Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Vapurları ve Bilinmeyen Bir Vapur Tekellümî Hikâyesi

Bilal Acarözmen

“Ben her eserimde kari’lerimi, avamî şathiyyat arasında yüksek bir felsefeye doğru çekmeye uğraştım!”[1]

Hüseyin Rahmi

Yetmiş yedi yıl önce Heybeliada’daki köşkünde hayata gözlerini yuman Hüseyin Rahmi Gürpınar, bilinen kırk bir romanı, dokuz hikâye kitabı, dört oyunu ve iki eleştiri/polemik eseriyle Türk edebiyat tarihinin yazdıkça yaşamış kalemlerinden biri olarak anılır. Kendisine kondurduğu “merdümgiriz” (İnsan içine karışmaktan hoşlanmayan, insanlardan kaçan (kimse), mizantrop) sıfatıyla çağdaşlarına göre daha yalnız bir yaşam biçimini tercih eden yazar, son otuz yılını Heybeliada’da geçirir ve zengin bir İstanbul edebiyatı yaratır. 

Eserlerindeki çoğu Fransız kaynaklı bilim, kültür, edebiyat ve felsefe referansları, Gürpınar’ın kendi dönemindeki bilimsel, yazınsal, astronomik ve çağdaş felsefedeki ilerlemeyi yakından takip ettiğini gösterir. Pozitivist dünya görüşü, edebiyatta sosyal faydayı savunması ve Servet-i Fünun’daki taklitçiliği eleştirerek ‘yerli edebiyat’ terminolojisini polarize etmesi edebi kimliğinde öne çıkan özellikleridir. Şahabettin Süleyman’ın edebiyatın halk için olamayacağına dair sert çıkışına karşılık verdiği “Halk için edebiyat olamazmış… Ne saçmalık! Halk cahillik içinde boğulsun, koca bir ulus karanlığa mahkûm olsun, biz karşıdan seyredelim, öyle mi?”[2] cevabı, eserlerinde sade, pürüzsüz bir Türkçe kullanarak halkı eğitmeyi amaçladığının da açık bir ifadesidir.

Gürpınar’ın kendisine has ironi ve mizahı bugünün okuyucusunda da karşılık bulmaktadır. Yazar, yalnızca yüksek statüdeki insanlara saldırmak için değil, kendi statü endişemizi anlamlandırmamız ve dönüştürmemiz noktasında mizaha; satire ait bir araç olarak bireysel ve toplumsal zaafları teşhir etmek içinse ironiye başvurur. Eserlerindeki güldürü unsurlarını da bu çerçevede sunar. Henri Bergson’un Gülme isimli eserinde ele aldığı gülme fenomenine dair çizdiği teorik çerçevenin pratik açılımları, Gürpınar’ın felsefesinde ve bu felsefe ekseninde şekillenen hikâyelerinde çarpıcı örneklerle ifade bulur.[3]

Vapurlar

Yazarın zengin İstanbul edebiyatında, son otuz yılını geçirdiği Heybeliada önemli bir yer tutar. Ada hayatı, sık sık yaptığı deniz yolculukları ve yazar-anlatıcı formundan çıkarak birebir aktardığı gözlemleri, etkili realizminin yansımalarıdır. Vapur seferlerinin yetersizliğini, bilet bulabilme sıkıntısını, haddinden fazla yolcu alımını ve yolcuların huysuzluklarını sık sık bir “komedya” içinde verir Gürpınar. Eserlerinde adı geçen vapurlar “Beykoz”, “Boğaziçi”, “Ferah”, “Eyüp (Enayi)”, “Ada” (Patpat-ı Bahri) ve genel bir kullanım olarak “Şirket-i Hayriye” vapurlarıdır.

