.

Kent İnsanına Tutulan Ayna: Çağrılmayan Yakup/lar – 1

edıp-cansever-cagrılmayan-yakup-sıır

Aytuğ Tolu

           “Ne gelir elimizden insan olmaktan başka”

         Edip Cansever

Çağrılmayan Yakup, Edip Cansever’in aynı adla yayımladığı kitabında geçen dört bölümlük bir şiirdir. Şiirin yapısı tahkiyeye (anlatıya) dayanır. Kahraman bakış açısıyla yapılandırılan şiir, Yakup’un “1” gününü konu edinir. Ahmet Oktay’ın TRT’de yayınlanan Edebiyat Dünyası programının 6. bölümü, Edip Cansever’in şiir dünyasına ayrılır. Programda, Ahmet Oktay’ın bu şiir hakkında sorduğu bir soruya karşılık şairin verdiği yanıt şu yöndedir: Bir insan tekinin bir yere gidip geldiği 1 günü; onun insana ve doğaya yabancılaşması, itilmişliği ve dışlanmışlığı anlatılmıştır.[1] Edip Cansever’in şiir dili ve karakterleri açısından Ebubekir Eroğlu’nun ortaya koyduğu görüşler, Çağrılmayan Yakup’un kent insanı ile varoluşsal sancılar bağlamında kurgulandığını göstermesi açısından önem arz eder:

“Modernleşen dünyada, uç sınıflardan insanların bir araya toplanıp birbirilerinin yaşama biçimine tanık olduğu sanayi şehirlerinde, insan ilişkileri yeniden şekillenme yoluna girdi. Bu suretle, modern şehir hayatının karmaşasından doğan sancılar, Avrupalı şairlere ve akımlara dalga dalga yansıyıp modernleşme dediğimiz genel eğilim ortaya çıkarırken, bizde benzeri sancılar, var olmak kaygısının ağırlığı ile aynı zaman dilimi içinde ve onun perdesi ardında yaşanmaktaydı (…) Dönemin şiir dili içinde hümanist anlayışın asıl sürdürücüsü Edip Cansever oldu. Oktay Rifat’ın lirik şiirin kurallarına uyarak metinler ürettiği kaynaklardan düz ve rahat akışlı, uzun şiir bütünlükleri çıkaran Edip Cansever idi. Klasik trajedilerden aldığı konularda, şehirde yaşayan bir tür tarihsiz insana, gerilimi olmayan ama buğulu bir dünya gösterdi. Diyaloglarında bile akışkan anlatımı tek insanın ifadesi gibi durdu. Hümanist kanadın tutumu ile şehirli insanı birleştiren iki şair Oktay Rifat ile Edip Cansever’dir. Bunlar öfke duyacağı objeyi kaybetmiş gibidir. Tuhaf bir şekilde, algılanmaları, insansız bir tabloda olmuştu. Hem insanı merkeze alma yönünde bir tutum hem de insansızlık. Bu tuhaf gelebilir. Ama şiirin kıpırtısız bir tonda işlemesiyle yansıyan, budur.” (Eroğlu, 2011: 17, 44-45).

Şiirin her bölümünün başında Yakup, kurbağalara bakmaktan geldiğini söyler. Kurbağaların kalabalık olmasına şaşırır: “[K]alabalıklar kötüdür, çünkü her insan birbiri için bilinmeyendir” (Sennett, 2013: 378-379). Bu bağlamda kurbağalar; kentte gündelik yaşam mücadelesi veren, yabancılaşmış, varoluşunu sorgulamayan insanlara yönelik bir “iğrenmenin” ifadesidir. Kurbağaların yaşadığı yerin bataklık ve gölet olması bu belirlenimi doğrular. Kent; insanın özüne, başka insanlara ve doğaya yabancılaşmasında “bir bataklıktır”. Bu bataklık, şiirin diğer bölümlerinde “vıcık vıcık” olarak betimlenir çünkü Yakup’u kurbağalara bağlayan taş basamaklar (kent düzeni) vıcık vıcıktır. Bu ötekileşme duygusunu destekleyen başka bir özellik de kurbağaların “mor, aç gözlü ve telaşlı” olmasıdır.

“Kendi içine kapanmış her insan, bütün öteki insanların kaderlerine ilgisiz bir yabancı gibi davranır. O insan için tüm insan türü, çocukları ve yakın arkadaşlarından oluşur. Hemşerileriyle ilişkilerine gelince, aralarına katılır ama onları görmez; dokunur ama onları hissetmez; yalnız kendi başına ve kendisi için vardır. Ve bu şartlarda kafasında bir aile mefhumu kalmışsa bile artık bir toplum mefhumu yoktur.” (Tocqueville’den aktaran Sennett, 2013).

