Orlando’da Cinsiyet, Evler ve “Vahşi Kazı Kovalamak”

Sezen Ünlüönen

Virginia Woolf Orlando’yu beklenmedik bir ifadeyle açar:

“Oğlan—zira cinsiyetinden şüphe etmek imkansızdı…”

Romanın ilk sözünün cinsiyetten şüpheye mahal olmadığını vurgulaması, paradoksal olarak metnin ifade ettiğinin tam aksine bir durumu ima eder. “Şüphesiz erkekti” lafı, ister istemez erkekliğe dair bir şüphe olduğunu düşündürür zira. Romanı okudukça çok geçmeden bunun anlatıcının ironisinin bir parçası olduğunu anlarız. Zira romanın başında Kraliçe Elizabeth İngiltere’sinde yaşayan soylu bir erkek olan Orlando, anlatının ortasında, İstanbul’daki sefareti esnasında bir anda kadına dönüşür. Romanın sonuna geldiğimizde ise Orlando 1928 İngiltere’sinde yaşayan ve yasalarca kadın olarak tanınsa da ne kadınlığa ne de erkekliğe tam manasıyla yerleşebilmiş (bu yönüyle de hepimiz gibi) bir figürdür.

Orlando’nun kadınlık ve erkeklikle ilgili deneyim ve gözlemleri kitabın yayınlanmasından bu yana pek çok feminist okumaya davet çıkardı. Ben de bu yazıda Orlando’nun maceralarının tekrarlayan yapısını ve bu ilerlemeyen, tekrar eden yapının Orlando’nun kadın oluşuyla ilişkisini ele alacağım.

Metinde anlatı temel olarak iki ayrı eksen üzerinden ilerler. Birincisi Orlando’nun deneyimlediği tarihsel zamandır: Yukarıda da belirttiğim gibi olaylar Kraliçe Elizabeth zamanında başlar, sonrasında yine romanda ismiyle anılan Kral James, Kraliçe Anne, Kraliçe Victoria dönemlerinde yaşananlara tanıklık eder ve en nihayetinde metnin son cümlesinde romanın basım tarihi olan 11 Ekim 1928’e ulaşırız.

Orlando’nun zamandaki bu yolculuğu aynı anda İngiliz edebiyat tarihinde de bir yolculuktur. Orlando 16. yüzyılda yaşamış Marlowe ve Shakespeare’in dünyasından 18. yüzyılın meşhur yazarları Addison, Dryden ve Pope’un dünyasına geçer. Johnson ile Boswell’in çay içmelerine tanıklık eder, kendisiyle sessiz sohbetlerinde on dokuzuncu yüzyıldan Christina Rossetti ve Carlyle’ın adlarını anar.

Ne var ki zamanda ve edebiyat tarihindeki bu yolculuğa rağmen, Orlando’nun şahsi maceraları gerçek bir ilerleme kaydetmiyor gibidir. Orlando kâh yüksek sosyeteden sıkılıp edebiyata, kâh edebiyattan bunalıp doğaya, kâh doğadan yorulup aşka, kâh aşktan incinip diğer insanlara sığınır ama bu sığınışların hepsinde üstesinden gelinmez bir tekrar hissi vardır. Orlando maceradan maceraya koşsa da değişmez yahut öğrenmez, olaylar onu bir oraya bir buraya savursa da tüm bu savruluşları birbirine benzer. Nitekim roman boyunca peşinden koştuğu ve eleştirmenlerin manası üzerinde çok konuştuğu “yaban kazı”nı bir türlü yakalayamaz Orlando.

Kahramanın maceradan maceraya koşsa da değişip dönüşmediği anlatı biçimleri batı geleneğinde oldukça yaygın elbette. Bu açıdan Orlando’nun maceralarının iki ayrı edebi öncülü olduğunu söyleyebiliriz. Bir yanda genellikle alt sınıflardan maceraperest bir erkeğin kurnazlık ve iş bitiricilikle rakiplerini alt ettiği, parçalı bir anlatı çeşidi olarak “pikaresk” romanı düşünebiliriz (kendi kültürümüzün Keloğlan hikâyelerine benzer o açıdan pikaresk roman). Ama, Orlando’nun aksine, pikaresk romanın genel hissiyatı güldürü ve zaferdir. Dünyanın yetersizliği ya da eksikliği, Orlando’da olduğu gibi bir melankoli doğurmaz; daha ziyade bu eksiklik ve yetersizlik pikaresk kahramanın kendisini gösterebileceği, kendisi kadar uyanık olmayanlara galip gelebileceği alanı doğuran şeyin ta kendisidir. Başka bir deyişle dünyanın kusurluluğu kahramanın hareket alanını daraltmaz, aksine genişletir.

