Ömür İsfendiyaroğlu Balkanlı: “Edebiyat alanında var olma tutkum, geçmişten gelen ve hiç vazgeçemediğim bir arzuydu.”

Aynur Kulak

Çağdaş edebiyatımıza ilk romanı Öyle Uzak ki Evim ile giriş yapan Ömür İsfendiyaroğlu Balkanlı akıcı anlatımı, tekinsiz atmosfer yaratımı, kadın karakterleri, zaafları çokça olan insana bakış açısı ve yalın diliyle dikkat çekiyor. “Ben, bir insanı bütünüyle bilmenin mümkün olduğuna pek inanmıyorum. Çünkü her insanın içinde, en yakınlarına bile açmadığı karanlık ya da korunaklı bir oda var. Aslı’nın adada keşfettiği “gerçek miras” da tek bir mutlak hakikat değil; aksine, tanıdığını sandığı insanların ve geçmişin daha önce bilmediği yüzü ile karşılaşması. Ve bu karşılaşma da parçalar bulunsa da resim hiçbir zaman tamamlanmıyor. Çünkü ortada bir kayıp, yitip giden bir insan var. Ve onun, bundan sonra bir söz söyleme ya da kendini anlatma imkânı da yok” Ömür İsfendiyaroğlu Balkanlı ile kapsamlı gerçekleştirdiğimiz söyleşimiz için buyurun lütfen.

Sohbetimize edebiyatla olan bağınızı, edebiyat yoluyla bir şeyleri anlatma isteğinizi ve tercihinizi konuşarak başlamak istiyorum. Çünkü reklamcılık sektöründen -yani zor, ilişkileri çok da içten ve samimi olmayan, sürekli ispat, başarı talep eden- geliyorsunuz. Edebiyatla kurduğunuz bağ kurtarıcı olmuş gibi sanki, ne dersiniz?

Reklamcılık sektörünün zor bir sektör olduğu konusunda sizinle hemfikirim. “Samimi olmayan” dediğimizde ise genelleme yapmaktan çekinirim. Reklamcılık sektöründe çalıştığım dönemler, üzerinden uzun yıllar geçse de bugün hâlâ yanımda olan samimi ve gerçek ilişkiler edinmemi sağladı.

Günümüzde samimi olmayan; sürekli ispat ve başarı gerektiren farklı farklı sektörler olabilir bu konuda size katılıyorum. Ama nerede olursa olsun insan bu sıkışmış alanlardan çıkıp kendine doğru ve iyi geleni yapmak için bir yol buluyor.

Benim edebiyat alanında var olma tutkum, geçmişten gelen ve hiç vazgeçmediğim bir arzuydu. Bu bağın varlığı başkaları için ne kadar görünmez olsa da hep vardı. İlk romanımla birlikte sanırım biraz daha sağlamlaşarak kendimi daha rahat ve mutlu hissettiğim bir alana kavuştum.

Yazar olmak ve edebiyat dünyasında bu kimlikle var olabilmek, gerçek dünyada elde edemediğim özgürlüklerin kapısını araladı diyebilirim. Burada kuralları, yasaları, sınırları ve sınırsızlıkları sizin belirlediğiniz bir alan yaratıyorsunuz. Haritaları siz çiziyor, istediğiniz yolları kat ediyorsunuz. “gitmem” dediğiniz yerlere gitmiyor; söylemek istemediğiniz, size anlamsız gelen şeyleri sırf birileri öyle istiyor diye söylemiyorsunuz. Üstelik edebiyat sadece yazar kimliğiyle değil, bir okuyucu olarak da kendinizi sıkışmış hissettiğiniz her an kurtarıcınız olabilir.

Öyle Uzak ki Evim roman türünde ve ilk kitabınız. Bir ilk kitap olması dolayısıyla, zorlandığınız, hayal kırıklığı yaşadığınız ve size iyi gelen taraflarıyla, nasıl bir süreçti sizin için?