Kentin gündelik karmaşası içinde hız hâkim olsa da kımıldamamanın/hareketsizliğin etkili olması hıza paradoks bir durum oluşturur. Yakup’un mekân değiştirirken çıktığı merdivenin orta basamaklarına denk gelen bir pencereden aşağıdaki lunaparkı kımıldarken gördüğünde kurbağalara bakmasının gecikeceğini dile getirmesi, hız çağında durmanın toplumsal düzenin dışına itilmek anlamını taşır. Lunapark aynı zamanda çocukluğa gidiştir, zaman kayması olarak andan çıkıştır. Edip Cansever’in diğer şiirlerinde de karakterlerin çocukluk dönemini hatırlaması önemli bir yer tutar.

“Ve kendine bilinmeyenler yaratan Yakubum ben, iyi ya

Durduğum bir gündü, diyorum, bütün ilgiler sizin olsun

Her türlü bir şeyler sizin olsun, ben artık

Hep böyle istiyorum, ayıp değil ya

Durduğum bir gündü, diyorum, yüzümü göğe doğurduğum

Bir gündü ve yaşar gibi kaldığım bir yaşama içinde”

Şiirin ilk bölümünde kurbağalara bakmaktan gelen Yakup’un dile getirdiği hiç çağrılmaması varoluşunun fark edilmemesine ve toplum dışına itilmişliğin göstergesidir. Çağrılma eylemi, varoluşun somut kanıtıdır. Althusser’in belirttiği gibi caddede yürüyen bir insanın/bireyin bir düdük sesi ya da başka bir ses duyduğunda gövdesini çevirerek bakması -çağrıldığını düşünmesi- onu birey olmaktan özne olmaya taşır. Her varlığa verilen isim, onu diğer varlıklardan ayırmak içindir fakat Yakup hiç çağrılmadığı gibi her türlü çağrılmamanın “olağan” şeklidir. Herhangi bir amaçla da olsa “Yakup!” diye seslenen olmamıştır.  Bu yüzden bir kere çağrılmış olsa dönüp bakacaktır. Baktığında da içindeki durgun (göletin durgunluğu) ve çürük suyu (vıcık vıcık kavramıyla eşleşen) ve cebindeki eskimiş kâğıt parçalarını düşürerek yıkanıp arınacaktır. Yıkanıp arınmak, yabancılaşmanın ve dışlanmanın içinde biriktirdiği kirli suyu atarak temizlenmesi demektir. Yakup’un, ceplerinde taşıdığı parçalanmış kağıtlar aslında yaşadığı benlik parçalanmasının sembolüdür. Şiirde geçen şu dizelerde bu parçalanmışlık duygusu ve yer edinememe hâli daha açık biçimde dile getirilir:

“Saat on ikiyi gösteriyordu ki, ben nerdeydim

Bir zamansızlığın Yakuba doğru içinde

Saat on yediyi ve yirmi biri

Gösteriyordu ki, ben nerdeydim

Her saniyedeki ve işte her saniyedeki

Ben, yani Yakubun o dağılgan şekli

Nerdeydim.”

İlk bölümde geçen “Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum” dizeleriyle Yakup ile Yusuf anlatısına göndermede (telmih, hatırlatmada) bulunulur. Yusuf’u kıskanan kardeşleri onu bir kuyuya atar. Yakup; oğlunu bulmak için “Yusuf, Yusuf!” diyerek seslenir fakat kendisinin de gözleri görmez, o da bir peygamberdir. Yusuf, çağrılandır yani varoluşu başka insanlar tarafından fark edilendir. Şiirdeki öznenin kendini bazen Yusuf bazen de Yakup diye tanıtarak kendisinin bile adını karıştırması hiç çağrılmadığındandır. Çağrılmamak, varlığının silinmesinin alametidir. Bütün din kitapları peygamber olan Yakup’tan bahsetse de şiirin öznesi olan Yakup’tan bahsetmez. Bu sitem, bir başkaldırıdır. Yusuf’u kıskanan kardeşleri kuyuya atmıştır. Yaşamın gündelik kaygılarına dalan insan kardeşleri de (aç gözlü ve telaşlı kurbağalar) Yakup’u kuyuya atarak onu hapsetmiş ve onu hiç görmeyerek “Yakup!” diye çağırmamışlardır. Bindiği otobüsteki biletçinin bile bilet kesmek istemediği bir Yakup’tur. Bu gerçeğin farkına varmak onu özgür ve cezasız kılarak kendini koruma biçimine dönüşür.

