Isırma Dersleri Üzerine Bazı Esinlenmeler

Aslan Erdem’in, 8 Mart 2021 tarihinde Sanat Kritik’te yayımlanan, Sevim Burak’ın biyografik ve kurmaca dünyası üzerine kaleme aldığı “Isırma Dersleri” yazısına Erdem Özgül cevap yazdı.

Erdem Özgül

-Neslihan’a

Aslan Erdem Hoca bu sayfada uzunca bir yazı kaleme aldı. Dava konusu (diyelim) Sevim Burak’tı. Yazının başlığında dahi ilk bakışta yadırgatan bir hoşluk vardı; Isırma Dersleri. İnsan niye ısırır diye düşünmeden edemedim. Bir yazarsa eğer düşünmeye kanamamıştır, anlatmış anlaşılamamıştır, dolmuştur. Düşünce özgürlüğü kısıtlanıyor madem, öfkemle konuşmayı denerim ben de, demiştir. Denmez mi? 

Aslan Erdem akademisyen olduğundan olgularla ilerliyor. Ben Burak’ın yazarlığına daha yakın bir anarşiden bakmaktan yanayım. Dolayısıyla Afrika Dansı‘nın bir tip olarak öykülere de sızan Mives Karub adlı yarı Yahudi yazarının bende bıraktığı izler üzerine düşüneceğim daha çok.  Elbette Aslan Erdem’in “Eleştirmenler Yanık Saraylar’ın geleneksel metotlarla okunamayacağı konusunda hemfikirdir ama söz konusu geleneksel olmayan okuma biçimi bir türlü gelmez,” uyarısını da dikkate alarak.

Erdem’in yazısının ilk paragrafı Burak’ın mektuplarının dolayısıyla edebiyatının da mukaddimesi gibidir. Oğul Karaca Borar, arkadaş Işıl Sabuncuyan, Güzin Dino ve öykü kişileri… Oğul dışarıda kalmalıdır, annenin ´Türkiye‘ye dönüp eksikliğini çektiği başarıyı o Amerika’da sağlamalıdır. Çokça para kazanmalı, önemli adam olmalıdır. Kendinden büyük kadınlarla aşk yaşamamaya dikkat etmelidir. Mealen söylüyorum, kadın gider Karacam, senin de gençliğin gider, kalakalırsın. Ha paralı bir kadın olursa, anneyi ve kızkardeşi de Amerika’ya alırsa ne güzel olur, esprisini eklemeden de edemez. Sonra arkadaşlar önemlidir, Işıl Sabuncuyan’a yazmalıdır Karaca, eşi olduğunu anladığımız (Bugünlerde İstanbul’da hoş bir kitapla onurlandırılan) Sarkis’e yazmalıdır. Bunlar değerli insanlardır, dostlukları korunmalıdır. Burada iş yoktur, giden ama sanatıyla varolanlara bakılmalıdır. Sahi Pos Bıyık (Yüksel Aslan) Paris’te neler yapıyordur, bak Marx’ın Kapital’i üzerinden ne ürünler vermiştir. Değer verilmelidir bütün bu insanlara, onlardan değer görülmelidir. Mektupların yazıldığı ortam önemlidir bu arada, 1970’lerin sonunda başlar 1980’lerin başında Burak’ın ölümüyle biter. Bu arada Burak hep yaşamak ister, ama ölüm meleği de bir türlü ensesinden inmez.  Edebiyatta olduğu gibi yaşamda da çıkmazlarını yine en iyi kendisi ifade eder.  Mektuplarından bir örnek vermek gerekirse eğer:

“Sevgili oğlum, sana her “Oğlum” deyişimde sanki, yeni bir haber ve­recekmişim gibi ümitle doluyum, ama, hep günlük, ufak tefek ayrıntıları anlatıyorum ve de hep geçmişe ait şeyler oluyor bunlar. Beni sakın geleceğe kapalı bir insan olarak görme. Ben kendim istikbale ait olu­şacak şeylere hazır bir anne’yim. Yalnız, bu istikbali tek başıma, ve yalnız başıma kendim için yaşayacakmışım gibi gelmiyor içimden.” (Mach 1’den Mektuplar, Logos Yayın, s. 79)

 Afrika Dansı, roman, oyunlar, Burak’ta kadın olarak, anne ve yazar olarak hep bir tamamlanma telaşesi vardır, kim bilir belki bu kez aşkı yakalayacak, sevilecektir, çünkü henüz gençtir, Türkçe’deki az sayıda romandan birini nihayet o yazacaktır ve bugünü yakalayamamışsa bile geleceği kazanacaktır. Yanık Saraylar edebiyatta kendine yer edinmiştir, ama yazar bununla yetinmeyecek, ilerleyecektir. 

