Yabancılaşmanın Karşısında Doğa ve Sevginin Şairi: Turgay Fişekçi

O. Aytuğ Tolu

1956’da Balıkesir’de doğan Turgay Fişekçi’nin ilk şiirleri 1980 öncesinde yayımlanır. İlk şiir kitabı Karda Işıltılar (1981) ile Akademi Kitabevi Şiir Ödülü’ne değer görülür. Şairin diğer şiir kitapları; Behçet Aysan, Melih Cevdet Anday, Behçet Necatigil, Halkevleri, Sunullah Arısoy, Fazıl Hüsnü Dağlarca adlarına düzenlenen yarışmalarda ödüllere değer görülmüştür. Adam Sanat Dergisi’nin yayın yönetmenliğini yapan Turgay Fişekçi’nin çeşitli edebî türlerde yayımlanan eserleri mevcuttur.  2006’dan beri Sözcükler adlı edebiyat dergisini yayımlamaktadır.

Turgay Fişekçi’nin 1981-2017 sürecinde neşrettiği on şiir kitabı Sözcükler Yayınları tarafından 2022’de Bütün Şiirleri (2022-2017) adıyla yayımlanıp okuyucuyla buluşturuldu. Kitabın son bölümünde Turgay Fişekçi’nin şiirleri üzerine yapılan değerlendirmelere yer verilmektedir. Geçmişe yolculuk biçiminde tasarlandığı izlenimi veren kitabın açılışında son şiirleri, kapanışında ilk şiirleri yer almaktadır.

Turgay Fişekçi’nin şiirlerine yansıyan toplumsal izlekler; eşit ve adil düzen ideali, ataerkinin reddi, savaş karşıtlığı, hak ve demokrasi mücadelesi, çarpık kentleşme, ötekileştirilen kimliklerin görünür kılınması, sevgi-sevgisizlik bağlamında sevgi dilinin geliştirilmesi, ekolojik tahribat, teknolojinin doğayı ve insan yaşamını esir alması, hız ve makineleşmenin yaşamın birçok alanını işgal etmesi, yoksulların yaşam mücadelesi üzerine geliştirilmiştir. Bu izlekleri geliştirilirken ideal olan adil ve eşit bir düzene ulaşabilmenin yolu kolektivizmin güçlendirilmesine bağlanır. Genişleyen “biz” öznesinin kapsamında sadece insanlar yoktur, doğanın parçaları olan diğer canlı türleri ve doğal güzellikler “biz” öznesinin bütünlüğünü sağlayan bileşenlerdir. İnsan, sevgi dilini geliştirip doğayla bütünleştiğinde yeryüzü daha yaşanılır hâle gelecektir. Hız, makineleşme ve teknolojinin tahakkümü altına giren kamusal alan ve çevrede insanın kurtuluşu doğadan kopuşun aşılmasıyla gerçekleşecektir. Bu nedenle insan-doğa ilişkisi bağlamında Türk şiirinde Turgay Fişekçi’nin şiirleri özgün bir yere sahiptir. Kevin Lynch’e göre “İyi bir çevresel imge, zihninde o imgeyi taşıyan kişiye duygusal açıdan güvenlikte olduğu duygusunu verir. Kişi, kendisiyle dış dünya arasında uyumlu bir ilişki kurabilir.’’ (Lynch, 1996). Bu bağlamda Turgay Fişekçi’nin şiirlerinde insan; doğayla, diğer insanlarla, aileyle sağlıklı ilişkiler kurduğunda güven, sakinlik ve huzura kavuşabilir. Siyaset, dil ve ilişkiler insanı güvende ve huzurlu hissettirdiği sürece değerlidir.

Turgay Fişekçi’nin şiirlerine yansıyan baskı, zorbalık ve faşizm karşıtlığı sadece insan merkezli türcü bir bakışın yansıması değildir. Faşizm, insanla sınırlı kalmayıp doğayı da tahrip eder. “Thüringen Beşlisi” şiirinde faşizmin Almanya özelinde sergilediği yıkımı insan-doğa paydaşlığında bir bütün olarak şu şekilde öyküleştirir:

“Weimar bambaşkadır, Goethe’yi, Schiller’i görmüş

Bilir kalıcıyı ve geçiciyi.

İnsanlar yakılmaya başlanınca Buchenwald’da

Kuşlarını yitirmiş ilkin

Yıllar boyu kuş görünmemiş göklerinde

Havadaki yanık kokusu dağılınca ancak

Dönmüşler yuvalarına” (Fişekçi, 2022: 185).

İnsanların yakılmasıyla kuşların göçü eşzamanlı eylemlerdir. Faşizmin doğaya aykırı olmasına kuşların “yuvalarını” terk etmesi kanıt gösterilir. İnsan yakmanın yanı sıra zor kullanılarak yurtlarından göç ettirilen insanlar ile yuvalarını terk eden kuşların “kader” ortaklığı faşizme maruz kalmalarıyla inşa edilir. Bu yönüyle Nazilerin faşist uygulamaları bir bütün olarak doğaya düşmanlıkla kendini yeniden üretir fakat bu yeniden üretim yıkımı da beraberinde getirir.

Doğanın yıkımını yoğunlaştırıp ekolojik krize, yaşam alanlarının doğadan ayrıştırılmasına, canlılar için anomaliye sebebiyet veren gelişmelerin başında Sanayi Devrimi sonrasında yayılım açısından hız kazanan kapitalizm gelir. Şehir kültüründen kente geçiş kapitalist dönemde ortaya çıkmıştır. Sanayileşmenin ardından kırdan kente göçün yoğunlaşması sonucunda bugünkü Avrupa kentleri oluşmaya başlamıştır fakat kapitalizmin kendi iç dinamiklerinin ortaya çıkmadığı ülkelerde çarpık kapitalizmin sonucu olarak kentleşmenin biçimi de Avrupa ülkelerden farklılık göstermiştir. Bu farklılaşmanın yansımaları şiirde kendini göstermiştir. Türk şiirinde Doğu-Batı medeniyet mukayesesi kent bağlamında Ziya Paşa’nın dizelerinde görülmüştür: “Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşâneler gördüm / Dolaştım mülk-ü İslâm’ı bütün viraneler gördüm”. Bu kıyaslama Turgay Fişekçi’nin şiirinde alay ve eleştiri dilinin kullanımıyla üretilir, Almanya gezisini aktardığı şiirinde geçen “Bu sokak / Sokağın sonunda eğilip su içilebilen kuyu. / Böyle şeyler bizim İstanbul’da da var / Ama kim bilir nerde gömülü?” (Fişekçi, 2022: 223) dizelerde görülür. Kentleşme politikalarının plansız ve yanlış uygulanması sonucunda şehrin hafızası yok edilip doğası ve silüeti değiştirilmiştir. Su kuyusunun nerede gömülü olduğunun sorgulandığı dize hem tepkiyi hem de yok edilen hafıza için sitemi vurgulamaya yöneliktir. Batı kentleriyle özellikle İstanbul’un kıyaslanması sırasında Nefi’de görülen hicviye yeniden üretilir: “Yazık şu Paris halkına / İki yüz yıldır bir Dalan çıkaramamış / ‘İmar’a açmak için o koca parkları, bahçeleri.” (Fişekçi, 2022: 212). Paris ile İstanbul karşılaştırılıp kent yaşamında yeşil alana sahip dinlenme ve toplumsallaşma mekânı olma özelliği taşıdığı için insan-doğa bütünlüğünün kurulmasına katkı sağlayan park ve bahçelerin imara açılıp açılmaması yerel yönetim anlayışına bağlanır. Bu anlayış da belediye başkanının şahsında somutlanır. Tariz sanatından yararlanan şair, üzüntü ve sitemini “yazık” sözcüğüyle dile getirir, bu ifade İstanbul halkına yöneliktir. “Seçimleri Düşünerek” şiirinde Paris betimlemesi yapan şair kenti bir şiire benzetir fakat şiirin ilk dörtlüğünde yine İstanbul özelinde ülkemizdeki kentleşme politikasına eleştiri vardır. Tariz sanatı bir kez daha devreye girer: “Bir gökdelenle çağdaş olunmaz / Öğren bunu Paris şehri!” (Fişekçi, 2022: 212). Finans kapitalin sembolik kalesi olma niteliğini taşıyan gökdelenlerin İstanbul’un tarihî-mimari silüetini deforme etmesi yine İstanbul-Paris karşılaştırmasıyla verilmiştir. Söz tersinden söylenip, ideal kent düzeni için Paris örnek gösterilip onun için şiir yakıştırmasında bulunulur. Paris’te tarihî mekânların korunmasının tarih bilinci oluşturmadaki etkisi -diğer şiirlerinde- belirli olayların geçtiği mekân ve yerlerin kuşbakışı aktarımıyla verilir. Sadece Avrupa değil, ABD kentleri de kıyaslamanın tarafını oluşturur. Bahçeli iki katlı evleri ve on bir ay yeşil doğasıyla olumlanan ABD kentlerinde yaşamın güzel olduğuna değinilir. Mazmun seyahatname niteliği taşıyan şiirlerinde Turgay Fişekçi, gezdiği kentleri aktarmakla kalmadığı gibi doğası, mimarisi ve ortak yaşam alanlarıyla ideal kenti tarif etmeye çalışır. Mukayesenin bir ucuna İstanbul’un, diğer ucuna Batı kentlerinin yerleştirilmesi mevcut öznel gerçeklikle ideal olan arasındaki uçurumu göstermeye yöneliktir. Öyle ki İstanbullunun çıkmazı, doğal alanlarının yok edilmesinde görünür kılınır. Gölde yüzmek ve sandalla gezmek, kır ve doğa yürüyüşü yapmak, sonbaharın tadını çıkarmak isteyen İstanbullular kenti terk etmek zorundadır:

“İstanbullu gölde yüzmek isterse

Elektrikli trenle

            Sapanca yarım saattir, Abant bir

Sonbaharda yağmurlar başladığında

            Çamların çevrelediği durgun göllerde

                        Sandalla dolaşmak ister

                                   İnsan

Göl üzerinde yağmur tıpırtılarıyla

Soyulur yaz sıcaklarının ağırlığından.” (Fişekçi, 2022: 288)

Yukarıdaki dizelerde yağmurun tıpırtıları, gölü çevreleyen çam ağaçları, sandalla dolaşmak insanın ihtiyaç duyduğu ses ve eylemlerdir fakat insanın ideal kent düzeninde hakkı olan bu doğal gereklilikler İstanbullular için trenle ulaşılabilecek mesafededir. Doğadan kopuş hem maliyetli hâle gelmiş hem de zaman kaybına neden olmuştur. Şiirin son dizelerinde göl, çam, sandal ve yağmur tıpırtıları kavramlarından hareketle kır yaşamına geçilip kır ile kent ses, gürültü ve sessizlik ölçütlerinde mukayese edilir. İnsanın yumuşak yaratık olduğu ve gürültüye gelemediği, sabah tarla süren çiftçi için traktör sesinin sevinç verdiği fakat başka bir şiirde belirtildiği üzere bir zamanlar orak kullanımıyla biçilen bitkilerden çıkan kokunun yerini makinelerin aldığından bahsedilir. Her ne kadar makineleşmenin hâkimiyetine girse de kır yaşamı, kent yaşamına göre hâlen daha insani ve doğaldır. Sabah işe ya da geziye giden bir kentli için trafikteki araç seslerinin iyi bir “kahvaltı” olmadığı vurgulanır. Gürültünün kahvaltı diye şiire girmesi, sadece sabah ile eşleştirilmesinden kaynaklanmaz. Şair, dilsel sinestezinin imkânlarından yararlanıp sesi yenilebilir bir fenomene dönüştürüp gürültünün insan için ne kadar tehlikeli/zehirli bir “gıda” olduğunu belirtir.

Kent yaşamı, kamusal alanın zaman planlanması açısından gayriinsanidir. Öyle ki ideal düzende insan, kendi zamanını planlayabilecektir fakat kent, kapitalizme göre tasarlanıp üretim ilişkilerinin yoğunlaştığı merkezdir, özellikle ücretli çalışan kent emekçileri için zamanın planlanması ve kontrolü bürokratik gücün elindedir. Bu bağlamda “Evden İşe” şiirinde ideal düzenin nasıl olması gerektiği betimlenip öyküleştirilir: Sabah yürürken çevrede ağaçların olduğu, sudan gelen hafif rüzgârın hissedilebildiği, yürürken yorulduğunda çay kahve içilebilecek sehpa ve sıraların bulunduğu bir yerleşim planı. Böyle bir planlamada kentli-zaman ilişkisi tahakkümden kurtarılır, egemenler ve burjuvazi lehine zamanın kolonileşmesine son verilir: “Kendi hayatına egemen bir insan olarak / Gününü planladığı” (Fişekçi, 2022: 289). Şairin ideal kent planlamasında insanlar göl ve ormanlara erişebilmek için trenlerle yolculuk yapmak zorunda kalmaz, zaman kaybı yaşamaz.

Ücretli çalışanlar için zamanın kolonileşmesi çocuk işçiler bağlamında “Seni Beklerim” şiirindeki “Salıları seni beklerim / sanayide çalışan çocukların hafta sonunu beklemesi gibi” (Fişekçi, 2022: 90) dizelerle yeniden üretilir. Özlem duygusuyla bekleme eylemini gerçekleştiren özne için zamanı iple çekme söz konusudur. Bireysel duyuşun yüzeyde yer aldığı şiirde çocuk işçi, sanayi ve zaman ilişkisinden örnek verilmesi derinde ise öznenin zaman algısının toplumsal dinamiklerle şekillendiğini açığa çıkarır. Sosyolojik gözlemlerin sonucunda şekillenen zaman algısı özlenen birini beklerken çocuk işçinin tatili beklemesindeki heyecanla eşleştirilir çünkü aynı şiirde yer alan “Çarşambaları seni beklerim / büyük bir kentin yirmi dört saat açık gözleri gibi” dizelerinde toplumsal sorumluluk bilinci taşıyan öznenin yaşadığı kent kişileştirilerek yirmi dört saat işlek bir yerleşim birimi olduğu vurgulanır.

Kentler karmaşık yapıları ve betondan mimarisiyle her geçen gün doğa dışına çıkışın merkezlerine daha fazla dönüşür. Teknolojinin geldiği aşamada görüntü kaydeden kamera gibi cihazların kullanımındaki artış son 30 yılda ivme kazanmıştır. Medya, güvenlik ve tüketim bağlamında kamera, kentlerin vazgeçilmez parçasıdır artık. “Yüzyılın Sonu” şiirinde geçen şu dizeler kentlerin geldiği aşamayı sahneler: “Kameralar hızla dolaştı kentlerin sokaklarında / Yapılardan başka bir şey göremedi / Her şey alınıp satılıyordu / Gül bahçeleri bulunamadı.” (Fişekçi, 2022: 203). Kent sözcüğünün çoğul eki alması eleştirinin tek kentle sınırlı tutulmadığını gösterir. Her şeyin alınıp satılarak değişim değerine indirgenmesi tüketim toplumunun yaşam alanının kent olduğuna işarettir. Gül bahçelerinin (gülistan) bulunmayışı kentin doğadan koparılmasıyla ve gül bahçesi olabilecek arazilerin yapılaşmaya açılmasıyla malûldür. Şiirin diğer dizelerinde ülkelerin birbiriyle kömür, çelik ve silah sayısı ölçütüne göre yarıştığı, hiçbir ülkenin daha çok gül, akasya ve portakal çiçeğine sahip olması veçhesiyle öne çıkmadığına dair sitem dile getirilir. Yapılar, kameralar, silahlar, fabrikalar, doğanın sömürülmesi sonucunda “zenginlik” sayıyla ifade edilen bir niteliğe bürünüp sayıların/istatistiğin dünyayı etkisi altına alıp sevgisizliği hâkim kılmıştır. Sayılar ve teknolojideki gelişme, ilerleme diye propaganda edilse de yaşanan durum apaçık bir gerilemedir. Teknoloji, geliştirdiği araçlarla doğanın sömürülmesine neden olur: Baltalar, motorlu testereler, iş makineleriyle biçilen ağaçların ardından insanların gölgesinde oturacağı doğal bir güzellik de bırakılmaz. İnsan doğadan koparıldıkça sevgisizleşir, huzursuzlaşır. Yapılar arasına hapsedilen kentliler oksijenden mahrum bırakıldıkça huzursuzlaşmaya başlar. Bu huzursuzluğun nedenlerinden biri nüfus yoğunluğudur ki birçok duygu ve hatıra bu kalabalıkta kaybolur. İnsanlar arası fiziksel mesafe kısaldığı hâlde manevi-toplumsal mesafe artmıştır, bu çelişkili durumun sonucunda insanlar birbirine çok yakınken birbirlerinden kopmuşlardır: “Korkunç bir kargaşayla can çekişen / Şu kalabalık ezmeden bende kalan seni” ve “Ne kadar zor yakınlık / İnsanlar bu kadar çokken” (Fişekçi, 2022: 266, 265).

