Burcu Dimili
Shaqayeq Arabi’nin üretim pratiği, çağımızın görünmez tortularından beslenen sessiz ama derinlikli bir anlatı kuruyor. Terk edilmiş nesnelerin, yıpranmış yüzeylerin ve doğanın kırılgan armağanlarının bir araya gelişi, yalnızca estetik bir tercih değil; aynı zamanda yaşadığımız dünyanın izlerini taşıyan şiirsel bir hafıza alanı olarak karşımıza çıkıyor.
Malzemeyle kurduğu sezgisel diyalogdan kırılganlık ile direnç arasındaki incelikli dengelere, Körfez coğrafyasının dönüşken manzaralarından kuşaklar arası bir karşılaşmanın yarattığı yankılar üzerine sanatçıyla sohbet ettik. Shaqayeq Arabi’nin çalışmalarının yer aldığı “echos” adlı sergiyi, 25 Nisan’a dek Shiva Zahed Gallery’de ziyaret edebilirsiniz.
Palmiye yaprakları, teller ve paslı dallar gibi yeniden işlevlendirilmiş malzemeleri kullanmanızın ardındaki düşünce nedir?
Belki de bu, bugün nasıl yaşadığımıza ve içinde var olduğumuz çevrelere verilmiş bir yanıttır. Etrafımız, terk edilmiş hayatların parçacıklarıyla, tüketim kültürünün ardında bıraktığı izlerle sarılı. Yıpranmış, mütevazı ve kusurlu malzemelerin bu kırık dökük parçalarını bir araya getirirken, işlerim yeniden ait oldukları yere bağlanır: kente, manzaraya ve bizi çevreleyen dokulara.

Malzemeyle kurduğunuz ilişki planlı mı yoksa tamamen sezgisel mi?
Malzemeler zaten orada; onları görebilmek bir seçim. Sürecim sezgisel ve kendiliğinden. Zamanla bu sezgi, bilinçli bir dile dönüştü. Malzemeler, benim onları biçimlendirdiğim kadar, işin yönünü de belirler; form ve yapı üzerine deneyler için alan açar.
Heykellerinizde kırılganlık ile dayanıklılık arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Kırılganlık ile direnç arasındaki gerilim, işlerimin kalbinde yer alır. Yapılar kimi zaman narin ya da dengesiz görünür -gevşekçe tutturulmuş, bazen askıda- ama yine de kendi dengelerini bulurlar. Dal, çubuk ya da bitki gibi doğal malzemeler bu düşünceyle yankılanır: baskı altında eğilirler ama kırılmaya direnirler. Esneklikleri bir tür güç taşır. Fanilikleri ise işe geçicilik katar; malzemelerin zamanla değişmesine, yaşlanmasına ve dönüşmesine izin verir.
Körfez bölgesinin fiziksel coğrafyası yaratıcı dilinizi nasıl şekillendirdi?
Körfez’in manzarası hem kırılganlık hem de süreklilik barındırır. Şeyler ortaya çıkar, kaybolur ve başka biçimlerde yeniden doğar. Bu çevrede yaşamak, parçalara, izlere ve geçici yapılara karşı duyarlılığımı keskinleştirdi. Aynı zamanda, çevresel, toplumsal ve duygusal gerilimlerin sıkça görünür olduğu çağdaş yaşamın belirsizliğini de yansıtır.

Kentsel kalıntılarla doğal unsurları bir araya getirirken ekolojik bir farkındalığı nasıl geliştiriyorsunuz?
Çevremizle ona bıraktığımız izler arasındaki ilişki, işin kendi dokusuna işlemiştir. Malzemeler anlatıyı taşır. Tüketim ve kalıcılık üzerinden tanımlanan bir kültürde, kırılgan ve geçici malzemelerle çalışmak bir tür karşı jesttir.
Kuş, bitki ya da iskeleti andıran formlar bilinçli göndermeler mi, yoksa süreç içinde mi ortaya çıkıyor?
Parçalar bir araya geldikçe bazı biçimler yüzeye çıkmaya başlar. Temsil etme niyeti yoktur; soyut kalırlar, fakat çeşitli çağrışımlar uyandırırlar, tanıdık ama tanımsız. Sanki hayal gücü ile fiziksel gerçekliğin birleştiği kişisel bir manzarayı biçimlendiriyorum.
Fereydoun Ave ile kuşaklar arası bir serginin parçası olmak sizin için ne ifade ediyor?
Bu bir diyalog ve bir iş birliği; zahmetsizce başlamış ve yıllar içinde evrilmiş bir süreç. Farklı kuşaklardan ve deneyimlerden geliyor olsak da yaklaşımlarımız, merakımız ve deneyime açık oluşumuz arasında doğal bir uyum var.
“echos” kavramını kendi işlerinizde nasıl algılıyorsunuz bir yankı, bir çağrı ya da bir iz olarak mı?
İşlerimiz, aynı mekânda titreşen sesler gibi birbirine karşılık verir, adeta bir düet gibi. Aynı zamanda içinde bulunduğumuz zamanın ve mekânın, yaşadığımız her şeyin yankısını taşırlar.