Burak 1950’li yıllarda gençliğe erişen yazarlardan farklıdır. Hoş, bu öykücülerin hangisi bir diğerine benziyordur? Hemen hemen hiçbiri. Evet doğru cevap belki bu, ama hepsinin yazdığı yine de öyküdür. İshak görülmedik bir kitaptır fakat severek okuduğumuz, gözümüzden sakındığımız şey yine de öyküdür. Bırakılmış Biri aynı biçimde arayışını öykücülük dairesi içerisinde sürdürür. Edgü’nün okuması bir solukta, düşünmesi ömür boyu süren öyküleri de yer yer hikâyeye çalar. Burak buralarda yoktur, 1950’lerin sanat divanına oturmamıştır, sanatçılarla dergi çevrelerinde pek fazla zaman geçirmemiştir, bu öykücüler çevresinin piri Sait Faik ile de anıları yoktur. Haliyle farklı bir yerden, kendi deneyiminden, çocukluk evine, bahçesine dahil Yahudi Mezarlığından, gövdesinden, güzelliğinden gelecektir anlatmaya. Öyküler bir başına oynayabilir mi hiç? Sevim Burak yazarsa çaresiz ritim tutar, şarkı söyler, davul çalar oynarlar tabii, okuru da boş oturtmazlar üstelik. Ama kendi bedeninde bir okur olarak sen yine de Burak’ı temsil edersin. Yahudi kimseleri, Türkleri, Ermenleri. Türkiye Türklerindir! Nokta. Vatandaş Türkçe Konuş Çok Konuş! Nokta. Burak’a kadar yazılanlar Türkiye’ye dairdir. Burak öyküden, oyuna, romana, performansa kaçtığı gibi Türkiye’den de dışarıya kaçar sıklıkla. Amerika’ya, Afrika’ya, denizlere kaçar. Zihni Bu Ülke ile, memleketimiz ile sınırlı değildir. Savaşlar yahut zaferler onurlandırmaz onu, yenilgiler utandırmaz. Türkiye edebiyatında genellikle işlenebilen bu temaları değil ama sonrasını , bıraktığı izleri inceler daha çok. Burak’ın tatminsizliği burada bir boyut daha kazanır. Ulus devlete sığamamış, sığınamamıştır. Gidecek bir yer de bulamamıştır. Bir kez Yarı Yahudidir. Oğluna kurduğu anlatılarda annesini çok geç anladığını söyler. Muhtemelen Beyaz Türk olmaya çalışıyordur henüz, Yahudi annenin kırık dökük Türkçesi kızını utandırıyordur. Yazı bütün bu utançlar, geç keşifler, pişmanlıklar, kararsızlıklar için yok mudur zaten? Kırılanı onarmak için bulunmaz bir nimet değil midir? Ah Ya Rab Yehova, Ölüm Saati bu uğrakları gözden geçirir. Anne baba din farklılığı, çözülen bir cemaat.

Notos’un Sevim Burak’ı dosya konusu yaptığı 67. Sayısında Elfe Uluç’un içten yazısını anımsıyorum. Yine Seval Şahin’in Ölüm Saati’nin iskeletini incelediği yazı da ilginçti. Burak ne kadar çalışılsa bir o kadar çalıştırır insanı. İstanbul’da Burak’ın metinlerini sahnelemeye çalışanlar var mı bilmiyorum ama Viyana’da üniversitelerde Burak metinlerinden parçaların sahnelendiğini görebiliyoruz. Memnuniyet verici elbette bu, öğrenciler, akademisyenler yanlarına sadece kışlık ceketlerini yazlık pantalonlarını değil Sevim Burak’ı da almışlar göçerken.