Öyle Uzak ki Evim’i yazarken bir yazarın karşılaşabileceği olağan zorlukları yaşadım diyebilirim. Meseleye karar verdikten sonra anlatıcı türünü belirlemek ve romanın ritmini tutturabilmek doğal bir süreçti. Ritmi bulduktan sonra karakterlerle birlikte geçirdiğim ve yazabildiğim her an ise büyük bir keyifti. Hayal kırıklığı olmasa da dosyamı yayınevleriyle paylaşma ve baskı kararına kadar geçen süreç oldukça uzun ve en zorlu kısımdı. Yine de sonuç gelene dek üretmeye devam ederek ve ilk romanımı fazla düşünmemeye gayret göstererek yazma sürecimi disiplinli bir şekilde sürdürmeye çalıştım.

Hemen ardından şu soruyu sormak istiyorum: Çağdaş edebiyatımızda genelde roman türü tercih edilmiyor; herkes öykü yazmak istiyor. Öyle Uzak ki Evim baştan beri roman mıydı sizin için?

Ben bu tespitin farkında değilim açıkçası… O yüzden kendi açımdan cevap vermek isterim. Roman benim okumaktan da yazmaktan da daha çok haz aldığım bir tür. Birkaç gün de olsa, birkaç hafta da olsa bir metni okurken, karakterlerle birlikte uyuyup, uyanmayı, romanın atmosferinde nefes almayı severim. Bir metinle olan ilişkimin uzayıp gitmesi, hayatıma sızması beni mutlu eder. Bir okuyucu olarak bittiğinde sarsıldığım, etkilendiğim öyküler olsa da roman yazmak daha rahat hareket edebildiğimi düşündüğüm bir alan. Bazı yazarlar öykü türünde gerçekten parlayabiliyor.

Ben, etkisinde kaldığım bir mesele sonucu o an söylemek istediklerim bir çırpıda çıkıveriyorsa bu türü tercih ediyorum. Öykülerle farklı mecralarda var olmak, yazarın görünür olmasına fark edilmesine de destek sağlıyor olabilir. Öyle Uzak ki Evim, yazdığım bir öyküden çıkmış olsa da roman benim için hep ağır basıyordu. Yazdığım öykü, küçücük bir filizdi. Onun büyümesi ve köklü bir ağaca dönüşmesi için çok çalıştım. Sabırla bekledim. İlk romandan sonra da bu büyümenin devam edeceğine inanıyorum.

Mekân olarak bir adada geçmesi, karakter isimleri, günlük konuşma diline sızan aksan, seçilen yemekler başta olmak üzere Öyle Uzak ki Evim ile ilgili ilk dikkatimi çeken unsurlar. Fakat bu durumu bir fon unsuru olarak kullanmak istemişsiniz sanki ya da bir tür araç. Öteki olmak, uzakta olmak, yabancılık, bir başkası olarak bir yerde bulunmanın dışlanma unsurları, aidiyet duygusu, yuva, ev neresi ön plana çıkmış. Hikâyeye dair nasıl bir denklem yaratmak istediniz?

Mekân olarak ada seçimi, karakterlerim gibi bilinçli bir tercihti. Sadece adalar da değil İstanbul gibi kozmopolit yerler farklı kültür ve topluluklarla iç içe yaşadığımız yerler. Ben bu bir arada yaşama kültürünün olduğu bir mahallede büyüdüm. Bir arada olmanın güzellikleri hep zihnimde bir yerdeydi. Ben ada ruhuna ait olan romana hizmet edebilecek tüm unsurları kullandığım gibi, bu tarz karakterlere de yer vermek istedim. Ana karakter Aslı’da Gevenli’ye geldiğinde kendi aidiyetini sorguluyor. Üstelik bu sorgulama sadece kendisi tarafından değil, sonradan dahil olmaya çalıştığı ada halkı tarafından da yapılıyor.

Hikâye Gevenli isimli adada geçiyor. Böyle bir ada yok aslında, kurgu bir adadayız ve fakat kurgu veya gerçek sizin asıl vurgulamak istediğiniz ada arketipinin tekilliği çağrıştırması olabilir mi? Yani birliktelik, ilişki kurma, bağ oluşturmadan ziyade bağsız olma. Yoksa bu yer Bozcaada, Gökçeada veya Ege’de herhangi bir ada da olabilirdi. Aslı, Arman, Ari Babas, Çiçek, Yeleser, ortak özellikleri nasıl bir durumun ortasında olurlarsa olsunlar tek olmaları, ne dersiniz? O yeri, yani Gevenli’yi biraz bu çerçevede konuşabilir miyiz?

