Yaşanabilecekler gibi ilgi uyandırıcı bir başlığa sahip şiirin ilk bendinde bir kuş-kelebek kadar olmasa da bana klişe izlenimi veren “çöl” ve “kum tanesi” imajlarıyla başlıyor. Bu bir çeşit tüm tuşlara aynı anda basış, gibi geliyor. Şair bunu bilinçdışı süreçlerle yapmış gibi sanki ama bunu bilinçle yaptıysa onu da tebrik ediyorum. Bu bana Cengiz Aytmatov’a atfedilen, genç edebiyatçılara yönelik “kendi orijinalitenizi garipsemeyecekleri zamana kadar, edebiyat dünyasının hakimleriyle çelişmeyin” öğüdünü hatırlatıyor. Kendi orijinalitesinin garipsenip şiirinin tümden dışlanmasını önlemek için dozu yavaş yavaş artırmak gibi, işte, diyorum günümüz şiir ikliminde böyle ses getirilir.

Bu şiirde klişe bulduğum tüm kelime, imaj ve imgelere rağmen şunu kabul etmek zorunda kalıyorum; sevdim bu dizeleri. Hem de şair klişelerin üzerine basıp kendi orijinalitesini yaratmayı başarabildiği için. Şiirin son bendi Sedat Anar’dan santur ziyafeti dinlemeyi düşürüyor aklıma, bu yönüyle çok değerli buluyorum.

Günyüzü adlı şiirinde “bahara bir çocuk ölüsü getir”erek baharla ilgili klişeleri de ofsayta düşürüyor. Emre’nin şiirinde zaman zaman müzikal hislerin bastırmasını, sık sık bir Ezginin Günlüğü parçası dinlermiş gibi hissederken bulmam çok güzel örnekliyor. Bu hissin şiire kattığı hazzı tam tarif edemem ama birkaç dize ile net örneğini verebilirim: “bana bir balon ver / içinde nefesin olsun”

Bitmeyen Şarkı’da ise Cebinde Yaşanabilecekler şiirinin aksine, ismin vaadi modumu düşürürken şiirin kalanı hazzı yükseltiyor. Avuç Falında Küp Şeker Gördüm’den itibaren ‘körlemesine bir dans’ başlarken, klişelerin trafiğinden kurtulup otobanda hiç takılmadan akışa geçer gibi oluyoruz.

Tanpınar, Makaleler’inde genç edebiyatçıların yaşadığı günden, saatten uzaklaştırıldığını, oysa onun da çok değerli olduğunu fark etmek gerektiğinden dem vurur. İşte burada, yaşadığımız anların, zamanının farkında bir zihnin duru görüşünü bulabiliriz:

bazen çok sıkılıyorum bilgisayar memurluğundan / elimi sokuyorum ekrana elimi tutuyor milyonlar / gidip kafamı sıkıştırmak istiyorum merdiven demirlerine / buza yapıştırmıştım dilimi bunun görselle bir alakası yok / … / …204 kare var çizgilere basmayıp / geziyoruz bütün komşu kareleri / mide bulandıran bir iç-içelik

Turbo: Şiirin Tanrı’sal Tarafı

“Tanrı” adlı üçüncü bölüm “elbet bir şiir yazarım alırım bütün intikamları demiştim / halıyı üstüme kıvırıp uyuduğum ankara gecesinde /o barakada dışarısı içerisinden daha sıcaktı / uykudan değil” dizeleriyle başlıyor. Ankara’nın benim için anlamlarına girip konuyu dağıtmaya niyetim yok; fakat Emre ile Ankara’da tanışmış olmamın bu dizenin benim için anlamında farklı boyutlar açtığını söylemeden geçemeyebilirim.

Bölümün ilk şiiri, şairinin de “kitaptaki en sevdiğim şiir olabilir” dediği “Kapıyı Kırdım: Yuha”. Ben buradaki Yuha’nın Kazan Tatar Mitoloji’sindeki Yuha Yılanı ile bağlantısı olmasını çok isterdim. Buna dair bir emare yok, teyitli bilgiler ‘yuhalamak’ fiilinden geldiği yönünde.

Başlığın çağrıştırdığı dinamizm, yuhalama fiilinin kıpır kıpır bir yönü dağılıyor sanki dizelere. “şencennetin trabzanlarını avuçluyor bir güzel ela / şolcennetin şampuanları nasıl da dalgalandırıyor saçlarını / aklını alayım nasıl da sevişeceğini kimse bilmiyor burada” dizeleri, Türkiye’nin gerçekliğine küfretmemek için -dîvan şiirinden çok sevdiğim bir tabirle- haddeden süzülmüş bir nezaketle anlatılmış sanki.