İlk bölümde geçen “çok uzun bir gündü” ve “durduğum bir gündü” ifadeleri “Ömür bir gündür.” metaforunun yüzeye çıkmasıdır. Bu uzun gün çok sıcaktır. Bu sıcak günde kedilerin alevler hâlinde oradan oraya koşturması ve birilerinin oradan buradan çıkması hız çağının ürettiği telaşın dramatize edilmesidir. Sıcak havanın bunaltıcı ve yakıcı olması, varoluşun insana dokunan ateşidir/kızgınlığıdır. Bu sıcaklık karşısında yenen dondurma çocukluğa gidiştir. Başka bir şiirinde geçen “Bir adam şekerlere çocukluğunu sevdirir.” dizesiyle aynı izlekte düşünülebilir. Varoluşun bunaltan yakıcılığı karşısında ayakta içilen soğuk bira, bu bunaltıdan kaçıştır. Ahmet Oktay’ın şairle gerçekleştirdiği programda alkol ve ölüm temalarının şairin şiirlerinde sıkça geçtiğine vurgu yapılır. Bütün iskemlelerin ağır ve hastalıklı oluşu, durulan bir günde çevreyi izlemek, ayakta durup bira içmek hıza verilen tepkidir; bu durma eylemi (durup düşünmek) gerçekleştirilirken gözlem devreye girer: hem kendi yaşamını hem de kendisi dışında kalanların yaşamını/varlığını gözlemek ve sorgulamak. Bu gözlem, taş basamaklı merdivenleri çıkarken devreye girer: “Yakup’un birinin” yorulduğunu söylemesi, aslında Yakupların (insan türünün) ortak kaderidir. Bu yorgunluk, yaşamın yorgunluğudur. Öznenin kendi durumuyla çevresindekilerin durumunun ortak olduğunu fark etmesi insan gerçeğine odaklanmaktan kaynaklanır. Bu noktada Yakup; tek insanı aşarak ötekilerle aynılaşır, parçadan/tekten bütüne/tümele ulaşır. Anlatılan, Yakupların hikâyesidir. Taş merdivenlerin yapışkan ve vıcık vıcık gelmesi onu rahatsız eder çünkü ayaklarını bunlardan kurtarmak ister ama kimse elinden tutup çekmez onu. Kimsenin onu tutup çıkarmamasından yakınır. “Tutup çıkarma” eylemi anne rahminden çıkarılıp dünyaya getirilmeyi çağrıştırır. Yakup, kendisinin de dile getirdiği gibi yaşamıyor gibidir çünkü kimse onu çağırmadığından dünyaya gelmemiş gibidir, kuyudadır. Varoluşçuluğa göre var olmak demek, dünyaya atılmaktır. Bu yüzden var olmak özden önce gelir. Bu bağlamda şiirde geçen “Belli ki susmak yaratılmamış şekliydi dünyanın” dizesi Habermas’ın işaret ettiği “iletişimin kolonileşmesi” kavramıyla örtüşür. Yaşadığına şahitlik edecek bir insanın olmaması, çağrılmadığının farkındalığına vardığında anlam kazanır. Yaşamın anlamı, logoterapiye göre, aşkın bir nitelik taşır; anlam tekil olarak üretilmeyip başka insanların yaşamlarıyla kesişerek ortaya çıkar. Bu yüzden Yerçekimli Karanfil şiirinde karanfilin elden ele gezdiğinde bir umut dalgası yayması anlamın kollektif biçimde çoğaltılmasını sağlar fakat karanfil, yerçekimine yenik düşmüş olmalı ki artık Yakupların arasındaki bağ kesilmiştir.