Gevenli, kurmaca bir ada evet. Kafamdaki bütün adaların ve kapalı toplum olarak nitelendirebileceğimiz her küçük yerleşim yerinin karşılığı. Bilinen bir ada seçseydim, bu adanın özelliği karakterlerin iç dünyasının önüne geçebilirdi. Kaldı ki bu mekân, tek başına yaşayan bir kadın için büyük şehirde yaşasa bile kendi mahallesi bile olabilir. Karakterin kendini tekil, öteki, bakışları kendi üzerinde hissettiği her yer olabilir. Gevenli, okuyucunun zihninde kendini sıkışmış, baskı altında hissettiği tüm yerlere denk gelebilir.

Karakterlerin tekil halleri üzerine çok da kafa yormadım aslında… Sonuçta hepimiz bir yerlerde tek başınayız; bu, romanda değerli bir durum mu bilmiyorum. Tüm karakterlerin ortak özelliği, tekinsiz olmaları. İyi mi, kötü mü tam olarak bilemiyoruz. Her birine temkinli yaklaşıyoruz. Bu çok kötü dediğimiz biri iyi, iyi dediğimiz kötü çıkabiliyor. Gerçek hayatta olduğu gibi…

Hikâye Ari Babas’ın, yani Aslı’nın dedesinin ölmesi ve Gevenli’de bir evin miras kalması ile başlıyor. Aslı annesi tarafından miras işlerinin halledilmesi için adaya gönderiliyor. Biz aslında ailelerimizden neyi miras olarak alırız? Aslı’nın adada içine düştüğü durum tam da bunu düşündürdü bana. Hikâyenin ana başlığa taşınan bir sorusu var: “Bir insan hakkında her şeyi bilmek mümkün mü?” Gerçek mirasın ne olduğu ortaya çıkarsa mümkün olabilir desem, ne söylemek istersiniz?

Miras dendiğinde aklımıza ilk gelen tapular, maddi değeri yüksek olan eşyalar olsa da Aslı’nın karşılaştığı boşaltılması gereken bir evden ziyade, aslında içinin boş olduğunu fark ettiği aile ilişkileri oluyor. Etrafındaki fısıltılar, daha önce bilmediği gerçekler, Aslı’yı ailesinin sırlarını gün yüzüne çıkarmak istediği bir yolculuğa çıkarıyor. Ve roman boyunca duyduğumuz “Bir insan hakkında her şeyi bilmek mümkün mü?” sorusu sadece Aslı’nın değil aynı zamanda bizim de sorumuz oluyor.

Ben, bir insanı bütünüyle bilmenin mümkün olduğuna pek inanmıyorum. Çünkü her insanın içinde, en yakınlarına bile açmadığı karanlık ya da korunaklı bir oda var. Aslı’nın adada keşfettiği “gerçek miras” da tek bir mutlak hakikat değil; aksine, tanıdığını sandığı insanların ve geçmişin daha önce bilmediği yüzü ile karşılaşması. Ve bu karşılaşma da parçalar bulunsa da resim hiçbir zaman tamamlanmıyor. Çünkü ortada bir kayıp, yitip giden bir insan var. Ve onun, bundan sonra bir söz söyleme ya da kendini anlatma imkânı da yok. Hayatta iken bir şeyler söylenmemişse, miras kalan fısıltı, buluntu, kırıntılarla yetinmek, bunları kendi kendinize bir şeylere yormak, dönüştürmek zorundasınız…

Şu açıdan da konuşmak isterim miras meselesini; hemen halledilecek bir işmiş gibi Aslı’nın omuzlarına bir yük bırakılıyor aslında. Bilmediği bir yer, tanımadığı insanlar, Arman’la ilişki ihtimali ama ortada birçok şüphe var, fakat gazeteci olmasından ileri gelen bir araştırma arzusu da var, çünkü bir kız çocuğu -Çiçek- yıllardır kayıp. Kadın olduğu için ve erkekliğin baskın olduğu toplumsal baskıya rağmen sonuna kadar meselelerin peşini bırakmıyor. Ne dersiniz, kadın olmayıp da erkek olsaydı bu kadar yükü taşıma tercihi içerisinde olur muydu Aslı? Üzerlerindeki baskıya rağmen Arman taşımıyor mesela, Kosta taşımıyor.