Turgay Fişekçi

Geleneksel mimaride evlerin saçağına, pencere ve bahçelere kuşlar için yuva yapılır fakat apartman ve gökdelenlerin esir aldığı kent yaşamında ne gül bahçesine ne gölgesinde dinlenilebilecek bir ağaca ne de kuş yuvalarına yer vardır. Bu nedenle Sait Faik’e ithaf edilen “Kuşlar” şiirinde kuşsuz bir dünyanın biraz da insansızlık anlamına geldiğine yönelik dize geliştirilir. İnsan, kendini çevreleyen bitki, ağaç ve diğer canlılarla birlikte bütünlüğe erişen bir varlıktır. Şairin bu yaklaşımı türcülüğe kayan insan merkezli hümanizmi aşar; sevgi dili sadece insanlar için değil, yeryüzünün tüm canlıları için geliştirilir.

Plansızlıktan, kâr hırsından ve doğal yapının tahribatından yalnızca İstanbul nasibini almaz, dağlarda bulunan ağaç türleri ve ormanlık alanlar da betonlaşmaya teslim edilir. Kara ulaşımını “geliştirmek” amacıyla yapılan otoyollar ve tüneller için özelde zeytin ağaçlarının genelde ağaç türlerinin yok edilmesi şiire yansır: “Otoyolu dağlardan geçirdik / zeytinlerin bitip, çamların başladığı çizgiden” (Fişekçi, 2022: 287). Bu dizelerde bahsi geçen yer İzmir-Kuşadası otoyolu olsa da bu sadece bir örneklemdir çünkü evrensel gerçek “Yeşillik diye yalnız mezarlıkların kaldığı bir kent olmakta dünyamız” (Fişekçi, 2022: 262) şeklindedir. Yaşamı sonlanan insanlara misafirhane olmaz niteliği taşıyan mezarlıkların yeşil olup hayattaki insanların yeşilden mahrum bırakılması çelişkinin ironik yapısını göstermesi açısından önem arz eder. Genel durum ise kıyıların ve doğal alanların imara, otoyola, işletmelere açılıp insanların bu güzelliklerden mahrum bırakılmasıdır. Bu mahrum bırakılmanın zamanla oluşturduğu duyarsızlığa tepki gecikmeksizin şiire yerleşir. “Kıyılar” şiirinde ideal kıyı düzenine uygun yapılaşma betimlenir: İki katlı, pencereleri kepenkli, bahçesinde ağaçların ve çiçeklerin bulunduğu taştan evler; çatı odalarında yıldızlara bakması için çocukların kaldığı, yuvarlak pencereli. Bu kartpostal tarzı mimari, ideal düzene aitken mevcut çevresel gerçeklik bambaşka bir düzlemde boy verdiğinden çevreye duyarsızlaşan insanlara şu tepki yöneltilir, “artık” sevgililerin yakınlaşacağı kuytu kumsalların bile kalmayışı insandaki gerilimin bir nedeni olarak belirir:

“Hiçbirini görmeden geçip gittiniz

Bu yollar niye böyle incecik demeden

Ağaçlar arasındaki evleri görmeden.

Bir adağa durur gibi dizildiniz

Cesetlerden surlar ördünüz kıyılara

Artık ne denizden yaklaşılır buralara

Ne karadan görülebilir deniz.

Böyle mi olacaktınız

Işıklarla yanan aynalı denizler

Seviştiğimiz, kuytu kumsallar.” (Fişekçi, 2022: 264)

Kuytu kumsalların yok edilişi sevgi dilini, hatıraları, aşkın bir mekânda tezahür edişini tahrip eder. Benzer durum, hatırası olan ağaçlar için de geçerlidir: “Hiç olmazsa anısı korunsa / Bu dünyaya yaraşır biçimde / Tel örgü ve bir yazı: / ‘Bu kestane ağacının altında sevgililer otururdu.” (Fişekçi, 2022: 262). İdeal kent düzeninde karşılaşılabilecek tabeladır bu. Kesilen bir ağaç ve beton yapılarla işgal edilen kıyı şeridi aynı zamanda aşk, sevgi ve ilişkilerin belleğini yok eder çünkü şair, aşkı kentleri güzelleştirebilen bir yeşillik diye tanımlar. Bayram yeri misali etrafında ve gölgesinde toplanılan, artık yeşil dalları ve sarı limonlarıyla yerinde bulunmayan bir ağaç toplumsallaşmanın alanını oluşturmada önemli bir yere sahiptir, ağaç kara bir oduna dönüştüğünde toplumsallaşma, bellek ve anı silinmeye başlar. “Babamın Çamları” şiirinde çocukluk yıllarına yolculuk yapan özne, geleneksel mimarinin imkân verdiği mahalle yaşamının ve oyun alanlarının apartmanlar için terk edildiğinin canlı tanıklığını yapar. Apartmanla birlikte hatıraları yaşatan mekânlar silinmeye başlamıştır:

“Ardımızdan mahalle büyüdükçe

Kimsesiz evimiz yabancı kalmış

Apartmanlar arasında el kadar

Dolaşmaktan yorulduğum koca bahçe” (Fişekçi, 2022: 89)

Mahalle “büyüdükçe” yaşam alanları küçülmüş; beton, bahçeye üstün gelmiştir. Gerek betonlaşmanın ve teknolojinin yaşam alanlarına girmesinin gerek doğadan kopuşun bir bedeli vardır. Romantizm oluşturabilen yağmurun yerini saçlara zehir bulaştıran asit yağmurları aldığından canlıların yaşamı tehlike altındadır, ağaç yaprakları egzoz dumanlarıyla zehirlenir. Buna rağmen asfalt çatlaklarından çıkan otlar hem bir umudu hem bir üzüntüyü dile getirir. Bu düzlemde “Ezik Manolya” şiirinde üstgeçit yapılmasından dolayı zarar gören ve korunmayan manolya kişileştirilerek dizelere dökülür, bu manolya Taksim’dedir fakat yalnızca doğa bilincine sahip insanın dikkatini çeker. Hız ve beton yükselişe geçtikçe doğa düşüşe, doğa düşüşe geçtikçe insan psikolojisi bozulmaya başlar çünkü kapitalist uygarlık huzursuzluk nedenidir. Aynı kapsamdaki “Alsace” şiirinin öznesi Alsace kırlarından yüz elli kilometre hızla geçtiğini fakat bu kırlarda yürümenin ve ormanda kaybolmanın kalan ömrüne yeteceğini dile getirir. Yüz elli kilometre hız ve yürüme birbirinin karşıtı hareketler olarak belirir. Hıza karşı yavaşlama, otoyol ve betona karşı toprak, sanayiye karşı besin üretilen ülkenin olumlanması insani ihtiyacın şiirde görünür kılınmasının dilsel ifadeleri ve göstergeleridir.