Orlando ise, bilhassa kadın olduktan sonra kendi başına sokakta dolaşması hoş karşılanmayan, kendi atlı arabasına binmesi için bir erkeğin elinden tutması gerektiği düşünülen, azıcık güneşte kalsa sararıp solacak bir çiçek muamelesi gören bir karakter olarak pikaresk romanın kahramanından ayrılır. Anlatının ilerlememesi pikaresk roman kahramanı için bir sorun değildir, çünkü o tam dünyaya göre, dünya da onu dişine göredir; her macerasında kendini baştan ispatlayabilir. Ama Orlando’nun tekrarlayan anlatısı aradığını bulamamak üzerine kuruludur.

Bence Orlando’nun anlatısının ilerlememesinin esas anahtarı ise başka bir öncülde, türlü maceralardan sonra evine dönen Odisseus’un hikâyesinde. Bu hikâyenin modern bir versiyonu olan Ulyssess’in 1922’de kitap halinde yayınlandığını, Woolf’un kitabı baştan sona okuduğunu ve çok bayılmadığını biliyoruz. Orlando’nun bir kitap olarak kadınların hikâyeleriyle, kadını konu alan anlatıların erkekleri konu alanlardan nasıl ayrıldığıyla ilgilendiğini de biliyoruz. Sözgelimi, romanda, Orlando’nun yüzyıllardır üzerinde çalıştığı Meşe Ağacı şiiriyle Burdett Coutts Anma Ödülü’ne layık görüldüğünü laf arasında, Orlando “Şöhret!” deyip gülerken öğreniriz. Anlatıcı romanın doruk noktası olacak olayın böyle geçerken, bir kahkahayla beraber öğrenilmiş olmasını kendisi için üzücü olduğunu söyleyip ekler “kadınlar hakkında yazdığımız zaman, hiçbir şey yerli yerinde durmaz—doruklar ve nutuklar; vurgu asla erkeğin hikâyesinde olduğu yerde değildir.”

Ana kahramanı yasalarca kadın olarak tanınmış Orlando’nun modern bir Odysseia olmasının önündeki en büyük engelse, bence hem bir kadın hem de bir erkek olan Orlando’nun, Odysseus’un aksine, dönecek bir evinin hem olması hem de olmamasıdır. Orlando ile ilgili olarak çok tekrarlanan bir gerçek, başkarakterin Virginia Woolf’un aşığı Vita Sackville-West’den esinlenerek yazılmış olmasıdır. Vita Sackville-West çocukluğunu İngiltere’nin en büyük malikanelerinden biri olan Knole’da geçirmiştir, ancak kadın olduğu için mülk kendisine değil kuzenine miras kalmıştır. Edebiyat tarihçileri romanın, bu büyük kayıp karşısında Woolf’tan Sackville-West’e bir teselli hediyesi olduğu görüşünü savunur. Yani romanın gizli merkezi, zaten dönülmesi mümkün olmayan bir çocukluk evidir.

Buna ilaveten, Woolf tam Orlando yayınlandığı esnada, yani Ekim 1928’de yazdığı başka bir metni Newnham ve Girton Kolejlerin kadın öğrencileriyle paylaşmaktaydı: Kendine Ait Bir Oda. Kurmaca bir eserde kendisine Shakespeare’ler, Pope’lar, Swift’ler arasında bir yer bulmaya çalışan, bir kadının yaşam öyküsünün erkeklerinkinden nasıl ayrıldığıyla meşgul Orlando, Shakespeare’in bir kız kardeşi olsaydı onu nasıl bir hayat beklerdi sorusuyla meşgul Kendine Ait Bir Oda’dakendine sadece kronolojik değil aynı zamanda tematik bir kardeş bulur. O halde Kendine Ait Bir Oda’nın en meşhur cümlesini tekrar hatırlayalım: “Bir kadın kurmaca yazacaksa kendine ait bir odası ve parası olmalıdır.” Ve bir kadın olduğu müddetçe Orlando modern bir Odisseus olamaz, çünkü bir kadın olarak Orlando’nun döneceği bir evinin olması mümkün değildir. Sackville-West’in kadın olduğu için miras edinemediği malikânesi gibi tarihin büyük bir çoğunluğunda İngiltere’de kadınlar mülk sahibi olamazlar, 19. yüzyılın ortalarına kadar kocalarından ayrı bir birey bile sayılmazlar, evlendikleri andan itibaren kanunlar önünde kocalarıyla “aynı kişi” sayılırlar. Kadınların kendilerine ait mülk sahibi olabildiği Osmanlı gibi yerlerde ise kadının hayatı çoğunlukla “baba evi”nden çıkıp “koca evi”ne girmekle şekillenir. Yani patriyarkal düzenin egemen olduğu toplumlarda, bu toplumlar ister doğuda olsun ister batıda, kadınların hayatlarının değişmez bir sabiti olan, dışarıda neler yaşarlarsa yaşasınlar sahibi ve mirasçısı olarak dönebildikleri bir evleri olmaz.