Aslı erkek olsaydı bu kadar yükü taşır mıydı? Muhtemelen hayır. Aslı’nın adaya gönderilmesinin arkasında yine baskın, ataerkiyle denk gelen anne faktörü de var. Anne onu işe yaramaz, dikiş tutturamayan, çalışan ama kendini tam da ispat edemeyen bir figür olarak gördüğünden, bürokratik, aile için angarya olan bu işin Aslı tarafından halledilmesini istiyor. Aslı için de bu hem kendini ispatlamak hem de var olduğu çevrenin sıkışmışlığından kurtulma fırsatı. Ada romantik bir biçimde hayatına vereceği bir mola gibi görünse de gerçek hayal ettiği gibi olmuyor. Aslı hem kendini ailesine ve çevresine ispat etme hem de gazetecilik refleksleri ile bir yola giriyor. Romandaki ve toplumdaki erkek figürlerinin, baskı ile baş etme biçimleri, eylemsizlik, kaçış, suskunluk ya da sorumluluğu başkalarına devretmek olabilir. Buradaki erkeklik anlatısı koruyan, kollayan, çözen bir yerde değil. Buna karşılık Aslı için Çiçek’in kaybı sadece çözülecek bir haber değil. Adadaki ve toplumdaki o eril ve ketum yapının içinde kendini var etme hakikati ile mücadelesi. Sadece bu romanda değil toplumda da kadınlar, toparlayıcı, yük taşıyıcı, halleden rollerine otomatik olarak itilir. Bu benim hikayemde de belirleyici.

Aslında adayı çepeçevre kuşatmış bir erkeklik meselesi var. Ortada kayıp bir kız var ve şüphelilerin hepsi erkek ama çok da konuyu üzerlerine alınmıyor gibiler ya da sessizlik anlaşması yapılmış gibi bir durum var. Bu anlamda tam da güncel gerçek olayları yakalayabilen bir yapısı da var Öyle Uzak ki Evim’in. Çiçek birçok kayıp veya öldürülmüş kızın, kız çocuklarının temsili. Bir hikâyeyi yazarken olayları anlatma ve kurgulama meselemizde kolektif hafızamızın, erkeklik meselesinin büyük etkisi var desem ne söylemek isterseniz?

Kesinlikle doğru bir tespit. Kollektif hafızamızı çok da zorlamadan, her gün, her dakika ülkemizde böyle olaylarla karşılaşmak mümkün. Keşke olmasa… Bir kadının, bir kız çocuğunun yok edilmesinin ardında, erkeklerin olması, erkeklerin kimi zaman bir kadın tarafından korunması ve bu desteğinde yine erkek egemen bir toplum baskısından gelmesi bizim sürekli olarak yaşadığımız bir durum. İsimler değişse de kaybolan, istismar edilen, yok edilenler sanki hep aynı kişiler.  Ve bu kişilerin arkasından, konuşulanlar da sus pus duranlar hep aynı. Bu acı tekrarları yaşadığımız dünya ve toplum içinde benim de bu meselelere duyarlı olmam ve bunları edebiyata aktarmam çok olağan. Ama ben yazarken bunu didaktik bir yerden değil, bu suç ortaklığını, okuyucunun metnin bütünüyle yani atmosferi, dili, kurgusuyla hissetmesini. Ve roman bittiğinde bu yüzleşme ile baş başa kalmasını ve bir adım ileri gidersem, “Peki ben bu suskunluğun/ortaklığın neresindeyim”i sormasını istedim.