Sonra Burak‘ın benim iki tanrım dediği Kafka ile Beckett de sınır tanımazlar. Evet yakından baktığımızda Kafka Bohemya insanının bazı özelliklerini verir, ama onun metinlerinde insan evinin, köyünün, mahallesinin ötesinde bir yolculuktadır hep. Yahut Beckett’i en bilinen yapıtı üzerinden düşünelim, Godot’nun yurdu neresidir? Burak’ın sanatında hayranlık uyandıran şey, temas ettiği hemen her şeyi kendi özel diliyle yoğurması yansıtmasıdır. Fotoğraflarına baktığımızda da hep bir öykü okumaz mıyız? Sıradan siyah takım elbisenin içindeki sıradan eşin yanında sıradışı bir kadın, mazbut bir anne, başka bir fotoğrafta düpedüz cadı, Ömer Uluç ile bir başka fotoğrafında kızı kucağında yaşlanmaya yüz tutmuş bir anne. Öyküsünü yansıtabilme yeteneğinin nereden geldiği düşünmeye değer değil midir bütün bu fotoğraflar? Kendini bir oyunun, filmin içinde görüyor olsa gerektir. Terzilik yapmıştır, mankendir, çokça beğenilmiştir, nasılsa beğeniliyorum dememiştir de, bütün bu beğenileri kendi üzerinde geliştirmiş gibidir. Metinlerini, onların oyuncusu gibi tasarlamışa benziyordur. Tekrarlarını, durağanlığı, sisi pusu kendine göre kurgulamıştır. O varsayım bu varsayım olsun ki Burak uzun zaman oyuna çağrılmayı beklemiştir bana kalırsa. Sinemacılar tarafından, tiyatrocular tarafından. Çağrılmayınca kendisi onlara ulaşmış, oyunlar, senaryolar yazmış, karşılığını bulamamıştır bir türlü. Yahut şöyle mi söylemeli, yeteneği oranında yetenekli sanatçılarla karşılaşamamıştır.

Çok öznel bir yorum olacak ama Teodor Angelopulos filmlerini izledim izleyeli hep düşünürüm. Kendisi de İstanbullu olan senarist romancı Petros Markaris Angelopulos’a Burak’tan hiç bahsetmemiş midir acaba diye. Sedef Kakmalı Ev’i Türkiye’de günümüzde de sinemaya uyarlayacak kimse yok tamam ama dünyada da mı yok? Diyeceğim Burak’ın fotoğraflarından taşan oyunculuğu metinlerinde de kendini gösterir, sıçrar durur. Farklı heyecanlar, farklı görüntüler verir okura. Çaresizlik şuradadır ki, yazarın hareketliliği,gelişkinliğiyle toplumun durağanlığı ve hatta türlü musibetler sayesinde gerilemesi beraberinde tıkanmayı getirir.

Burak, oğluna mektuplarında darbe olacak, oluyor, oldu diye ölmez kahrolmaz, ama olanı biteni de çok iyi yansıtır. Memleket bir kez daha yabancısı olmadığı bataklıkta deviniyordur. Para pul olmuştur, enflasyon alıp başını gitmiştir, (aaa günümüzde her şey ne kadar da tanıdık, Marx’da tekerrürün ilki trajedi, ikincisi komedi miydi? Pişkinliğimiz, her şeye sonsuz gülmemiz bundan mı?) sanat bir değer ifade etmiyordur, antikadan anlayan pek kimse yoktur. Karaca’nın babası Orhan Borar Burak’ın müzeciliğini (diyelim) yadırgıyordur. Bir sandalye adama göre sadece beyaza boyanmıştır yazara göre o boyamanın tarihi vardır. İlk eş ile Burak’ın çatışması uygarlık ile barbarlığın çatışması gibidir desek Borar’a haksızlık mı ederiz bilmiyorum ama yansıyan budur. Türkiye bugünden bakıldığında Burak’larına yüz vermeyerek onları boğmuştur. Eşyalar önemli değildir, dekor önemli değildir, anlatının biçimi önemli değildir, ama iyi giyinmediğimizde bunalıyoruzdur, saçlarımızı taramadığımızda bozuluyoruzdur, ama yemek önemlidir, ama salt gübreleyen bir topluma dönüşüyoruzdur, ama caddelerimiz hep kasap dükkanı, lokanta, hep tüketim kültürü objeleriyle doludur. (Merhaba Poğaçacı) Müzeler yoktur, tiyatrolar yok, antikacı dükkânları yoktur. Bize güzellik de lazımdır. Entelektüeller buna estetik mi diyorlar? Ne kadar da halka uzak bir tanım bu. Baba Orhan Borar uzun uzun Karaca’nın küçük kardeşi Elfe’ye yemekten, yeni açılan lokantalardan bahseder. Burak’ın burada babaya eleştirileri yansıttığı biçimiyle yerli yerindedir kanısındayım. En azından kurmaca anlamıyla eski eş, bugünün Türkiye’sinin kazananıdır. Necmettin Erbakan’a benzetilir, İslamcılıkla yaftalanır, arsaları vardır güya, evler yapar, kira geliri vardır, (oğul buna şerh düşer, yoktu, ‘aksine babamın borcunu ödedim’ der) anlayışsızdır. Git gide yüzeyselleşmiştir. Bu adamın Burak tarafından sevilmesi, hastalanmasıyla olacaktır. Öfkesini unutur, ilgilenir, oğluna baba Borar’a dair içten satırlarla yazar. Durumunun iyi olduğunu bildirir.  