Halbuki Odisseus’un maceralarına bir anlatı niteliği veren, onu sürekli kendini tekrar etmekten kurtaran şey, evin her daim dönülebilecek, her vakit insanı orada hazır bekleyen bir mekân olmasıdır. Odisseus’un yokluğunda oğlu büyümüş, evi Penelope’nin talipleri basmıştır ve bunlarla mücadele etmesi gerekir elbette, ama anlatının sonunda alışıldık düzene dönmek mümkündür. Penelope mesela, Orlando’nun kocası gibi kendi deniz maceralarını yaşamak üzere çekip gitmez. Kişi birbirine benzer, birbirini tekrar eder maceraların içinden geçerken değiştiğini ve dönüştüğünü ancak evine döndüğünde anlar. Eskisinden farklı birisi olduğumuzu anlamamızın yolu “eski”nin orada, evde, cisimleşmiş bir biçimde bizi beklemesidir. Bu nedenle Odeisseus’u tanımaz ev ahalisi, ama Orlando’nun Bursa’dan dönüşünde hem bütün ev halkı Orlando’yu anında tanır, hem de ev artık tam manasıyla onun değildir—yokluğunda kadın mı erkek mi olduğu belirsiz olduğundan evin mülkiyet hakkı mahkemelik olmuştur. Kitabın sonunda ev hem Orlando’nun elinden yavaş yavaş kayıp gitmekte, her köşesinde “Dokunmayınız” yazan notlarla müzeleşmekte, hem de kapısından girmekle Orlando’nun çoklu benliklerini “tek bir benliğe, gerçek bir benliğe” çevirmektedir. Ev hem bir vaat hem de bir imkansızlıktır kadın kahraman için. Kişi, Orlando’nun anladığı gibi üst üste binmiş bir sürü katman ve anıdan mürekkep bir yekûnsa, ev o katmanların, yani mazinin cisim bulmuş bir arşivi ve bu sayede kendini bilmenin bir yoludur.

Evin benlikle ilişkisi T.S. Eliot’un “Gelenek ve Bireysel Yetenek” (1919) makalesinde edebî kanonlar ve yenilik hakkında söylediklerine benzer. Batı geleneğinde eve dönen erkek evi sayesinde kendini tanır, evin temsil ettiği maziye yaslanarak ilerlediğini ayırt eder. Erkek yazar da edebi geleneği iyi bilerek ve ona yaslanarak onu dönüştürür; edebî yenilik üretir. Ama kadınlar ne erkekler gibi “evlerine dönebilirler,” ne de senelerce erkekler tarafından erkekler için oluşturulmuş edebi gelenek ve kurumların içinde kendi seslerine ve tecrübelerine layıkıyla yer bulabilirler. Orlando’nun hayat kadınlarıyla kurduğu dostluğun ve sohbetin içeriğini bile “aman erkekler duymasın” diye bizimle paylaşmaz anlatı. Erkek egemen düzende, kadınlara kişinin kendi evine geri dönmesinin kapıları kapandıysa, mazi ve edebi gelenek ilham değil baskı ve dışlama kaynağıysa, metne ilerlemeden ve geriye gitmeden farklı bir şey lazımdır. Bunu da anlatının bitişini tam romanın basıldığı güne denk getirerek, kitabını “an”ın içine iyiden iyiye yerleştirerek yapar Woolf. Mazi, gelenek ve evler ve ilerleme sizin olsun der; ben bu anın, bugünün yazarı olacağım ve bu vahşi kazı kovalamaya devam edeceğim.