Aslı Serin ve Virginia Woolf Arasında “Yazmak Dar Boğazda Yazmaktır” Üzerine

Hüseyin Akcan

Virginia Woolf, ‘Kendine Ait Bir Oda[1]da, basit, yegâne bir soru sorar: “Kadınlar neden yoksuldur?” Bu sorunun etrafına ağlar örer, merkezine inmeye çalışır, geçmişi kendine ayna kılarak bir gelecek tasavvurunun içerisine doğru yol alır. Metin ilerledikçe bilinç akışı da keskinleşmeye başlar, kitapların sırtları artık o kadar da umut vaat etmiyordur. Bir çarpışma gereklidir. Yazmak denen o tepetaklak eylem, Nurdan Gürbilek aklıma geliyor burada, o yazmak darboğazda yazmaktır’da ışıyan anlam; bu çarpışmayı, hesaplaşmayı elzem kılar. Yoksulluk, özelde kadının yoksulluğu; aynı zamanda bir ekonomik şiddeti, eve kapanmış/kapatılmış ve dünyanın cahili olmaya mahkûm kılınmış kadın imgelemini yeniden canlandırır. Kadının; konuşması, bedeni ve haysiyetiyle bir bütün olarak ‘aşağı’ kılınmaya çalışılması, eril bakışın en büyük ganimetidir. Tam da bu nedenle eğer Tolstoy evli bir hanımefendiyle “dünya denen şeyden uzak” olarak bir kır evinde yaşamış olsaydı, Savaş ve Barış’ı zor yazardı diye düşünür Woolf. Kadın için tarif edilen çizgi, edilgen, dünyanın tenine dokunmaktan uzak, yasaklayıcı ve sınırı geçmemek üzere kuruludur. Buradan el alarak, Woolf’un çok uzaklara, bugünlere attığı oku yerden alarak, daha ileriye atmanın şiirdeki karşılığı Aslı Serin olabilir mi diye düşünüyorum. Bu düşüncenin etrafını oymak, bu düşünceyle kendi arama bir mesafe koyarak, yine metinler üzerinden, iki metni birbirine ayna kılarak okumak gerekiyor galiba.

Dans Etmesek de Olur[2]’un başına konulan bir Aslı Taksimi’yle girizgâhı kuruyorum o halde. Şirin başında, belki de kapısında beklerken bir kilit ve bir anahtar söz konusu olmaksızın, kuşatıldığı yerden kuşanarak başlayan bir şiir var karşımızda. “Sabah 8 akşam 6 çalışan, işçi/ Şiir yazarken oğlunun ateşini kontrol eden, çamaşır asan, dişlerini sıkan, dünyayı kurtardığını sanan/ Vakumlanan. Her günün yemeğini bir önceki akşamdan hazırlayan (..)/”

Fotoğraf: La Republiqua

Özne; yani bir sanatçı olarak kadın, bir sanat eseri olarak şiir ve bu ikisinin arasında duran bir yaşam biçimini tekrarlayan, ritme ayak uyduran o tekdüze biçim. Elinde olsa içinden hiç çıkmayacak olan bu özneyi, kabuğuna çeken, teninin ardına gizleyen şey, yaşamla çarpışma deneyimidir bir bakıma. Kapı buradadır, duruyordur, ama biz içeriye girebilecek miyiz şimdilik meçhul, dolanmaya devam edelim.