Turgay Fişekçi’nin şiirlerinde ekolojinin bozuluşu yakından uzağa doğru genişlemeyle verilir. İstanbul, Aydın-Kuşadası otoyolu ve Marmara Bölgesi’ni diğer ülkelerde yaşanan ekolojik krizler takip eder. “Leylaklar Yanarken” şiirinde canlılar atlasında yolculuğa çıkılıp farklı canlı türlerinin durumlarına değinilir. İnsan, neden olduğu krizin anaforunda kendisiyle birlikte diğer canlı türlerinin yaşamını tehlikeye atmıştır. İnsanın doğayla bütünleşmeyi reddedip ona egemen olma yanılgısına düşmesinin sonucu, yıkımı beraberinde getirip canlıların yaşam alanlarını ve hayatını tehlikeye sürüklemiştir:

“Bu yıl leylaklar, ölümcül mora boğdu dünyayı

Çocuklar anne karnında hastalandı

Yirmi gün aç kaldı, yedi yıl hapis atan

Son pandalar sergilendi New York’ta

Yuvasız kaldı, yavru kaplumbağalar.” (Fişekçi, 2022: 245)

Doğa, ekosistem ve canlıların tahribatının önemli nedenlerinden biri savaşlardır. Fişekçi’nin, ilk kitabından son kitabına kadar, şiirlerinde savaş karşıtlığı izleği görülür. “Son Dünya Savaşı” şiirinde insanların savaştan korunması için yapılan sığınaklara kuşlar, balıklar, sincaplar, ağaçlar, çocukluğun temiz bakışı, çiçekler ve dünyayı sığınaklara indirme temennisi dile getirilir. Kuşların ciğerlerinin dayanabileceği gökyüzü ve içebilecekleri su, balıkların yaşayabileceği deniz, çocukların yozlaştırılmadan yaşayabileceği çevre kalmamıştır. Yeryüzünde tükenen yaşama karşı yerin altında yaşamı sürdürme noktasına geliş bir bütün olarak doğa ve canlılar için çelişkidir fakat bu çelişki insan tarafından imal edilmiştir. Son dünya savaşı gerçekleşmeden savaşa “gerek” kalmadan kapitalizm, sömürü ve kâr hırsı uğruna doğaya yıkıcı zararlar verilmiştir. Oysaki “Çadırlar” şiirinde vurgulandığı gibi insanın ihtiyacı; su, ekmek ve sevgi ihtiyacının karşılandığı, erdem ve barışın yaşatıldığı bir yeryüzüdür. Şiir, savaş karşıtı düzlemde konumlandırıldığında sevgi diline aracılık eder. Bu bağlamda “Kırık Paşakılıçları” şiirinde gösterilen ideal düzende savaşlar bitmiş, dünya sessizleşmiş, demirin yüzyıllardır süren gürültüsü sona ermiş; geriye benzersiz renkleriyle çocuk gözleri ve yeni dünyanın şiiri kalmıştır: “Sessizleşti dünya / gömülünce savaş gereçleri / (…) / Uzayan kirpiklerinin tuzuyla yazdılar / Yeni dünyanın şiirini” (Fişekçi, 2022: 180). Demirden kılıç ve kargı üretilmesiyle başlayan savaş teknolojisi barutlu tüfekler ve atom bombalarıyla yeniden üretilerek varlığını sürdürmüştür. Savaş teknolojisinin varlığı doğa ve canlılığın yokluğudur; bu ikisi, uzlaşmaz çelişkinin taraflarını oluşturur. Savaş gereçlerinin gömülmesi, insan bilincinin gelişmesiyle mümkündür. Son dizede geçen yeni dünya ifadesi, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle başlayan “yeni dünya düzenine” gönderme olabilir. Yeni dünya düzeni tezine göre tek kutuplu şekilde küreselleşen dünyada emperyalizmin egemenliği sürecektir, emperyalizmin varlığı savaşların bitmemesi demektir. Bu noktada ideal yeni dünya düzeni; barış, sevgi ve şiddetsizlikle mümkündür. Şiir, bu ideale ulaşmada “araç” görevi üstlenir.

Savaşlar sonucunda yaşanan nüfus mübadelelerinden etkilenen coğrafyalardan biri Anadolu’dur. “Bursa’da Bir Ev” şiirinin öznesi televizyonda bir görüntüye rastlar: Selanik’te balık satan bir tezgâhtar kadın söze Rumca başlayıp Türkçe devam eder. Yurdunu, -Anadolu’yu- özlediğini, Selanik’te göçmen olduğunu, “lotodan” para çıkarsa gidip Bursa’da bir ev tutup memleketine yerleşeceğini söyler. Lotodan çıkan paraya umut bağlanması, göçmen olduğunu söyleyen bir insanın yurduna dönmesinin gerçekleşmesi zor bir ihtimale ve şansa kalmıştır, söz konusu dize şiirin en çarpıcı iletisidir.

Savaşın coğrafyası genişletilip Sovyetler sonrası Balkan ülkelerinin durumuna “Beyaz Kiraz Likörü” şiirinde değinilir. İtalyan Lokantası’nın müşterisi, garsonun beyaz kiraz likörü hakkındaki konuşmasını aktarır: Garson, beyaz kiraz likörünün son olduğunu ve seneye gelmeyeceğini ifade ettikten sonra bu durumun nedenini açıklar: “Beyaz kiraz likörü,’ dedi, ‘yalnızca Yugoslavya’da yapılırdı, serin dağlı kirazlar ülkesinde. Savaş başladığından beri artık gelmiyor.” (Fişekçi, 2022: 176). Emperyalizmin 1990 sonrası dönem için öne sürdüğü yeni dünya düzeni ve tarihin sonunun geldiği tezleri Yugoslavya özelinde yürürlüğe girer. Sosyalist bloğun dağılmasının ardından körüklenen aşırı milliyetçiliğin etkisiyle aynı ülkenin kardeş halkları savaştırılmıştır. Bu noktada beyaz kiraz likörü; sevgi, güzellik ve barışın sembolü olarak şiirde konumlandırılır. Beyaz kiraz likörünün çağrıştırdığı tüm güzellikler Savaşla birlikte sona erdirilmiştir.

