Ali Bulunmaz
Guido Morselli, hem kendisiyle hem de dünyayla derin hesaplaşmalara girmiş, kaleme aldığı kitaplar hayattayken yayıncıların ilgisini çekmemiş, bunun üzerine insansız bir dünya düşünü kâğıda döktüğü İnsanlığın Sonu’nu bitirdikten bir süre sonra intihar etmiş bir yazardı.
Felsefe ve yaşam sorunlarını buluşturduğu kitaplarının ortak teması olan yalnızlık, Morselli’nin bir türlü dikiş tutturamadığı ve neredeyse tamamını mutsuz geçirdiği yaşamının da merkezindeydi. Ömrü boyunca var oluşun ağırlığını ve sancısını anlayıp anlatmaya çalışan yazarın bu çabasının zirve noktası diyebiliriz İnsanlığın Sonu için.
Romanın anlatıcısı, Alpler’deki evinde intihar etmeyi düşündüğü gerilimli gecenin ardından, ortalıkta kimsenin kalmadığını görüyor ve onun için yalnızlığı ve özgürlüğü daha yoğun sorguladığı yeni bir var oluş ve anlam mücadelesi başlıyor.
“Benim kişisel hikâyem artık Tarih…”
Kendinde kaybolan anlatıcı, etrafından (daha doğrusu dünyadan) insanların yok olduğunu ve her şeyin bir anda öylece kaldığını görünce büyük bir endişeye kapılıyor. Belli bir süre sonra kaygının yerini gözlemler ve olup biteni anlama telâşı alıyor; buna “hayatın bitişi”, yaşamın ortadan kaybolması ya da yok oluşu” diyor. Nesneler ve şehir yerli yerindeyken insanların aniden kayıplara karışması anlatıcının kafasını kurcalıyor: “Tek bir yüz göremeyeceğim, tek bir ses duyamayacağım. Bu bana adaletsiz ve zalimce geliyor. Şehirde sadece bir seyirciydim ama ben burada yaşamalıyım. Nereye gittiler? Neden gittiler?”
Dünyanın kendisine kaldığını anlayan ve çevresine baktıkça korkuya kapılan anlatıcı, hem son insan olarak insansız yaşamı kavramaya uğraşıyor hem de hiçbir fikri bulunmadığı kişilerin (“onlar”ın) peşine düşüyor.
Dünyadan gitmeyi tasarlarken dünyada kalan son insan olmanın tuhaflığını ve ağırlığını hisseden anlatıcı, dışarısı ile zihni arasında salınırken insanlar için her şeyin bittiği, onun için yeni bir yaşamın başladığı o günden sonra bir hakikatin farkına varıyor: “Benim kişisel hikâyem artık Tarih, İnsanlığın Tarihi. Ben artık İnsanlık’ım, ben Toplum’um (büyük İ ve T). Üçüncü şahıs olarak konuşsam yine de durumu abartırım: ‘İnsanlık şunu söyledi, bunu yaptı…’ 2 Haziran’dan bu yana üçüncü şahıs ve varoluşsal ya da dilbilgisel herhangi bir şahıs benimle özdeşleşmek zorunda. Ben’den başkası yok artık, ben de Ben’den başkası değil. Ben benim.”
İnsanlardan, onların ürettiği zararlardan ve rahatsızlıktan korkup kalıcı ve kapsamlı bir yalnızlık arzularken herkesin ortadan kaybolmasıyla boşluğa düşerek şaşıran anlatıcı, âdeta arkeolojik kazı alanındaymışçasına yeryüzünde geziniyor. Durumunu psikolojik ve felsefi açıdan yorumlamayı da ihmal etmiyor: “Hegel kendinde ve kendisi için bir gerçeklik hayal etti, ben de bende ve benim için bir gerçeklik hayal ettim. Başkalarının burada yeri yok çünkü onlar yok.”
Derin yalnızlık isteği gerçekleşen ve bunu yaşamayı diğer her şeyin önüne koyan anlatıcı, zaman zaman karmaşık duygulara kapılsa da kaybolan insanlara ve dünyaya coşkulu bir şekilde sesleniyor: “Ey insanlar, hem kendim için seviniyorum hem de sizin için, daha doğrusu sizin yerinize seviniyorum çünkü kurtuluşun tadını çıkaramıyorsunuz. Her şey için çok geç değil. Köleliğinizi siz istediniz, onu siz yarattınız ve ancak sizin ortadan kaybolmanızla yok olabilir.”