Dans Etmesek’de Olur 3 bölümden oluşuyor. İlk bölümün adı “öyle”. Bu öyle’de bir umursamazlık da var bir meydan okuma da. Öyle’de yer alan Trimester şiirleri, bizi biraz daha yaklaştırıyor konuya, gördüğümüz şey, bir bölünme ve itiraz aslında. Trimester, dokuz aylık hamilelik dönemlerinin üç aylık periyotlarına verilen isim. Aynı zamanda Serin şiirinde bir dönüp kendine bakma, içe dönme aralığı. 1. Trimester şiirinin son dizeleri, içeriden dışarıya taşan bir itirazla donanmıştır nitekim: “bir cennet ki ayaklarımla eziyorum/ iyi niyetli olmak zorunda değiliz/ kutsal filan da değiliz/ sokaktan yanayım: ‘döpiyeslere hayır!’/ gördüğüm ilgiden memnun değilim” burada, kutsalınıza saldıracağım bakışı, üstelik kendisi o kutsallık halesiyle örtünmeye çalışılırken tam da oradan, içeriden, şiirin baltalarını bileyerek, sokağın çağrısını okuyarak ve onu metne dâhil ederek bir itiraz yükseltiyordur Serin. Kadına dair eril bakışın, cenneti annelerin ayakları altına seren kadim baskılamanın içini oyuyor, o cenneti kutsallık atfedilen ayaklarıyla ezerek, zihinsel parçalanmayı erkeklik dünyasına armağan ediyordur. Çünkü bakış çiğdir, çünkü bakış kadını görmüyor, tanımıyor; o halde şiir cephesinin cevabı nettir, sokaktan yanadır, çiğ bakış delinip geçilmelidir. Burada yine Woolf’u düşünüyorum onun deyimiyle gerçeği söylemeye başlayan kadının karşısında aynadaki görüntüsü küçülen, yaşam karşısındaki uyumluluğu yok olan erkeği. Serin şiirine buradan yaklaşabiliriz.O uyumluluğu bozma çabasından, bin yıllık savaştan, inkârdan, bedeninin için hapsedilen, düşünen sanatçı kadından, belki bir bütün olarak erkekliğin törel ahlakında köreltilen kadın yaşamından yaklaşabiliriz. Tam da bu nedenle Şair, Karnım bir inanç gibi büyüyor dizesinde bu köreltilmiş bakışın karşısında dipdiri bir kadın inancı koyarak, anlamı şiirden taşırma riskini de göze alarak ilerliyordur artık.

Woolf kadınlara bırakılan bir mirasın olmadığından da söz eder. Elbette bir edebi birikim, kolektif bir hafıza vardır. Ama çoğu zaman sığınabileceği, yazabileceği ayrı bir odası dahi olmayan, yarıda kesilse bile, gereksiz görülse bile herkesin oturduğu oturma odasında yazarak, oradan edebi üretim sürecine girmek zorunda olan kadına işaret eder Woolf. Kendine ait bir odası olmalıdır kadının, en azından bunun için çabalamalıdır; önünde İngiliz ataerkil düzeni, sanatçı kadın tasavvurunda çınlayan küçümseyici bakış ve kadını aşağı gören zihinsel mengeneyi parçalayarak yolunu açmalı, sonraya bunu bırakabilmelidir. Bu ekonomik kıskaç, toplumsal cinsiyet ve rol dağılımları ile beraber, üreten eyleyen kadına yönelik baskılamaların altını çizen Woolf bir erken feminizm düşüncesinin de ortaya çıkmasında etkendir artık. Serin’in “kadının bıçağa ihtiyacı var, hangimizin yok ki” dizesinden “bıçak bilek seviyesinde”sine varan çizgiyi, yaşamı kuşatan o keskin darbeyi şiirde bir iç sancı olarak yeniden duyumsarız böylece. Serin, bunu ileri de taşıyacak Woolf’un çizgisiyle de çarpışmayı deneyecektir nitekim. Bıçağı bilek seviyesinde tutarak yazmak deneyimini ortaya serecektir.  Değilse ne şiirinde yazmak için odaya ihtiyacım yok diyecektir. Serin yazma biçimi olarak, kadının gücü olarak sokağı işaret edecektir artık. Nitekim Çamur etkinliği şiirinde sokak dosdoğru işaret edilmiş, bir uyaran olarak metnin hafızasına işlenmiştir: “bak güzel oğlum güzel kızım bak bu sokak/ Ağzına sıçacak…”

