Günsu Şireci
Liza Szabo’nun Marie Bot Robot Dadı adlı çocuk romanı, ilk bakışta sıradan bir aile komedisi gibi görünse de sayfalar ilerledikçe insan olmanın, aidiyetin ve modern dünyanın mükemmellik arayışının derinliklerine inen bir metne dönüşüyor. Almanya’da 2024 yılında yayımlanan ve 2026 yılında Günışığı Kitaplığı tarafından Türkçeye kazandırılan eser, dokuz yaşındaki Karla’nın gözünden, ailesine robot bir dadının katılmasıyla yaşanan dönüşümün hikâyesini anlatıyor. Teknoloji çağında insan ilişkilerini, sevginin dönüştürücü gücünü ve kusurların değerini merkeze alan roman hem çocuklara hem de yetişkinlere çağımızın en temel meselelerini düşündüren çok katmanlı ve keyifli bir okuma deneyimi sunuyor.
Çocuk edebiyatının belki de en büyük zenginliği, omuzlarımızdaki en ağır soruları en hafif hikâyelere yedirebilmesi; çocuklara dünyanın kapılarını aralarken yetişkinlere aynı dünyayı yeniden, bambaşka bir bakış açısıyla sunabilmesidir. Marie Bot Robot Dadı da işte tam olarak bunu yapıyor. Eğlenceli anlatısıyla içine çektiği okurları yaşamın en temel sorularıyla baş başa bırakıyor: İnsan olmak ne demek? İnsan olmayan bir varlıkla gerçek bir bağ kurulabilir mi? Ve belki de en önemlisi; hayatın tüm pürüzlerini ortadan kaldıracak “mükemmel” çözümler gerçekten mümkün müdür?
Roman, Kalliske ailesinin çocukları Karla ve Finn’e bakması için eve Marie Bot isimli robot bir dadı getirmesiyle başlıyor. Çok geçmeden romanın merkezine yerleşen Marie Bot, ilk bakışta modern dünyanın en büyük vaadini temsil ediyor gibi görünüyor. Yorulmayan, unutmayan, hata yapmayan, her şeyi bilen, koskoca bir oturma odasının panoramik kaydını bile yalnızca elli sekiz saniyede alabilen bir teknoloji harikası…
Çalışan ebeveynlerin zamanla yarıştığı, iş yükünün ezici ağırlığı altında bakım emeğinin giderek silikleştiği bir dünyada Marie, kusursuz bir çözüm olarak pazarlanıyor. Günümüzün teknoloji anlatılarında da sıkça karşılaştığımız bu vaat, muhtaç durumdaki yetişkinler tarafından tereddütsüz kabul edilirken çocukların şüphesinin nesnesi hâline geliyor. Karla ve Finn, anne babalarının çözüm odaklı yaklaşımına karşılık, önce sorunu ve bu sorunun kendilerinde uyandırdığı duyguları anlamlandırmaya çalışıyorlar. Zaman içinde Marie Bot’la kurdukları derin bağ da tam olarak bu anlamlandırma çabasının bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Romanın kalbindeki büyük değişime çocukların ve yetişkinlerin birbirlerinden oldukça farklı tepkiler verdiğini görüyoruz. Anne ve babaları, her ne kadar Marie’nin ev içi sorumluluklarını hafifletmesinden memnun olsa da onun yarattığı yetersizlik hissiyle baş etmede sınıfta kalıyor. Ancak sınıfta kalan yalnızca ebeveynler değil. Szabo, anne ve babanın çocuklarıyla daha fazla vakit geçirebilmelerini sağlayacak, mesleki iş yüklerini azaltacak bir teknolojiden söz etmenin mümkün olmadığını; bu teknolojinin daha ziyade modern hayatın keşmekeşinde, bakım emeğini hafifletip çalışanların üretkenliğini artırmaya yönelik olduğunu vurguluyor. Dolayısıyla anne ve baba, yoğunlukları nedeniyle çocuklarıyla geçiremedikleri her dakikanın ağırlığını hissediyor; zaman zaman bunun hesabını Marie Bot’tan soruyor. Onlar için kendi çocuklarına kendilerinden daha iyi ebeveynlik edebilecek bir teknolojinin varlığı oldukça ürkütücü, çünkü böylesine bir değişim, kendi yeterliliklerini her bakımdan sorgulamalarına neden oluyor. Neticede, eğer tüm hesapları hesap makineleri yapacak, tüm çorbaları mikserler karıştıracak, çocuklarına dahi robotlar bakacaksa, onlara ne kalır?
Anne ve babanın endişelerinin tam karşısında ise ailenin en küçük çocuğu Finn’in cıvıl cıvıl sevgisi duruyor. Finn, aileye Marie’yi kabul eden ilk kişi. Ondan yaşça biraz daha büyük olan ablası, Marie’nin müziği sevmesinin mümkün olup olmadığını sorgularken, Finn’in cevabı net: Marie kuşkusuz kendilerini seviyordur, o hâlde müziği de seviyor olabilir.