“Korkunç Bir Hipnoz Hâli”
Hikâyede iç sesini “işittiğimiz”, düşünmelerine tanık olduğumuz ve hem tek başına kaldığı dünyada hem de zihninde sürüklenişine rastladığımız anlatıcı, dinlerdeki ve felsefedeki yok oluş ve yaşam hikâyelerini başına gelenlerle harmanlıyor. Bu sırada, o günden evvel ne olduğunu ve sonrasında kendine düşen “sorumlulukları” enine boyuna düşünüyor: “Madem insanlık vardı ve şimdi ben, sadece ben varım, ‘onlar’ın arkasında bırakmak zorunda kaldığı görevleri üstlenmeliyim. ‘Onlar’ aslında ne yapıyordu? Ne yaptılar? Oldukça basit: Fayda sağlama amacıyla hareket ediyorlardı. Ayrıca etraflarında gördükleri ya da gördüklerini düşündükleri şeyler hakkında akıl yürütüyorlardı. Sonra da onları kelimelerle, işaretlerle, seslerle ifade ediyorlardı.”
Anlatıcı, dünyayla ve doğayla doğrudan ilişki kurabileceği bir fırsat yakalıyor yeryüzündeki son insan olarak. Başka bir deyişle insanın tabiattaki huşû ortamını bozarak onunla kurduğu çarpık ilişkiyi aştığını düşünüyor. Bu da anlam arayışına ve var oluşun ağırlığını hissedişine dâhil. Hayatta olması ve “korkunç bir hipnoz hâlindeki” tanıklığı da… Üstüne gelen bilinmezlik ve herhangi bir konuda yardım isteyeceği kimsenin bulunmamasının yarattığı gerilim de… Dolayısıyla anlatıcı, elinde kalanın ve kaybettiklerinin de dünyadaki durumun da farkında: “Asıl tehlike, yani insan artık yok. Geriye kalan, yaşayan şey zararsız: içimdeki ve etrafımdaki doğa. Bu koşullar altında, benim yerimdeki herhangi birinin yaşlılıktan ölme şansı yüksek. Hastalıklar, örneğin ortak yaşamdan kaynaklanan gerilimin sebep olduğu bu rahatsızlıklar gibi doğrudan ya da dolaylı olarak toplum kaynaklıdır. Artık yıldırım, deprem veya göktaşı dışında ulaşılabilecek bir şey yok. Onlar da uzak şeyler.”
Anlatıcının tanık olduğu ve o günden sonra yaşayıp düşündükleri, bir bakıma modern insanın eleştirisine dönüşüyor. Modern insanın hırslarını, “mutluluk” arayışını ve tüketimciliğini zihninin süzgecinden geçiren anlatıcı, dünyadaki yalnızlığında kimliğinden yoksunluğuyla ve zamandan azadeliğiyle adım attığı, mantığın altüst olduğu yeni yaşama uyum sağlamaya uğraşıyor: “Zamanın dışında olduğum da aynı derecede kesin. Nihai teyidi de şu: Öngördüğüm ve korktuğum boş zaman sorunu aklıma bile gelmiyor. İnsanlık kadar eski bir sorun ve muhtemelen onun ilk günahı, kendi kendine, ‘Peki sonra ne yapacağım?’ diye sormak. Ama ben bunu kendime sormuyorum.”
Moriselli’nin anlattığı hikâyenin özünde, çokluğun eleştirisi ve yalnızlığın açtığı anlam kapıları bulunuyor. Yazar, anlatıcı başkarakter aracılığıyla bir yok oluş ve tek başınalık öyküsüne imza atarken okuru, dünyadaki yerini (ya da yersizliğini) ve önemini (ya da önemsizliğini) düşünmeye çağırıyor.
İnsanlığın Sonu, Guido Morselli, Çeviren: Leyla Tonguç Basmacı, Can Yayınları, 144 s.