Fotoğraf: Edebiyat Burada

Gürbilek’in işaret ettiği bir şey vardı. Woolf’un ‘kadın oluşumuzu geri dönüp annelerimize bakarak algılarız’[3] cümlesinde beliren anlam. Geçmişle de hesaplaşma ve belki de onu bozuma uğratma çabası. Direnişin ilk kalesi içinde büyüdüğümüz annedir. Aslı Serin’de de bu kısım atlanmayacaktır. Eve gidelim şiirinde tarihim kimin kanıyla başlıyor dizesi bir başlangıç olabilir. Geçmişe dönmek, oradan kanın akışını görmek gerekmektedir. “çok bıçak yaladım zoru buydu/ anne bak ben bir savaştan bahsediyorum/ seninle benim aramda/ estetik değil kaygılı” Serin de yazınsal anne’den çok yazınsal olanla çarpışan bir anneden, belki de gelenek içerisinde inşa edilmiş bir annelik vurgusundan söz etmek daha doğru olur. Burada kadınlık algısının ilk inşasından söz etmek, fallusun gölgesinde kurulan annelik imajına bakmak elzemdir. Serin şiirinin estetiği değilse bile kaygısı, bu imajın kendiyle çarpışacak gerekirse yara alarak, kanayarak ilerleyecektir. Woolf’un estetiğini aşan, belki de direnişin estetiğini yakalayan bir tavırdır artık bu. Erkeğin yaşam karşısındaki uyumluluğu 21. Yüzyılda şiddetli bir sarsılmaya ihtiyaç duyar çünkü, ince bir yazınsal dehadan ziyade, eşit cinsiyet kavramını onun bin yıllık ahlaki çöküntüsünün üzerine inşa edilecek kavramlarla kurmak gerekmektedir. Bıçak bu yüzden bilek seviyesindedir belki de.

19. yüzyıl kadar geç bir dönemde bile diyor Woolf, kadınların gerçek adlarını saklamaları bekâret anlayışının kalıntılarıydı. Bunların başarısız denemeler olduğunun da altını çizecektir Woolf. Bir erkeğin bakışıyla değil kadın gibi yazılmasını önemseyecek bunu yalnızca Jane Austen ve Emily Brontë’nin gerçekleştirmiş olduğunu söyleyecektir. Aslı Serin, artık gizlenmeyen, erkeğin bakışını talan ederek içini oymak isteyen bir kadın kuşağının içerisindedir oysa. Woolf’un attığı ok boşa düşmemiş daha ileriye fırlatılmıştır. Erkekliğin arazisi çamurlarla kaplı olsa da ayağına bulaşan kutsallık halesindeki asıl çamurun farkına varmıştır Serin. Ama bu farkına varış baskılanmayan bir sancıya, şiirde derin bir şekilde kıpırdanan öfkeye de alana açar. Şu dizeler artık şiirde beliren itirazın sokağa, yaşama ve tek tek hepimizin içine sıçraması gerektiğinin çağrısıdır da:

“kan gelmiyorsa ellerden birden

Kör olmuyorsa gözler, dil parçalanıp düşmüyorsa kâğıda

Ah ve ey diye seslenilen nedir

Ve neden küfretmeyeyim ki şimdi, burada

O fos kocamanlığa”

Serin şiirini okurken Woolf’u düşünmek, onun kadının kendine ait bir odası olması gerektiği düşüncesini hatırlamak bilincimizi yeniden uyarmak için bir imkân sağlayabilir. Şunu bilmek elzem, Woolf’tan bu yana değişmeyen bir diğer gerçeklik kadın için cehennem olan ev içleri, oradaki sömürü ve baskı. O yüzden tam da bunu gören bir yerden sokağın çağrısını kulağımıza küpe etmiştir Serin. Sokaktan yanadır o, evin kutsallığını erkekliğin başına yıkan sokaktan yana.


[1] Kendine Ait Bir Oda. Virginia Woolf. Çev. Suğra Öncü.  İletişim Yayınları: İstanbul. Metindeki alıntılara iletişim yayınlarınca basılan kitap dikkate alınarak yer verilmiştir.

[2] Anarya. Aslı Serin. Edebi Şeyler: İstanbul. “Dans Etmesek de Olur” isimli şiir kitabı ilk kez Eylül 2012 yılında 160. Kilometre yayınevi tarafından basılmıştır.

[3] Nurdan Gürbilek’in Virginia Woolf üzerine yazısı için bkz. “Sanatçının O Kadar da Genç Olmayan Bir  Kadın Olarak Portresi”.  5harfliler.com. Yazının tarihi 12.03.2021.