“Bütün iskemleler ağır ve hastalıklı

Bir gidip bir geliyordum kendime aptallaşarak

Bunu Yakup söyledi

Dedi ki, çünkü herkes Yakubu yaşıyordu, bense

Çöllerden ve kızgın güneşlerden icatlar yapıyordum

Kızgın kağıtların üstüne

Ve alevler halinde dünya bana dokunuyordu

Ve ayakta soğuk bir bira içmiş kadar bir anlamım oluyordu bazen”

“Bir pencerenin sokağa doğru içinde” geceden kalma bir lambanın yanması Yakup için korkunç bir “uyumdur”. Kapitalizm sonrası oluşan modern kent yaşamında zamanın parçalara bölünerek programlandırılması üretim araçlarının işleyişine göre düzenlenmiştir çünkü zaman kolonileşmiştir. Geceden kalan bir lamba, caddeleri dolduran telaşlı kalabalık kent yaşamının insanlar için standart bir zaman çizelgesine göre dizayn edilmesini gösterir ki bu uyum/suzluğun korkunçluğu insana varoluşu bile sorgulatmadan kendine bile yabancılaştırmasına dayanır. Yakup, bu uyumun ve hızın dışında yer alarak uyumsuz bir insana dönüşmüştür. Uyumsuzluk, dışlanmanın sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bütün lambaların açık olması onun temennisidir, lambaların açıldığında oraya gidecektir. Yakup’un karanlıkta kalan kuyusuna ışık tutularak Yusuf gibi kuyudaki tutsaklığı öteki insanlar tarafından fark edilecektir.

“Geçen yüzyılda maddi alanlardaki değişimler, değişik gelenek ve göreneklere sahip insanların, birbirine uzak uç sınıfların, şehirlere akması ve bir arada yaşamaya başlaması sonucunu doğurmuş idi. Böylece birbirlerinin yaşama biçimine tanık olan insanlar, modern şehir hayatının sergilediği karmaşanın başlangıcında yer aldı ve sancısını yaşadı.” (Eroğlu, 2011: 81).

Şiirin üçüncü bölümünde bir mahkeme sahnesi devreye girer fakat ikinci bölümün sonunda kadın bir avukat onun elinden tutar, gözlüklü ve kendine özgü duruşu olan bir kadındır. “Kim bilir bir çağın neresinden burada” dizesinde avukat kadının da kendisi gibi bu çağın yabancısı olduğu anlaşılır. Yakup’u taş hamurun içinden başka bir yapışkanlığın içine çeker, cinsel bir temas söz konusudur. Freud (2015), Uygarlığın Huzursuzluğu’nda cinselliğin ve şiddetin medeniyet tarafından bastırılmasının huzursuzluğa yol açtığını savunur. Yabancılaşmanın sonucunda insanlar arasında açılan mesafe uzadıkça cinsellik de duygusal boyutunu kaybederek bedensel bir arzu olmanın ötesine geçemeyip mekanik bir eyleme dönüşür. Kadının fiziksel alımı Yakup’un hoşuna gider fakat duygusal olarak bir anlam bulamaz çünkü yaşadığı yabancılaşma en insani duygulara kadar sirayet etmiştir. Aralarına giren çarşafların onu engellemesi de yine insanların birbirine yabancılaşma anomisine bir göndermedir. Mahkemede yargılanacak olan Yakup’u kurtaracak ve yaşadığı yabancılaşmadan arındırarak ona anlam kazandıracaktır fakat bu savunma/kurtarma Yakup için çok geçtir çünkü Yakup, düzenin dışında konumlandırıldığından artık cezasız ve özgürdür. Bu konumu da “Her türlü bir şeyler sizin olsun, ben artık/ Hep böyle istiyorum, ayıp değil ya” diyerek pekiştirir. Yakup’un cinsellik konusundaki duruşu “Bugün ise cinsellikten bir şey öğrenemiyoruz çünkü öğrenmek cinselliği benliğin dışına yerleştirmeyi gerektirir. Bunun yerine, durmaksızın ve düş kırıklığı içinde cinsel organlarımız aracılığıyla kendimizi arıyoruz biz.” görüşünün pratiğe geçmiş hâlidir (Sennett, 2013: 21).