Kendisini Tek İlan Etmese de Tek

“…kökü nerden ge­liyor? gibi saçma bir ayrım yapmaya kalkıyorlar.. Osmanlıca yazıyormuşum, Azınlıkları yazıyormuşum. Kendimi tek ilan ediyormuşum…” (Mach 1’dan Mektuplar, Logos Yayın, s.104)

Burak’ın bütün öyküsü ritimlerle ilerler. Peki ama böylesi bir yazı nasıl oluyor da aynı zamanda kafamızda bir yapı kuruyor, içini evlerle, eşyalarla, tarihler, halklar ve sınıf farklılıklarıyla dolduruyor, müze oluşturuyor, düşünürüz. Malum, müzelik objeler donuktur, pek çoğu kalın camların ardında korunur, başlarında her zaman bir bekçi bulunur. O halde bu denli oyuncu bir bütünü nasıl oluyor da aynı zamanda öldürüp yeniden canlandırıyoruz, burayı biraz yoklamak gerekir. Burak’la aynı zamanı paylaşmış iki Ermeni sanatçıyı anmalıyız belki de. Biri arşivciliği ve uzun yıllar Ermenice yayınladığı Kulis Dergisi ile Hagop Ayvaz’dır. Ayvaz 15 Aralık 2020 tarihinden bu yana İstanbul’da  “Kulis: Bir Tiyatro Belleği, Hagop Ayvaz” sergisi ile anılıyor. Bunun Burak’la ilgisi, Burak’ın metinlerinde kısmen kayıt altına aldığı kozmopolit İstanbul yaşantısını Ayvaz’ın tiyatro arşivciliğiyle Burak’a, yahut İstanbul şehrine iade etmesidir diyelim aşırı bir yorumla. Burak’ın da Ayvaz’ın da muhafaza ettiği şey bir şehrin uzun bir yaşama biçimidir. İkisi de insanlarını, dönemlerini başarıyla korumuş, yok olmanın ötesine geçirmiş, geleceğe taşımışlardır. Bugün bu imge yahut hayalet hayatımızda ise eğer böylesi birkaç sanatçının anlaşılmasa bile zamanında onu korumasındandır diyebilir miyiz?