Savaş coğrafyasına yapılan yolculuk Suriye “İç” Savaşı’nın dizelere dökülmesiyle sürdürülür. Arap Baharı diye başlayan Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun istikrarsızlaştırılması sürecindeki son durak Suriye’dir. Yaklaşık 14 yıl süren savaş, insanları yurtlarından ve ailelerinden kopardı. “Suriye” şiirinin öznesi bahçedeki ağaçtan kayısılar toplandıktan sonra ağacın çıplak kaldığını, bu görüntünün çocuklarından koparılan annelere benzeyip kendisini hüzne boğduğunu söyler. Sonraki dizelerde Akdeniz coğrafyasının sembollerinden olan zeytin ağacına yer verilip bu ağacın gölgesinde barış içinde dinlenilen zamanlar hatırlatılır. Kayısı ağacıyla Suriye ve mülteci aileler arasında kurulan benzetim (analoji) Fişekçi’nin şiirinin doğayla ilişkisini gösterir. Yaprak dökümünün duygusu, kayısı toplanmasına yönelik dilsel ifadeyle yeniden üretilir. Kök, yurt, bağ savaşlar nedeniyle bozulmuştur. 1990 sonrası süreçte Balkanlar, Afganistan, Irak, Kuzey Afrika ve Suriye’de yaşanan iç-dış savaşlar yeni dünya düzeninin sürdürüldüğünün kanıtlarıdır. Şair, tanıklığın ötesine geçip Suriye özelinde İspanya örneğini geliştirerek kardeşçe yan yana yaşam için öneride bulunur. Ziya Paşa’nın kentler üzerinden geliştirdiği medeniyet kıyaslaması Türk şiirinde Fişekçi tarafından yeniden üretilip savaşa çözüm olarak dizelere dökülür. “Suriye ve İspanya” şiirinde Akdeniz kıyısındaki iki ülke için “Toprakları benzeyen insanların yazgıları da benzer mi?” sorusu ortaya atılır. İki ülkenin kültürel zenginliği ortak paydayı oluşturur, İspanya bir model olarak öne çıkarılır: “İnsanı ve toprağı / güçlü bir devlet yaptı İspanya’yı. / İnsanı ve toprağı / güçlü bir devlet yapabilir Suriye’yi / Saygılı, kutsal, güzel… / Öteki kıyıları gibi Akdeniz’in” (Fişekçi, 2022: 15). Savaş ve şiddet dilinin karşısındaki tek seçenek sevgi dilidir. Şair, yaşadığı çağın gerçeklerine tanık ve sorumlu olandır. Bu bilinç, yüzdeki sivilcelerin patlatılması ile bombalanmış pazar yeri arasında kurulan benzetimde kendini gösterir. Yüz, patlayan sivilcelerle estetik yönünü; yeryüzü, patlatılan bombalarla sevgi ve güzellikleri kaybeder. Kurulan bu özdeşim, yüksek bir sorumluluk bilincinin dışavurumudur. Sosyolojik imgelem, öznenin kendi sorunlarını çevreyi gözlem sonucunda toplumsallaştırdığı aşamada gerçekleşir: “En iyisi hepsini patlatayım / Bombalanmış bir pazaryeri gibi dağılsın yüzüm. / Benzesin biraz içinde yaşadığım / Her şeyden çok kan seven dünyaya.” (Fişekçi, 2022: 16). Bu noktada “Yedi Canlı” şiirinde başkaldırı ancak sevgi düzenini tahkim et amacıyla gerçekleştiriliğinde anlam kazanır: “İyi ki hatırlattın başkaldırı diye bir şey var / İsa’dan beri insanı güzelleştiren.” (Fişekçi, 2022: 17). Bu tanıklığın kapsamına sadece savaşlar, yoksulluk ve ekolojik krizler girmez; COV-19 küresel salgını şairin son şiirlerinde “Bu yıl sokak yasakları falan derken birden aklıma düştü” (Fişekçi, 2022: 7) dizesiyle girer. Son yirmi beş yıldır sıklaşan bölgesel ve küresel salgınlar hem yeni dünya düzeninin hem ekolojik krizin bileşenlerindendir.

Turgay Fişekçi’nin sosyolojik gözlem alanına gecekondulular, köylüler, köklerinden göç edenler, çalışmak zorunda bırakılan yaşlılar ve çocuklar, güvencesiz şekilde yaşamını sürdürmeye çalışanlar, işçiler, İtalyan Lokantası’ndaki garson, militan yaşamını sürdürenler, ötekileştirilenler girer. Göçle gelip yoksulluk çekenler “Göçtü Bulgar elinden / Köyünden, yeşilinden / Çamaşıra boğuldu / Çalışmaktan kaçarken” (Fişekçi, 2022: 303) dizeleriyle anlatı formunda aktarılır, göç aynı zamanda doğadan kopuşu beraberinde getirir. Altmış üç yaşında çamaşırcılık yapan Emine Teyze’ye İzmit karayolunda araba çarpması öyküleştirilen hayatlardandır. Emine Teyze kolunda çamaşır sepetiyle çalışır, gecekonduda yaşar. “İhtiyar Oduncu” şiirinde sırtında küfeyle çalışıp sigortası ve emekliliği olmayan bir ihtiyarın öyküsü dizelere dökülür. Her iki karakter üzerinden halk sevgisine açılan kapı şiire yerleştirilir. “Dokumacı Kölenin Türküsü” şiirinde Spartaküs’e göndermede bulunulup kapitalist düzende işçi olmanın modern kölelikle özdeş olduğu tekstil işçisinin öyküsüyle aktarılır fakat diğer iki şiirden farklı olarak işçiye kendi öyküsü anlattırılır. İşçilerin hak arama mücadelesinde önemli bir araç olan grev, “Grevcinin Eşi” şiirinde aile çerçevesinde dile getirilir, konuşan ise işçinin eşidir. Yoksulluk ve ayakta kalma mücadelesinde yaşanan zorluklar aile bütünlüğüne zarar veren toplumsal gerçekliklerdendir. Benzer temadaki “Grevci Çocuğu” şiirinde yine emekçi ailelerdeki çocukların durumu dizelere dökülür. İşçi-emekçi ailelerin bireyleri yarınlar adına düşünmeye bile vakit bulamaz. Vakit bulamama ve sevgi dilinin gerilemesi kapitalizmin zaman ve iletişime tahakküm etmesinden kaynaklanır. Maslow’un geliştirdiği ihtiyaçlar hiyerarşinin işaret ettiği gibi insan için en temel ihtiyaç; gıda, barınma ve ayakta kalabilmedir. Yaşamını bu ihtiyaç için sürdüren insanlar açısından sevgi, ait olma, kendini gerçekleştirme birer “lüks” olarak kalır ve mahrumiyete yol açar. Bu düşünce “Yalnız Bir Güzellik” şiirinde temellendirilir: “İnsanlar / Nerede / Gece gündüz, yaz kış / Bir lokma ekmek peşinde / (…) / Ama çamlarla denizin birleştiği yerdeki yontu / Durup düşünülemez // Oysa insanların o güzellik/ Ekmek derdi bitip / Kavuştuklarında insanlar insanlıklarına / Çamlar arasında” (Fişekçi, 2022: 305). İnsan, ayakta kalma kaygısı duymayıp en temel hakları/ihtiyaçları karşılandığından kendini güvende hisseder ve yaşamın güzelliklerini, doğayı ve çevresini fark edip ona yoğunlaşmaya başlar. Slogan atmayan, siyasi dile bürünmeyen, kalıpların dışında bir düzen arayışı bu dizelere yerleşir. İnsan gerçeği, koşullara yenik düştüğünde sevgisizlik ve iletişimsizlik boy gösterir. Bu düzlemde Turgay Fişekçi’nin şiirlerindeki insan ve toplum gerçeği, neden-sonuç ilişkisi içerisinde diyalektik yaklaşımı öne çıkarır: “Mutluluğa zaman azdır oysa / Sabahleyin kalktığında / Rengârenk rüyalarla yatağından / Gördüğün ölümdür.” dizelerinde rengârenk rüyalar ile ölümün çarpışması hayal/ideal ile gerçeğin karşılaşmasıdır çünkü uyku ile uyanıklık, ev ile kamusal alan, mutluluk ile acı şu dizelerde karşılaşır: “Çıktığında sokağa / Köşe başlarında yıkım / Parklarda çaresiz çocuklar / Dolaşır masalarda kediler gibi / Dilenerek bir parça ekmek ve sevgi”. Bu gerçeği görebilme yetisi, tanıklığın sonucunda gelişen algıda seçicilikten kaynaklanır: “Bakmak, görmek / Cesaret isteyen bir iş olur / Acıları paylaşmak / Sevinci paylaşmaktan daha zordur.” (Fişekçi, 2022: 309). Şairin poetikası hakkında bilgi veren bu dizeler şiirin vicdan, tanıklık ve sorumluluk düzleminde geliştiğini gösterir. Şiirin son dizelerinde sevginin acılarda gelişeceği belirtilir. Bu nedenle “Bir Solukluk Şiir”inin son dizelerinde acıları sevgiye ve mutluluğa dönüştürmek için mücadele gerekçesi olarak değerlendirip ödenen bedel yine doğa betimlemesi yoluyla aktarılır, hayatın denizi kanla doludur: “Anacığım dudaklarım titrer / Sıralasam isimlerini / Tüm güzelliklerimizi akıttık o denize / Bu ülkede tek güzel şey / O denizin rengi şimdi” (Fişekçi, 2022: 310). Çekilen acı ve ödenen bedel güzellikler uğrunaysa Fişekçi tarafından kutsanıp selamlanır. Bu bedeli ödeyenlerden Server Tanilli başka bir şiirde anılır. Bu bağlamda ödenen bedeller geleceği şimdiden kurmaya yöneliktir. Gelecekle özdeş olan çocuklar için ideal düzen arayışı “Yönetim Planı” şiirinde tasarlanır. Uygarlığın planları çocuklara güzel bir gelecek sunmadığı için eleştirilir: “Ne Ege’ye gemiler gönderin / Ne Hazar’a heyetler / Oturun, çocuklarınızın karnını doyurun / Yüzlerini yıkayın çocukların. / Bu kadar kirli çocukla nasıl aydınlık olur gelecek!” (Fişekçi, 2022: 168) dizelerinde kullanılan emir dili egemenlere yönelik tepkiden dolayıdır. Tüm bu tabloya rağmen Fişekçi’nin şiirlerinde umutsuzluğa yer verilmez. Alanlarda çalınan davullar eşliğinde tek bir insanı dışarıda bırakmadan çekilen halaylar, her şeyin “hepimiz” öznesine dâhil edilmesi, al şafaklarda söylenen türkülerle toplanan yemişlerin yaşayanlar tarafından görüleceğine yönelik ifadeler güçlendirilen umudun sesini şiirde yükseltir.