Burada Finn’in çevresiyle kurduğu ilişkinin temelinin duygularından ve sezgilerinden geçtiğini görüyoruz. Finn için Marie’nin neyden yapıldığı, nereden geldiği ya da ne amaca hizmet ettiği, her ne kadar kullanma kılavuzunun tamamını ilgiyle okumuş olsa da önemli değildir. Neticede onun için tek önemli olan şudur: O Marie’yi seviyordur, Marie de onu. Finn, Marie’nin “mükemmelliği” nedeniyle kendini tehdit altında hissetmez; tam tersine, ondan her gün sevinçle yeni şeyler öğrenir. Kendisi gibi olmayanla, “öteki”yle kurduğu ilişkiyi farklılıklar üzerine değil, ortaklıklar ve benzerlikler üzerine inşa eder. Bu bakımdan Finn, önyargılarla henüz tanışmamış çocukluğun kılçıksız timsalidir.

Dokuz yaşındaki ablası Karla ise değişime, kardeşi Finn’e kıyasla çok daha büyük bir şüpheyle yaklaşmaktadır. Çocukluktan ergenliğe uzanan o sancılı merdivenleri ağır ağır tırmanan Karla’nın bir ayağı çocukluğun saf dünyasında kalmış, diğeri ise çoktan yetişkinlerin karmaşık evrenine varmıştır. Her iki dünyayı da yakından tanır; ancak ikisinin dilini de tümüyle anlamakta güçlük çeker. Karla’nın asıl sorununun Marie ile olmadığını da işte tam bu noktada anlarız. İnsan ya da robot fark etmeksizin dadıların hepsi, Karla’nın gözünde aynıdır: “Bir grup turşu kafalı.” Çünkü yetişkinlerin dünyasını kısmen tanısa da anlamakta güçlük çeken Karla için dadılar yalnızca ailesinin ilgisizliğini temsil eder. Karla yetişkinlerin neden biraz daha az çalışamadıklarını, neden ailelerini önceliklendiremediklerini, neden çocuklarının istemediği yerlere taşındıklarını anlamlandıramaz. Buna rağmen bütün bunların onda nasıl duygular uyandırdığını çok iyi bilir. Karla’nın kendisini bir anda içinde bulduğu bu dünya oldukça kafa karıştırıcı, bir o kadar da endişe vericidir. Yeniliğin ve değişimin vücut bulduğu Marie bot da işte tam olarak burada Karla için bir ilaca, korkularını kelimenin gerçek anlamıyla “kucaklayabileceği” bir fırsata dönüşür.
Zaman içerisinde Karla, “Mükemmel Çözüm” olarak sunulan Marie Bot’un pek de mükemmel olmayan yanlarının, başka bir deyişle “kusurlarının” ortaya çıkmaya başladığını gözlemler. Ancak bu kusurlar bir sorun değil, tam aksine, Marie’nin Karla’ya düşündüğünden çok daha fazla benzediğinin yegâne işaretleridir. Nitekim Marie artık yalnızca kodların değil, tıpkı Karla gibi sezgilerin dilini de konuşmaya başlamıştır. Mükemmellik arayışını eleştiren roman, cevabın mükemmel olmakta değil, kendini ve çevreni kusurlarıyla anlamaya ve sevmeye çalışmakta yattığını vurgular.
Peki, Marie’nin kusurları onu daha çok insan yapar demek mümkün müdür? İnsanı insan yapan nedir? Marie düşünebilir, öğrenebilir, merak edebilir ve gözlem yapabilir. Ancak bunlar yeterli midir? Bir varlığı insan yapan şey aklı mıdır, bedeni midir, yoksa başkalarının hayatında bıraktığı izler ve çevresiyle kurduğu ilişkiler midir?
Szabo bu soruların hiçbirine kesin bir yanıt vermiyor. Zaten iyi edebiyatın işi yanıt vermek değil, doğru soruları sormaktır. Roman, kalp pili takılan bir babaanne ile “sezgileriyle” hareket etmeyi öğrenen bir robotu yan yana getirerek insan ile öteki arasındaki sınırları silikleştirip; üstünlük ve mükemmeliyet kavramlarını ise son derece doğal, didaktik olmaktan uzak bir biçimde sorgulatıyor. Bunun yanı sıra, teknolojinin ve özellikle yapay zekânın gündelik yaşamın ayrılmaz bir parçasına dönüştüğü günümüzde çocuklara teknolojiden korkmayı değil, onunla etik, duygusal ve insani bir ilişki kurmayı düşünmeyi öneriyor. Her şeyin ötesinde, Marie Bot Robot Dadı, sevgi bağının kolay örülmediğini, ancak ne kadar hata verirse versin yeniden örülmeye değer olduğunu okura hatırlatıyor.
Liza Szabo, Marie Bot Robot Dadı, Çev.: Mine Kazmaoğlu, Günışığı Kitaplığı, 2026.