Burak’a eklenecek bir diğer Ermeni sanatçı ise Biberyan olabilir. Biberyan tıpkı Burak gibi günümüzde keşfedilen yazarlardan biri. Çok yönlü okunabilir ama bir önemi de Batı’daki Müselman kavramının (Sahi bu kavramı da mı o beğenmediğimiz Agamben’e borçluyuz?) yerini burada Ermeni’nin almasıdır. Bugünün toplumunda yahut devletinde Ermeni nedir? Burak’ta haliyle kısmen izine rastlanır. Yazarca saygındır, insandır, kendi varolduğu haliyle yansır ama türünün de son örneğidir. Biberyan’da bu durum daha sertleşir. Ermeni sürülen, aşağılanan, insanlıktan çıkarılandır. Bu Ermeni tipi salt Ermenilerle sınırlı değildir elbette. Bu denli ataerkil bir toplumda Varlık Vergisi’ni ödeyemediği için Aşkale’ye sürgüne giden, döndüğünde her şeyini kaybeden adamlar (Karıncaların Günbatımı) aileleri, eşleri, kız çocukları yahut kız kardeşleri tarafından bile itibar görmeyecek, aşağılanacaktır. Sahi kaçıncı sayfadaydı romancımızın hikâyeye dahil olup „Herşeyini kaybedeceksin ama hatıralarını asla, onlar canına okuyacaklar“ demesi. Diyeceğim Burak’ın Yanık Saraylar’da bir anlamda korumaya aldığı, müzeye davet ettiği şey, Biberyan’da sokağa atılmış, aşağılanmış, insanlıktan soyutlanmıştır. Yanık Saraylar’ın her hangi bir öykü kitabı gibi okunamamasının bir yanını buna borçlu olduğumuzu düşünüyorum. Birlikte yaşama deneyimi ıskalanmış, bizden olmayan küfre layık görülmüştür. Eğer esnemez ısrarla uluslaşırsak bize içeriden düşmanlar gerekir, üstelik şu kamp fotoğraflarında kemiklerini saydığımız Müselman bir dönemi yaşamıştır. Burada Ermeni bütün bir Cumhuriyet tarihini yaşamak zorunda kalır. Dahası herkes Ermenileşir. Ders vermesini istemediğimiz akademisyen, madenden canlı çıkan lakin öfkesini yüzümüze haykırma nezaketsizliğini gösteren madenci ve dahası. Buradan bakınca Burak bir onarmayı önermiş desek, yahut barışı şart koşmuş, bu çok mu iddialı olur, ya da sosyalist yazar Biberyan onarılamaz olanı göstermiş, desek bu da çok mu karamsar bir yorum olur? Her halükarda bu yazarların, arşivcilerin sanatçıların günümüzde bu denli şiddetle kafamızda dank etmesinde bu tıkanıklığın payı büyük diye düşünüyorum. Belki de bugünlerde biz aşamadığımızı inceliyoruzdur. Burak özel olarak bir azınlık yazarı değildir, ama onda çoğunlukta olmayan bir şey vardır, şu sorunlu azınlık kavramını sorgular, az olanın çoğunluk tarafından eşitsiz muamele görmesiyle sorunu vardır.

Burada Burak’ın mektuplarında bahsettiği metinlerinin ikincil üçüncül anlamları da bu çıkmazda gizlidir. Öyle sanıyorum ki, Burak’ın hayranları da, ona duyarsız kalan okurlar da bu çıkmaz vesilesiyle ya yakınlaşıyor, ya da hepten uzaklaşıyorlar ondan. Oyunculuğu sizi de oyuna davet eder, bununla kalır mı, asla. Kendinizi onu bir başınıza okurken bulursunuz ama onlarca kişi sizi dinler, izler, saçmalamamaya da gayret edersiniz Burak’ı okurken, karşınızda yanınızda önünüzde arkanızda hep insanlar vardır. Metnin hakkını almak isterler sizden, vermelisinizdir. Zordur, eğlencelidir, okudukça daha bir dokunaklıdır. Ama yol da vardır işte. Anne göçle gelmiştir, baba göçle gelmiştir, Müslüman Yahudi evliliği aileler tarafından uygun bulunmamış, gemilerde aile kurulmuş, abla denizler üzerinde bir yaşını doldurmuştur. Bundandır ya, Sedef Kakmalı Ev bir gezici metindir. Hatıralar durmaz, Ziya Bey ölmek bilmez, İstanbul şehri iflah olmaz, kılıçlar kalkanlar, Osmanlı İmparatorluğu nereye konacak, mirası hangi müzelerde nasıl saklanacaktır bilinmez, sonra Ermeniler, gitmişlerdir, gençlikleri, gelecekleri yoktur bu topraklarda, yaşlılar kalmıştır, onların izlerini ne yapacağız, nasıl saklayacağız, Madam Nıvart’ın bir fikri var mıdır, yoktur ama o da diğer Osmanlılar gibi ağır şok altındadır, yollardadır. Ziya Bey bir türlü ölmeyi bilmez, Nurperi Hanım Ziya Bey’den kalan zamanı, gençliğini bir türlü yaşıyamaz. Bu haliyle bütün bu metinler Bulgaristan’dan Türkiye’ye geldiği gibi, ters bir yolculuk da yapabilirler, Bulgar Türkleri, Çingene yahut Yahudileri aracılığıyla Viyana’ya da uğrarlar. İmparatorluk bakiyesi ailelerde varlıklı ve fakat yaşlı Avusturyalıların genç ve Türk eşlerini görürüz, adamı bir türlü gömememiş, yaşamaya başlıyamamıştır. Yahut gelirler, çokturlar, Türkler, Çingeneler Türkçe söyleşerek tarlalarda çalışır, eker biçer, yatar, uyur, yağmurlarda ıslanırlar. Çokturlar. Bir türlü bir yere sığmazlar. Leopolsdorf’ta tarlalarda Çingeneleri görürsünüz, arabasından inen ırkçıları görürsünüz, genç kadınlara doğru döner, uçkurlarını çözer işerler, Toplama Kamplarından en dehşetlisini, yol üzerindeki Mauthausen’i tarif ederler yaftaladıkları işçilere, şurada ileride derler, tehdit ederler. Daha da Burak’ın sınırları yok, coğrafyası ise çok geniş demeyelim mi?