Turgay Fişekçi’nin sosyopolitik gözlem alanına işkence görenler, cezaevi görüşlerine gidenler, hak mücadelesi yürütenler, ötekileştirilen kesimler/kimlik mensupları girer. Rum ve Ermeni komşular, nüfus mübadelesiyle köklerinden göç ettirilenler, kent belleğinde bırakılan kozmopolit izlerin yok edilmesi ötekileştirilmenin boyutları olarak şiire yansıtılır. Benzer şekilde hak arama mücadelesi sürecinde baskı ve zora maruz bırakılanların yaşadıkları, şiire taşınıp ülke gerçekleri okuyucuya ulaştırılır. Cezaevleri bağlamında sürdürülen açlık grevlerine “On yıldır içerde olma duygusunu / Hiçbir şey açıklayamıyor. / Açlık grevinden başka bir savunusu kalmamışsa / Savunulacak ne kalır? / O denli eridi ki dünya / Dokunsan bir yerine dağılıverir.” (Fişekçi, 2020: 199) dizelerinde değinilip günden güne eriyen bedenle dünyanın erimeye başladığı algısı arasında özdeşlik kurulur. Bedenler hak uğruna eridikçe yaşamın tadı da kaçmaya başlamıştır. Bu sürecin yollarını döşeyen taşlar farklı şiirlerin konusu olarak karşımıza çıkar. Kamuoyunda “Manisa Davası” olarak bilinen, 1995’in son aylarında gözaltına alınan liseli öğrencilere dair geliştirilen vicdani yaklaşım “Bir Annenin Sesi” şiirinde geliştirilir. Bir anne, gözaltına alınan çocuğu için “O daha çok küçük. O daha çok küçük!” diye feryat eder. Vicdanları kanatan bu yakarış, çocukların cezaevlerinde büyüdüğü gerçeğiyle dizelere yansıtılır. “Tarih” şiirinde ise mutsuz insanlar olmamızın nedeni haksız ölümlerin ortasında yaşamamıza bağlanır. Parça-bütün ilişkisi bağlamında şiir öznesi, ait olduğu bütünü temsil eden, tanıklığı görev belleyen, aksaklıklara tepki geliştiren parçanın sesini yükseltendir. Bu yönüyle “ben”, sürekli genişleyip “biz” öznesine ulaşır.

Turgay Fişekçi’nin şiirlerinde toplumsal yozlaşma, psikiyatrinin farmakoloji boyutu, eğitim sisteminin çocuklar üzerindeki “olumsuz” etkisi, ataerkil düzene mahkûm edilen kadınlar, aile bağları ve geleneklerin zayıflaması konu edilir. Özellikle çocuklar; işçileşme, sevgisizlik, açlık yoksulluk, eğitim hakkından ve doğadan mahrumiyet, güvencesizlik ve geleceksizlik kıskacında yansıtılır. Çocukları kuşatan bu tehditler şiirde farklı biçimlerde işlenir. Okula geç başlayan çocuk, öğretmenin gözünden mektup dilinde aktarılır; ona bir şey öğretmek ülkenin kalkınması için değil, eğitim hakkına sahip hakkı olduğu içindir çünkü şiir öznesi öğretmen, kendisinin de deneyimlediği eğitim sisteminin çocuğu “aptallaştırdığını” iddia eder. Eğitim kurumlarına bu bakış, Althusser’in kapitalist sistemde okulların ideolojik aygıt olduğuna yönelik savunusuyla ortaklaşır. Bu yaklaşım, neden-sonuç ilişkisi bağlamında doğadan alınan izlenimlerden yola çıkıp bugünün çocuğunun nasıl yetiştirilirse geleceğin kuruluşunun o temel üzerinde yükseleceğine yöneliktir. Uydu fotoğraflarında insanların mutsuzluğu görülmez, dakik işleyen trenlere ve ışıklı vitrinlere rağmen uygarlık; çocukların açlıkla mücadele ettiği, temelinde toplu gömütlerin bulunduğu, “tertemiz” caddelerin altının genç kemiklerle örülü olduğu gerçeğine sahiptir. Bu noktada tertemiz caddeler ve ışıklı vitrinler uygarlığı aydınlığa çıkarmaz. Uygarlık, karanlıkta bıraktıklarıyla iç çelişkisini yoğunlaştırır, şiir bu düzlemde gelişir; uygarlığın gizlediğini açık eder. Bu şartlara maruz bırakılan çocuklar için gelecek de güvencesizdir çünkü “Bombalar altında da gelir bahar / Kara yağmurun çiçeği de kara olur” (Fişekçi, 2022: 191). Bu yaklaşım, şiiri natüralizmin sınırında gezdirir. Sevgiyle büyütülen, güvende hissettirilen, ihtiyaçları karşılanan çocuğun yetişkinliği hem kendisi hem çevresi için sağlıklı ilişkileri ve değer üretimini sağlar.

“Sevgi ne zaman biter? / Hiçbir zaman // Peki insan ne zaman biter? / Artık sevmediğinde” (Fişekçi, 2022: 317) diyerek sevgi dilinin insan ve toplumsal ilişkiler açısından arz ettiği önem Turgay Fişekçi’nin şiirlerinin merkezinde yer alır. İnsanları sevgi ilişkileri içinde düşünmek şair için “güzel şey” diye ifade edilir. İnsanın insana, doğaya, yeşile, kendisi dışında kalan canlı türlerine, ailesine, ülkesine, emeğe, değerlere ve bir bütün olarak çevresine duyduğu sevgi varoluşunu anlamlı kılar. Temel pedagoji ailede verilen sevgi ve güvenle şekillenir. Ailede çocuğun, okulda öğrencinin, ülkede yurttaşın, yeryüzünde insanın sevilmesi ruhsal bütünlüğün hava ve su kadar ihtiyaç olduğu üzerinde durulan sorundur. İnsan, doğanın parçası olduğu bilincine ulaştığında doğaya karşı sorumluluk geliştirir. Aynı zamanda yetişkinlerin çocukları(nı) sevmesi iyi hissetmeyi sağlar. “Saltak Cad.” şiirinde kızına ev tutan bir babanın yaşadığı mutluluk “Ben ardında / Fenerini yitirmemeye çalışan / Küçük, beyaz yelkenli.” (Fişekçi, 2022: 165) dizeleriyle yansıtılır. Çocuğun, ailesinden ayrı bir eve çıkması çekirdek aile yaşamından bireysel yaşama geçildiğinin ve geleneklerin çözüldüğünün işaretlerindendir. Bu toplumsal değişime rağmen ailenin, çocuğuyla ilişkisini ve iletişimini koruması bağ, kök ve gövde inşasının önemini gösterir. Ayrı bir ev bağımsızlaşmayla ilişkilense bile iletişimin sürdürülmesi bağın güçlendirilmesini sağlar.