Şiirin üçüncü bölümünde taş merdivenler bitirilmiştir. Adliye koridorunu çağrıştıran bir yerdir bu mekân: masada oturanlar, yazı makineleri ve kâğıt seslerinin olduğu bir yer. Burada da kimse Yakup’u çağırmaz. O da bir kenarda durur, sonra bir yer bulup oturur, bir sigara içmek ister fakat “Olmaz, dedi mübaşir kılıklı kurbağanın biri/ Belli ki yeni tıraş olmuştu” dizelerinde Yakup’un bürokrasiyle ve modern hayatı düzenleyen yasaklarla karşılaşması devreye girer ama Yakup özgür ve cezasız olarak konumlandırır kendini. Sonra kimse onu çağırmadığı hâlde herkesin durduğu bir yere gider, onu aralarına alırlar fakat o hiçbir şey göremez. Bu anda “Ben Yakup/ Ya onlar kimdi” diye sorgulaması Yakup’un kendini tanıması fakat onların kim olduğunu tanımaması onun toplumdan soyutlanmışlığının ve yaşadığı yabancılaşmanın tezahürüdür. Birinin (hâkim, mahkeme heyeti) yüksek bir yerden onun hakkında olumsuz bir şeyler söyleyerek Yakup’u yargılaması ona tuhaf gelir çünkü kendisinin yargılanmak için ne yapmış olabileceğine şaşırır. O, sistemin dışına itildiğinden cezasız ve özgürdür. Avukat kadının onu kurtarmak istemesi de sonuçsuz kalmıştır.

“Biri bir şeyler söylüyordu yalnız, yüksekçe bir yere oturmuş

Onu ben duyuyordum

Duyuyordum, sesi başımın üstünden dünyaya yayılıyordu

Ve ‘Yakup’ sesini ancak anlıyordum. Yakubun ötesinde

Birtakım sözler ediliyordu, onları ben anlamıyordum

Anlamıyordum ama, iyi sözler söylemiyorlardı benim için

Sonra bir şey daha vardı anlamadığım: yani ben neydim ki, ne yapmış

Olmalıyım”

Edip Cansever
Edip Cansever

Yargılanma karşısında Yakup’un tepkisi “Ben, yani Yakup/ Dedim ki kendi kendime, insan ne söylerse söylesin/ Ve ne yaparsa yapsın, öyle değil mi/ Bütün bunlar bir bir kalacaktır/ yaşamanın içinde/ Diye düşündüm ya ben/ Ben, yani Yakup/ Bütün gücümle bunu bağırdım” şeklindedir. Yakup’un bağırmasından sonra “bütün kurbağalar” onu alıp dışarı çıkarırlar, bir odaya götürerek ellerine ve göz bebeklerine bakıp ona kapıyı gösterirler çünkü onun bu insani tepkisi “akıl sağlığını yitirmiş” olduğu izlenimine yol açar. Yakup’un başkaldırısı “delilik” olarak kabul edilir çünkü işleyen bir çarka çomak sokmuştur, o bir şey yapmadığı için yargılanması ona tuhaf gelir. Hiç çağrılmadığından yok sayılmıştır, bu yüzden düzenin dışına çıkarılmıştır; yok sayılan birinin yargılanmasının tuhaflığıdır bu. Yakup hız karşısında durur, yaşamı ve varoluşu sorgular, kendisi dışında kalan insanların telaşı ve açgözlülüğü onu tiksindirir. Toplumsal düzene başkaldırısı “yargılanmak” için yeterli bir nedendir. Kapıdan çıkarılınca epey bir yerden geçerek bir deniz kıyısına geldiğini hatırlar. “Azıcık” da olsa bu kargaşa içinde yine “durmuştur”. Burada gördüğü yosunlar, kumlar, şeytan minareleri ona bir gerçeği hatırlatılır: var olmayı. Bu farkındalık karşısında “Bağırdım, bağırdım, bağırdım/ Tanrının ayak izleri! / Tanrının ayak izleri!” der. Gördüğü varlıkları tanrının ayak izleri olarak kabul eder fakat kendisi de vardır ama hem din kitaplarının bahsini bile etmediği hem otobüste biletçinin bilet bile kesmek istemediği hem de kimsenin çağırmadığı bir Yakup’tur. Şiirin üçüncü bölümü burada sona erer.

Şiirin dördüncü/son bölümünde de kurbağalara bakmaktan gelen Yakup odasına döner. Yakup’un odasının penceresinde yıkanmış çamaşırlar asılıdır, az da olsa gökyüzünü görebiliyordur fakat kırlangıçların siyahlığıyla gök “kirlendiği” için o, kırlangıçları hiç sevmez. Gökyüzüne bakmaktan zevk alması, deniz kıyısına gitmesi doğaya olan yabancılaşmayı aşma çabasıdır, bu yüzden bu çaba kırlangıçlar tarafından engellenir. Kent yaşamındaki mimari yapılaşma gökyüzünün görülmesini engellemektedir. Odasının penceresinden azıcık da olsa görebildiği gök, kırlangıçlar tarafından kapatılmaktadır.