Elma imgesi de boş geçilmiyor şiirde, “imha olmuyorum imla oluyorum gezindikçe”, “yaradan bir günah saklamış olmalı bizden / bir günah buldum ıslattım onu dizlerinden”, “bir günah havva’nın bir damla gözyaşına değerek / o cağnım elmalığınızı ateşe verecek” dizelerinden sonra Saramago’nun Kabil’inden aldığım hazzı anımsıyorum. Destan yazılmış, hissine çeşitli Lucifer tasvirleri (en çok da Tom Kapinos tarafından The Sandman’dan ilhamla yaratılan, Mike Carey’nin senaryosunu yazdığı Lucifer’daki) ile Blutengel adlı Alman grubun aynı adlı şarkısında “She’s in love with the devil / She’s in love with Lucifer” dediği kısmın ritmi karışıyor.

Şiir dilinin akışkanlığı, vuruculuğu ve doru atların sağlıklı koşularının sesi gibi gürül gürüllüğünün verdiği ‘şov devam ediyor’ hissi, Her Şeyi Bitiresim Var şiirinde temeyyüz ediyor: “elektrik ıslak”, “herkes bacaklarından namussuz”, “şehvetim yok ben varım gözlerim var / isterseniz kaparım”, bu bedenin içinde yüz kişiyle yaşlanırım” gibi dizelerden bahsediyorum. Bu şiirin tepesine not almışım kitaba dair sonunda daha bir netleşen genel düşüncemin nüvesini. Sürprizi kaçmasın, sonda söyleyeceğim.

“Show Must Go On”

İçimde Bir His, Yüz Binlercesini Seyredeceğin Görsele Gidiyorsun şiirinin başlığı İsmet Özel’in İçimden Şu Zalim Şüpheyi Kaldır Ya Sen Gel Ya Beni Oraya Aldır başlığının hislerini çağrıştırıyor. Fakat ilhamını oradan aldığını pek sanmam. Bu başlığın hayattan süzülen tarafı etimizde kemiğimizde değil, parmağımızın ucuyla tuttuğumuz bilgisayar mouse’larında ya da parmak ucuyla dürttüğümüz akıllı telefonlardan günlük yaşamımıza aksedenlerde. Chuck Palaniuk’un sıradışılıkta kendi rutinini oluşturduğu için bence pek değerini bulamamış romanı Gösteri Peygamberi‘ndeki Fertility karakterini zihnime çağrıştıran şu dizelere bakın: “bir ölünün üstüne her gün aynı toprağı bocalıyorlar”, “öpülesi iskelet parmakları. pepsi limon içmek isteyebilir”

Buradan itibaren pek klişeye yer yok, varsa da klişenin üzerine basılarak orijinal olanın yaratılması olgusuyla karşılaşıyoruz. İntihar olgusu, şiirlerde klişeye düşmek için çok güçlü bir tuzakken şu dizelerle aşılmış: “intihara new york sosyetesinde kendini boyayarak gitmişti”, “suya sabuna bunların dokunacağı yok diyor gayya / yabancılaşma hiç yaşamayacağını şiirlerde hissetmendi marx’a göre”, “o gün rimbaud allah kerim mi demişti yoksa / bir şahım var tahtından iner gelirdi bana”, “nurlu şahım parmağını sokup güzel bir şey arar gibiydi yaramda”. Şair dinler tarihine özellikle Semavi dinler ile İsrailiyat’a gönderme yapmayı da ihmal etmiyor: “allah tavanları sevmez düşünerek beyninde bir kemik yaratmalısın / aklına yatmalı”

Kafam İçin Bir Taş’ta bolca çıtırtı var. Hatta bir ara yine kuş klişesiyle şiiriyet çatırdar gibi oluyor. Fakat şiirin son bendinde çıta yukarıya taşınıyor yeniden. Öyle ki Cengiz Aytmatov’un Moskova’daki Yüksek Yazarlık Kursları’ndan sınıf arkadaşı Ayaz Ğıylecev’in Öç Arşın Jir (Bir Avuç Toprak adıyla Türkçe’ye çevrildi.) adlı romanı hakkında “beni üne taşıyan eserlerimden utandım” yorumunu yapması gibi, ben de beni öyle pek de üne kavuşturduğunu söyleyemeyeceğim şiir yazma hevesimden utanır gibi oldum.

Kitabın son şiiri Hoş Koku, ‘kalbini uzatıp alması’nı isteme klişesiyle bitse de kalitesi yerinde. Birinci bölüm için sorduğum soruyu tekrar soruyorum: Kitaba ismini veren şiir de dahil olmak üzere kitabın geneli, günümüz lirizm yaygınlığı ile bu denli uyum içinde olmasa o tüm daha orijinali arayan üslubuyla hak ettiği bu ödül yerini bulabilir miydi? Bu sorunun bende net bir cevabı yok. Belki de beğeniler bir çıkış/farklılık talep ettiği kadar bir yanıyla bunun bir uyum/örtüşme içinde olmasını da bekleyen şeylerdir.

Birkaç paragraf önce sürprizi kaçmasın diye söylemediğim Tanrı bölümüne dair genel yorumumu söyleyeyim: Eğer yaradan, mükemmel tanrı varsa bu bölüm tam da o tanrıya layık olmuş.

Emre Söylemez’in Hoş Koku’su, okunası ve ilgiyi hak eden bir ilk kitap.