Elmas Hanım, Sevil Hanım, Nilgün Hanım, Yeleser. Hikâyenin önemli kadın karakterleri. Aslı’nın anneannesi Elmas Hanım ve annesi Sevil Hanım hikâyenin içinde aktif olarak rol oynamıyorlar, sessizler, hükümsüzler fakat geri planda ve sessiz olmalarının bir anlamı var. Nilgün Hanım ve Yeleser konuşuyorlar ama onlar da hükümsüzler aslında.  Aslı omuzlarına yük alıyor belki ama hikayedeki tüm kadınları Çiçek ve kaybettiği arkadaşı Oya da dahil unutturmuyor bize. Tüm kadınların kalbi, nefesi ve hafızası oluyor neredeyse, ne dersiniz?

Bu çok kıymetli bir okuma. Romandaki kadınlar farklı biçimlerde de olsa benzer bir “hükümsüzleştirilme” veya kenara itilme deneyiminden geçiyorlar. Elmas Hanım ve Sevil Hanım’ın hikâyenin merkezinde aktif olarak yer almayıp sessiz kalmaları, bir eylemsizlikten ziyade hem tarihsel ve ailevi bir travmanın, bastırılmışlığın sonucu. Nilgün Hanım ve Yeleser konuşsalar, ses çıkarsalar da o sesin eril düzen içinde bir karşılık bulamaması, onların da kelimelerle inşa etmeye çalıştıkları alanda hükümsüz kılınmalarına yol açıyor.

Aslı tam da bu noktada duruyor. O, sadece bir miras işini halletmeye gelen veya gazeteci kimliğiyle gizem çözen biri değil; nesillerdir biriken bu sessizliğin, yutulmuş sözlerin ve yarım kalmış anlatıların taşıyıcısına dönüşüyor. Çiçek’in kayboluşu ya da kaybettiği arkadaşı Oya’nın hatırası, Aslı’nın kişisel dünyasından çıkıp tüm bu kadınların ortak yasının parçası haline geliyor. Aslı, kendi kökleriyle yüzleşirken aslında o kadınların konuşamadıklarını konuşuyor, unutulmaya terk edilmiş olanı hatırlatıyor. Evet, tam anlamıyla o kadınların nefesi ve hafızası olma sorumluluğunu -bazen farkında olmadan, bazen de kaçınılmaz bir içsel refleksle- üzerine alıyor. Aynı zamanda Aslı’nın adadaki varlığı bile bu sessizlik sarmalı için bir tehdit niteliğinde. Bugüne kadar susmayı kendi içinde saklamayı düstur edinmiş toplum. Dışarıdan gelen ve düzenlerini bozacak olan Aslı’yı istemiyorlar. Yine de Aslı, bugüne dek susturulmuş kadınların, üzeri örtülmüş saklanmış olayların, sesi olabilmekte kararlı.

Ömür İsfendiyaroğlu Balkanlı

Şüphenin, gerilimin hiç düşmediği bir metin okuyoruz. Çiçek’e ne oldu sorusuyla ve neredeyse kimsenin masum olmadığı bir adada hapsolup kalmak gibi bir hisle kuşanıyoruz. Olayı zamanında araştırmış ve dosyayı kapatmış bir komiser var fakat polisiye unsurlardan ziyade suç ile kurduğumuz ilişki, gerilim, stres seviyesinin olaylara yön vermesi daha ön planda gibi. Metne kendiliğinden mi girdi tüm bu hissettiğimiz özellikler yoksa ince ince gerilim duygusu olmasını istediniz mi?

Merak duygusunu ve gerilimi metnin bütününe yaymak tamamen bilinçli bir tercihti. Yazarken okuyucuyu sadece bir gizemin cevabıyla değil, o gizemin yarattığı tekinsiz atmosferle de kuşatmak istedim.