Sevgi, arınmayı (katarsis) sağlayan bir güç olarak şiire girer. Dünyanın kiri, mutsuzluk, gerginlik ancak sevginin arıtıcı ve iyileştirici gücüyle alt edilir: “Su ısıt sevgilim yıkanayım / Üzerimde dünyanın tüm kirleri / Bir sen varsın kalbimi koruyan.” (Fişekçi, 2022: 268). Kalbi koruyan, sevgilide cisimleşen sevgidir; su, arıtmanın sembolüdür. Yıkanacak olan deri değil, kalp ve zihindir; her ikisi de ancak sevgiyle temiz kalabilir. Yaşamda engeller ne kadar çok olsa da şaire göre yalnızlık hiçlik demektir, hayat birlikte olmakla güzelleşebilir. Bu birliktelik komşu ülkelerin halklarına duyulan sevgi ve enternasyonal duruşla daha da genişletilir: “Bir ulusu sevmek gibi bütün ulusları sevmek de / Hepsiyle konuşulur, gülünür, oynanır” (Fişekçi, 2022: 225) çünkü şaire göre dünya özlenen bir yemeğin adıdır, bu yemek tadıldıkça yaşamdan doyum alınacaktır; insanlık ise özlenen bir sokağın adıdır, bu sokak genişledikçe yeryüzü bir yapı olarak yükselecektir:

“Yeryüzü diye bir şey var.

İnsana uygun bir yapı.

Geçip bütün sınırları

Üstüne boylu boyunca uzanmayı bekleyen.” (Fişekçi, 2022: 160)

İnsanı haylaz ve kötü çocuk diye değerlendiren şaire göre yetişkinlik haylazlık ve kötülüğü bırakmayla gerçekleşir; insan, güzelliklerin keyfini sürmediği sürece kendiyle beraber her şeyi harcamaya devam edecektir. Sömürü sona erdirilip çevre bilinci ve sevgi kazandıkça insanın kurtuluşu sağlanacaktır. Sevginin yöneldiği doğayla insan birlikteliğe değil, bütünlüğe kavuşur. “Harcanan”, kötülük edilen, katledilen doğadır; bu kötülüğün nedeni insanın kurduğu sistemdir. Kâr hırsı uğruna yapılaşmaya açılan parklar, ortasından asfalt geçen ormanlar, ticari işletmeler ve yapılaşmayla kapatılan kıyılar, kirlenen ve zehirlenen deniz, doğal alanların kapitalist kentleşme sonucunda yerleşim birimlerinin dışına çıkarılması, gökdelenlerle bozulan kent silüeti, trafikle oluşan ses gürültüsü, yaşam alanları kentte daralan hayvanlar, görülme sıklığı azalan kuşlar uygarlık ve insan krizinin bileşenleridir. İnsan doğadan koptukça yabancılaşır, kökleri ve bağları sarsılır, doğa bilinci ve sevgisi insanın ruhsal dengesi ve bütünlüğü açısından temel ihtiyaçtır. Şiir, bu bağların onarılması düzleminde üretildiğinde sevgi dilinin güçlenmesini sağlar. Belirtmeden geçildiğinde Turgay Fişekçi’nin şiirlerine yansıyan sevgi izleği eksik bırakılmış olur: Şiirde nefret duygusuna yer vardır fakat bu nefret sevgiye hizmet eder. Nefret; dünyayı kötülüğe, sevgisizliğe ve çirkinliğe maruz bırakanlara yönelir. Yöneldiğinde ise “hayat yoksunları” diye ifade edilenler bu dünyaya yakışmadığından yeryüzü onlara yasaklanır:

“Çok az nefretim oldu hayatta

(…)

Nefreti yalnızca hayat yoksunlarına karşı duydum

Yaşamayan şeylere

İnsanlara hayattan umut kestirenlere

Varlıkları sevgi düşmanlığı yayan

O, dünyalı olmayanlara.” (Fişekçi, 2022: 163)

Oysaki sevgi büyütüldüğünde, sevgi dili geliştirildiğinde, âşık olunduğunda yaşama ayrı bir güzellik katar; kişinin öfori hâli hüsnitalil sanatıyla dilsel ifadelere dökülür: “Sevgilim, sen olunca her şey ne kadar kusursuz. / Doğa bile…” (Fişekçi, 2022: 85). Şiir aracılığıyla okura sevgi ve aşkın insanın doğaya, çevreye ve bir bütün olarak yaşama karşı algısını olumlu yönde etkilediği iletilir. Şairin ilk beş şiir kitabında sevgi, yayılmaya çalışılan toplumsal ilişki biçiminin harcıdır; sonraki kitaplarda seven ve âşık olan özne merkeze çekilip ben diliyle konuşturulur. Sevgi, önerilen bir duygu ve ilişkilenme biçimi olarak bırakılmayıp seven insanın duyguları kendi aktarımıyla dizelere yansıtılır.

Belleğin İnşası

Toplumcu gerçekçi şiirin özellikleri arasında bellek inşası yer alır. Turgay Fişekçi’nin insan-sevgi-çevre üçgeninde kurduğu şiir evreninde çevre; insan, toplum, canlılar ve yeryüzüyle birlikte bütünü oluşturur. Bellek; özne, toplum/lar, kent temeli üzerine kurulur. Öznenin yaşadıkları, toplumların ve toplumun belirli kesiminde görülen tarihî kırılmalar/eşikler, kentlerdeki medeniyet izleri üçlüsü Fişekçi’nin bellek inşasının birbirine içkin üç boyutudur. Çocukluk, gençlik, aile yılları, ilişkiler, seyahatler öznenin; geçmiş uygarlıklar, gelenekler, yapılar, anıların geçtiği alan ve mekânlar kentlerin; siyasi mücadeleler, hak mücadelesi ve ihlaller, savaşlar, göçler ve katliamlar, emek mücadelesi toplumların hafızasını oluşturur. Bu boyutlarda yaklaşıldığında İznik özelinde bir yerleşim biriminin kaç medeniyete ev sahipliği yaptığı, hangi dönüşümlerden geçtiği, bugün orada yaşayan halkın bundan habersiz olması kent-toplum hafızasının durumu hakkında bilgi veren örneklerdendir.

Yaşanılan şartlar insanları sevgi, doğa ve tarihten uzaklaştırır. Her politik mücadele ve özünde insan eylemleri belirli zaman ve mekânda vücut bulur. Kentler, bu mücadelelere tanıklık eden konuma sahiptir. Mücadelenin geçtiği mekân mimari dönüşüme uğratıldığında ya da yok edildiğinde belleğe darbe vurulur.

Toplumsal bellek inşasını poetik düzlemde oluşturma çabası, 2 Temmuz Madımak Katliamı’yla ilgili yazılan birden fazla ağıtta kendini gösterir. Benzer şekilde Yugoslavya’da yaşananlar kiraz likörü üzerinden şiire alınır. Üçüncü boyut olan öznenin belleği de toplumsal dinamiklerin dışında biçimlenmez çünkü çocukluğun geçtiği sokaklar, bahçeler, parklar başka yapılarla değiştirildiğinde bellek darbe alır, yerine hüznü bırakır. İnsan, çevreden bağımsız bir varlık olmadığından belleği de bu ilişkilerin dışında konumlanamaz. Bu yönüyle kapitalist kentleşme süreci zaman, mekân ve bellek üzerinde tahakküm kurar. İnsan ve kent gibi Doğa da hafızaya sahiptir. Bin yıl yaşayabilen zeytin ağacından, nelere tanıklığı ettiğini anlatması   -bu nedenle- istenir.