Yakup’un, bir odaya sıkıştırılmışlığıyla Yusuf’un bir kuyuya atılması eşleşmektedir. Bu eşleşme Yakup’un sitemiyle bir kez daha dile getirilir: “Ve demek ki benim odamda hiç kimseler yoktur/ Odamın düşünülmesi halinde bile/ Kimseler yoktur”. Kuyudaki Yusuf’un da yanında kimse yoktur, onun karanlıkta kalmasıyla Yakup’un gökyüzünü görememesi ötekileştirilip yabancılaştırılmanın ve toplum dışına itilmişliğin sonucudur: “Kopuşlar acı veriyorsa bağlar hakiki demektir. Sadece hakikatler acı verir. Palyatif toplum hakikati olmayan bir toplumdur, aynının cehennemidir.” (Han, 2022: 41). Yakup’un yaşadığı yalnızlaşma Richard Sennett’in (2013) kentlerde hâkim olan kapitalist düzenin insanlar arası ilişkilerin yabancılaşmasının ve insanların kendi kabuğuna çekilmesinin temel nedeni olduğu yönündeki tespitini doğrular niteliktedir:

“Geçen yüzyılda Paris’in nüfus dağılımında ortaya çıkan molekülleşme süreci ancien régime şehrinde kamusal meydan olgusuyla birlikte başlamış olduğunu gördüğümüz bir süreci hızlandırmıştı. Şehir insanlarla doldukça, bu insanlar birbirleriyle işlevsel bağlantılarını yitirmeye başladılar. Daha fazla yabancı vardı ve daha yalıtılmış durumdaydılar.” (Sennett, 2013: 183).

Kent yaşamına tekrar göndermede bulunulur. Biri, sürekli çarşıya çıkar; bitmeyen kırık dökükler satın alır, “durmadan” satılan kırık döküklerdir bunlar. Tüketim toplumunu oluşturan bireylere yönelik sürekli “yeni ihtiyaçlar” üreten kapitalist sistem, durmadan satılan/hiç bitmeyen kırık dökükler üzerinden sahnelenir. Gündelik yaşam; çalışma düzenine, koşuşturmacaya, sistemin çarkları arasında öğütülmeye göre düzenlenmiştir; bu çarklar arasında öğütülen tüketici insan, aynı zamanda tükenerek kendine, kendisi dışında kalanlara, doğaya yabancılaşıp varoluşunu bile sorgulayamayacağı bir zemine savrularak nesneleşmiştir.

“İnsanlar, kendilerini satın aldıkları metalarda tanımaktadırlar; ruhlarını otomobillerinde, müzik setlerinde, içten-katlı evlerinde, mutfak donatımında bulmaktadırlar. Bireyi toplumuna bağlayan düzeneğin kendisi değişmiş ve toplumsal denetim üretmiş olduğu yeni gereksinimlerde demirlemiştir.” (Marcuse, 1990: 8).

KAYNAKLAR

Athusser, Louis (2010). İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları. Çev. Alp Tümertekin. İstanbul: İthanki Yayınları.

Camus, Albert (1997). Sisifos Söyleni. Çev. Tahsin Yücel. İstanbul: Can Yayınları.

Cansever, Edip (2011). Sonrası Kalır I-II. İstanbul: YKY.

Debord, Guy (1996). Gösteri Toplumu. Çev. Ayşen Ekmekçi-Orhan Taşkent. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Edebiyat Dünyası (2017) https://www.youtube.com/watch?v=AwAXGO_y3dE. Youtube. Erişim Tarihi: 22.12.2023.

Eroğlu, Ebubekir (2011). Modern Türk Şiirinin Doğası. İstanbul: YKY.

Felski, Rita (2017). Edebiyat Bize Ne Anlatır? Çev. Emine Ayhan. İstanbul: Metis Yayıncılık.

Freud, Sigmund (2015). Uygarlığın Huzursuzluğu. Çev. A. Can İdemen. İstanbul: Cem Yayınevi.

Han, Byung-Chul (2022). Palyatif Toplum. Çev. Haluk Barışcan. İstanbul: Metis Yayıncılık.

Marcuse, Herbert (1990). Tek-Boyutlu İnsan. Çev. Aziz Yardımlı. İstanbul: İdea Yayınevi.

Sennett, Richard (2013). Kamusal İnsanın Çöküşü. Çev. Serpil Durak-Abdullah Yılmaz. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.


[1] https://www.youtube.com/watch?v=AwAXGO_y3dE (Erişim Tarihi: 22 Aralık 2023).