Özellikle polisiye kalıpların ötesine geçmeye gayret ettim. Kayıp olanın izini, katil kim tarzı sorularla sürmekten ziyade; suçla, vicdanla ve adadaki o tekinsiz sessizlikle kurulan ilişkiyi ön plana aldım. Olayı soruşturan bir komiser var evet, ama asıl gerilimi yaratan şey adadaki kapalı toplum kimsenin tam anlamıyla masum olmaması. İnce ince işlenen şey teknik bir bulmaca değil; karakterlerin kaçamadığı o psikolojik baskı ve tekinsizlik hissinin kendisiydi. Bunu yaparken de merak unsurunu gerektiği kadar yüksek tutmaya çalıştım.

Diyaloglar üzerine kurulmuş da bir metin aynı zamanda Öyle Uzak ki Evim. Bu dikkatimi çekti çünkü kurguda önemli bir pay sahibi diyalogların tamamı ve bilinç akışı anlatıların çok hâkim olduğu bunca yeni kitap arasında romanın önemli farklarından biri bu diyaloglar. Ne dersiniz?   

Diyaloglar aslında benim ilk başlarda beceremediğim bir şeydi. Diyeceksiniz eski bir reklam yazarı nasıl diyalog yazamaz. Diyalog yazmasına yazıyordum. Ama ortaya çıkan diyaloglar, yavan, tek yönlü, hatta plastik duruyordu. Editörümün desteği ve uyarıları ile gerçeğe uygun samimi, akan diyaloglar yazmaya gayret ettim. Bunun sizin ilginizi çekmesi ve istediğim hissi yaratabildiğini görmek, beni gerçekten mutlu etti. Bir yazar başka ne ister.

Belirli dönemlere, şimdiki zaman içerisinden geçmiş zamana gidip gelen bir hikâye okuyoruz. Bunu bölüm bölüm yapmak yerine hikâyenin içine, kurguya yedire yedire yapmayı tercih etmişsiniz. Bu kendiliğinden mi oldu yoksa baştan beri hikayedeki zamansal unsurları böyle mi yapmak istediniz?

Bu durum baştan beri kurguladığım bir şeydi. Çünkü gerçek hayatta da hafızamız kronolojik ve bloklar halinde çalışmaz; bir koku, bir eşya, yarım kalmış bir cümle, bir hatırlayış ya da bir mekân bizi aniden geçmişin ortasına bırakıverir.

Romanda zamanı bölümlere hapsetmek yerine kurgunun dokusuna yedirmeyi seçtim; çünkü karakterlerin geçmişi, şimdi yaşadıkları andan bağımsız veya bitmiş bir süreç değil. Geçmiş, şimdiki zamanın hemen altında, her an yüzeye çıkmaya hazır bir katman olarak varlığını sürdürüyor. Zamanın bu akışkan ve geçirgen yapısı, okuyucunun da Aslı ile adadaki o “zamanın iç içe geçtiği” tekinsiz atmosferi deneyimlemesini sağladı. Keskin hatlar çekseydim hikâyenin organik ritmi ve zihinsel akış zedelenirdi. Bu romanı 3. Tekil anlatmayı ya da klasik bölümlere ayırmayı hiç istemedim. Bu yapı sanırım hikâyenin yapısına da çok uyum sağlayamazdı.

Çağdaş edebiyatımız yeni bir romancı kazandı diyebiliriz miyiz? Roman yazmaya devam edecek misiniz?

Bunu duymak son derece onur verici ve kıymetli. Bir ilk romanın okurda ve edebiyat dünyasında böyle bir karşılık bulması, yazarken tek başınızayken kurduğunuz o dünyalardan sonra çok büyük bir destek oluyor.

Roman yazmak uzun, sancılı ama bir o kadar da dönüştürücü bir yolculuk. Öyle Uzak ki Evim ile bu yolculuğun ilk büyük adımı atılmış oldu. Bu romanın basım sürecini beklerken de ara vermeden ikinci romanı düşünmeye ve çalışmaya başlamıştım. O dosya bitti.  Son okumaları yapılıyor. Okuyucu ile buluşması için bir zaman var evet.

Şu anda da üzerinde çalıştığım, zihnimi meşgul eden ve yeni soruların peşine düştüğüm fikirler var. Yazmak benim için geçici bir durak değil, kalıcı bir ifade biçimi. Ve bunu romanlarla yapmak benim ilk tercihim.