Öznenin İnşası

Turgay Fişekçi’nin şiirlerinde özne “ben” ve “biz” üzerine kuruludur fakat ben, biz öznesinin dışında konumlanmaz, ona içkindir. Ben, bütünlüğe kavuştuğunda öze/anlama kavuşur. Ben; doğa, çevre, halklara doğru genişleyen bir yapıda gelişir. Bu gelişimde mülkiyetin reddi söz konusudur: “Bir yandan kavga et / Dicle kıyısındaki karpuz tarlaları için / Sen de ye, o da yesin / Herkese yeter, komşulara da karpuz / Ne oluyor böyle?” (Fişekçi, 2022: 171). Özne, genişlerken kendisi dışında kalan şeylerle sevgi, aidiyet ve sahiplenme üzerinden bağlar geliştirir; insan, bağlı bir varlığa dönüşür. Bu bağlar kolektivizmin inşasını sağlar. İnsandan çevreye, yerele, ülkeye; ülkeden diğer halklara, farklı ülkelere ve kültürlere doğru genişleme söz konusudur. Doğanın ulusu ve dini olmadığından şiir öznesine -bölge fark etmeksizin- huzur verir. “Peki insan ne zaman önemli olur? / İki insan karşılaştığında.” (Fişekçi, 2022: 317) dizelerinde kendi kabuğuna çekilmiş izole insanın yaşamın anlamından mahrum kaldığı iletisi hâkimdir. Gestalt kuramında belirtildiği gibi bütün, kendisini oluşturan parçalardan (ve toplamından) daha anlamlıdır, parçalar bütünü oluşturduğunda anlama ve estetiğe kavuşur: “Doğanın bir parçası olduğumuzdan belki / Her bahar yeniden başlıyoruz yaşamaya” (Fişekçi, 2022: 278).

Acılarla olgunlaşan meyveleri toplamak birlik ister. Türküler yüreklerde yoğrularak bütünlük kazanır. Seven, duyan, üreten, güzel yüzlü insanlar güzel bir dünya kurabilir, bunun gerçekleşmesi güzel insanların birlikte hareket ederek dünyayı değiştirici özne olma iradesini inşa etmesiyle mümkündür.

Şiir Dili, Biçim ve Beslenilen Kaynaklar

Turgay Fişekçi’nin şiirlerinde çeşitli bitki, ağaç ve meyve adlarına rastlanır. Bazen bir ağaca seslenilir bazen de bir ağaç kişileştirilir (teşhis). Söz sanatı geliştirmenin ötesinde kişileştirmeye başvurulmasındaki asıl motivasyon insan merkezli türcülüğe savrulmadan doğanın ruhunu hissetmektir. İnsanı kuşatan uzak-yakın çevre ve doğa, tarih, toplumsal mücadeleler şairin beslendiği kaynaklar arasındadır. Bu bütünlüğe anlam kazandırmaya yönelik dizelerde görülen sorgulamalarda istifham sanatına başvurulur. Sahiplenme, aidiyet ve parça-bütün ilişkisi, yakından uzağa genişleyen “ben” ve “biz” özneleriyle; kavram ve değerler iyelik ekleri ve “biz” öznesine denk düşen şahıs ekleriyle “sahiplenme” kapsamında üretilir.

Sorgulamalarda ve diğer şiirlerinde sevgi-nefret gibi karşıt kavramlardan yararlanılıp tezat sanatı kullanılır. Âşık olunduğunda çevre algısındaki değişim ve güzelliklere daha yoğun biçimde odaklanmanın sonucunda bu algı değişiminin aşka bağlanması hüsnitalil sanatıyla dile getirilir. Doğa-şiir ilişkisi bakımından Fişekçi, Türk şiirinde özgün bir yere sahiptir.

Turgay Fişekçi’nin geliştirmeye çalıştığı değerler; emek, sevgi, aşk, hak, aile, aidiyetleri güçlendiren bağlar, hoşgörü, toplumsal barış, enternasyonal duruş bağlamında kardeşlik, ortaklaşma, dayanışma ve paylaşım, eşitlik, adalet ve özgürlük, demokrasi, hayvana saygı gibi geniş bir yelpazeden oluşur. Söz konusu değerler işlenirken bu yelpazeyi oluşturan birden fazla değer iç içe geçer, diğeri olmadan biri tekil şekilde merkeze alınmaz. Değerler, insan gibi bütünlük içinde anlam kazanır.

Şiirlerini duru bir Türkçeyle kaleme alan Turgay Fişekçi, öyküleyici anlatım biçiminin olanaklarından yararlanıp anlatımcı şiiri yeniden üretir. Şiirlerinde olay ve durum anlatımı ağır basar. Öyküleyici anlatımdan yararlanılırken özellikle Nefî’den beri Türk şiirinde görülen hicvin kullanılması söz konusudur. Sevgisizliği yayanlar, doğal alanları yapılaşmaya açanlar, kapitalist kentleşmeyle canlıların yaşam alanlarını tehdit edenler hiciv kullanılıp alaycı ve sert dille hedef alınır. Ayrıca öyküleyici anlatım kullanılarak gezi yazılarının manzum seyahatname biçiminde kurgulandığı görülür. Şiirlerde masal dili ve atmosferinden izlere rastlamak mümkündür.

Turgay Fişekçi; “üzünç bağları”, “sevgi bağları” ve “gökkent” gibi özgün dilsel ifadeleri üretmiştir. Doğanın tahribatı ve kent dokusunun bozulması bağlamında “gökdelen” kavramından hareketle “gökkent” kavramına ulaşmıştır. “Sesin bütün meyvelerin rengini taşır içinde”, “Gözlerin dilsiz bir âşığın sevda sözleri, kör bir şarkıcının elleri”, “Gözlerin, yağı sıkılan ilk yeşil zeytin, baldıran zehiri / Turunç yeşil bahçelerin nisan kokusu”, “Narlar yarıldığında içinden dağılırdı sıcak sesi” gibi dizelerde dilsel sinestezinin özgün örneklerine doğadan edinilen izlenimler kullanılarak yer verilir, bu ifadeler şairin poetikasından bağımsız ele alınamaz.

Türk şiir tarihinde Nefî’nin hicvi, Ziya Paşa’nın medeniyet karşılaştırması, Behçet Necatigil’in sevgi anlayışı, Ülkü Tamer’in insan-doğa ilişkisine verdiği önemin izleri Turgay Fişekçi’nin şiir dünyasında görülür. Hiciv, doğa sevgisi, medeniyet karşılaştırması, sevgi dili Fişekçi’nin şiirinde güncel durumu ve sorunları işleyecek biçimde yeniden üretilir.

Sonuç

Turgay Fişekçi’nin şiiri özelde 1980 sonrası, genelde Cumhuriyet sonrası Türk şiirinde özgün bir yere sahiptir. Bu özgünlük, kapitalist aşamada doğadan soyutlanan insanın bu anomaliyi aşması düzleminde şiirin üstlendiği elçilikle sağlanır. İnsan ancak doğayla bütünleştiğinde, sevgi dilini ve hoşgörüyü yaşam biçimi hâline getirdiğinde varoluşuna anlam/öz katabilir. Günümüz dünyasındaki nüfus yoğunluğuna rağmen insanlar arasında fiziksel mesafe kısalmış, psikososyal mesafe artmıştır. Yaşanan durum; insanın kendisinden, doğadan, toplumdan yabancılaşmasının getirdiği uyumsuzluk ve huzursuzlukla sıkışmış insan gerçeğine denk düşer. Turgay Fişekçi’nin dizeleri insanın bu çıkmazını aşma çabasının estetize edilmiş dilsel ifadeleriyle inşa edilmiştir. Geliştirdiği türcülük karşıtı, doğa ve sevgi merkezli poetika kendini çevreden soyutlamayıp yaşamın anlamını içkinlikte değil, aşkınlıkta arayan şairin dizeleriyle örülmüştür. Aşkınlık hâli; parçanın bütüne ait olduğu, bütünü sahiplenip savunduğu, güzele ulaşılması için poetik düzlemde geliştirilen dizelerde kendi göstermiştir.

Kaynaklar:

Fişekçi, Turgay. (2022). Bütün Şiirleri. İstanbul: Sözcükler Yayınları.

Lynch, K. (1996). “Çevrenin İmgesi”. Cogito Dergisi, 8, 153-162.