Burak sanatı açısından, biriktirmeyi bilmesi, şehri kullanabilmesi, onun insan çeşitliliğini görebilmesi açısından sadece yazar değil bir tür bir küratördür de. Yüz bulamamış küratör, muhtemelen hadsizlikle suçlanmış. Ama günün sonunda klasikleşmeyi de başarmış, halksız, cemaatsiz yazar. Gelenlerin de gidenlerin de bir türlü aradığını bulamadığı bir Türkiye’nin yazarı. Tanpınar’ın metinlerinde okuru çeken şey romanı kurarken dağılan ülkeye çekidüzen verme çabası ise eğer, Burak’ı da okura yaklaştıran şey gövdenin dikiş tutmazlığıdır diyelim. Bir adam askerden kaçar, bir şehidin kimliğine girer kaçak yaşar, Yahudi bir kadından çocuğu vardır, Ziya Bey’in muhbir olması olasıdır, ayağındaki iğne kalbine ilerliyordur, nerden baksan bir tutarsızlık almış yürüyordur.

Burak’ın Karaca Borer’e yazdığı mektupların içeriği hayli yoğundur. Burak’ın bazı değinileri sanırım şehir çalışmaları yapan düşünürlerin, sosyologların, hatta seyyahların günümüzde de dikkatini çekecek kalıcılıktadır. İstanbul’un dolup taşmasını oğluna iletir, insan çoğalmış şehir, dahası yapılar kararmış kaybolmuştur. Gelenler İstanbul’a gelmemiştir üstelik. Günümüz Üsküdar’ını biliriz hani, çeşitli Karadeniz illeri arasında mahalleler, sokaklar paylaşılmış gibidir. Jurnalistik anekdotlar da eksik değildir, Doğu’da solcu Kürt Militanlar ile sağcı Kürt Aşiretleri çatışıyordur. Burak oğlunun Amerika’dan yolladığı parayla yazları Boğaza nazır bir yalıda yaşıyordur. Elfe küçüktür, çocuktur, Karaca’nın da bizlerin de kardeşidir. Aklımıza böyle yerleşmiştir. Hafif vapor düdüğü çalar Burak’ın imgesi canlanır zihnimizde biri öksürdü sanarız. Elfe de öyle sanar. Birbirimize sorar soruşturur, nihayetinde vapor düdüğü olduğunu anlarız. Sonra bir gazetede birinin “Elfe çocuk değil 44 yaşında”, dediğini okur, şaşırırız. Yahut Karaca Borar’ı televizyonlarda gördüğümüzde de şaşırırız. Bir abinin değil de bir babanın yaşındadır artık. Burak’ın metni de böyledir işte, geçip giden zaman karşısında gençliğini korumayı bilir.

Gökler edecek onu kabul…