Kadıköy Rıhtımı, 1920’ler

“Nimetşinas” romanında geçen, dönemin ünlü vapurlarından “Ferah vapuru” Kadıköy-Eminönü seferleri yapar. Yolcular düdüğü öten vapura binebilmek için ellerindeki kuruş ve mecidiyeleri birbirleri üzerinden biletçiye ulaştırmaya çalışır. Para üstünü alamayanlar ve biletçi arasında atışmalar başlar. Merdivenli olduğu için özellikle kadınlar sevmez Ferah’ı. Vapura her kesimden yolcu biner: Esnaf, köylü, mösyö, bey, kokona, hanım, madam… Ve vapurların olmazsa olmazı satıcıları da eksik etmez Gürpınar. Bir de onların Bankanın biletleri burada satılıyor… Lotarya piyanko… İkdam, Sabah, Tercüman-ı Hakikat taze havadisler diye yükselen sesleri de eklenince kargaşa giderek büyür.[4] “Tünelden İlk Çıkış” hikâyesinde birçok İstanbul semtinin, mekânının adı geçse de olayların düğümlenip çözüldüğü ana mekân Sarıyer-Galata vapurlarıdır. Üst katı pahalı, alt salonu daha ucuz olacak şekilde mevkilere ayrılan vapurlarda çocukların sık sık altlarına yapmasından rahatsız olan yazar, kamarotların sırf bu temizlik işini yaparak epey para kazandıklarını da dile getirir.[5]

Ferah Vapuru

“Pis Bir Vak’a” başlıklı hikâyesinde, adından da anlaşılacağı üzere, benzer bir olayı anlatır. Vapurda yolculuk yapmakta olan bir adam, karşısındaki Rum kadının oğlunu yere işettiğini görür. Olaya tepki gösterince kadın bunun normal bir şey olduğunu söyler. Daha sonra adam, yanlarından geçen bir memura şikâyette bulunur ancak memur bu duruma gülüp geçer. Çoğunlukla Ermeni, Yahudi ve Rus yolculardan oluşan kalabalık da olayı doğal karşılayıp çocuğu tebrik eder. Hatta bir Rum yolcu, yaptığı işi takdir eder gibi çocuğa bir armut bile verir ve çocuk armudu yedikten sonra ellerini döşemelere siler. Tüm bu olanlardan midesi bulanan adam, kadınla tekrar tartışır ancak bir sonuç alamaz.[6]

İspanyol gribini fırsat bilerek insanları aldatan üç arkadaşın anlatıldığı “Varda, İspanyol Geliyor!” başlıklı hikâyesinde de buna benzer bir durum yaşanır. Yanlarına içki ve meze alan bu üç arkadaş, bindikleri Ada vapurunda oturacak, keyif yapacak yer bulamazlar. İçlerinden biri akıllılık yapıp burnuna enfiye çekerek kendisine hasta süsü verir. İçeridekiler adamın aksırıp tıksırmasından rahatsız olup dışarıya çıkarlar, onlar da boş kalan salonda rahatça içip eğlenmeye başlarlar. Hikâyede anneler, çocukların dışarı yaptıkları tuvaletlerini minderlerle örtbas eder ve yolcuların bundan duydukları tiksinti tekrar dile getirilir.[7]

Çoğunlukla vapurları ve vapur yolculuklarının sıkıntılarını konu aldığı bu eserleri, renkli insan manzaraları sunması ve döneme kaynaklık etmesi bakımından Gürpınar külliyatının değerli parçalarıdır.

Ada vapurunda bir kadın, 1920’ler

“Ada Vapurunda” Başlıklı İki Hikâye

Gürpınar’ın 1920’de basılan “Kadınlar Vaizi” başlıklı eserinde yer alan “Ada Vapurunda”[8] hikâyesi, külliyatı içerisinde değerlendirilmiş ve akademik çalışmalara konu olmuştur. Yalnızca bir mekân olma özelliğinden çıkarak bir hikâye başlığı ve konusu hâline gelen bu Ada vapurunda, yazar-anlatıcı bir “komedya” anlatır. Bu komedyada doğu-batı sorunu ekseninde ele alınan, azınlığa mensup kişilerin baş aktör olduğu bir toplum panoraması çizilir. Hikâyede, gerisi, koltuklu arkalığı kadar enli; şişman, kırk beşlik bir madam diyerek tarif ettiği bir Rum kadın, vapura Burgazada’dan biner. Elinde zincirli tıkız bir buldok cinsi köpek, peşinde kucağı çocuklu genç bir kadınla, eli sepetli hizmetçi bir kız vardır. Bu üç kadın, itiş kakış, kalabalığı umursamadan oturmaya yer arar ve Rum kadın adeta bir yolcunun üstüne otururcasına boş bulduğu yere yayılır. Saygısız kadının verdiği rahatsızlık bununla da kalmaz. Köpeği yere pisler ve kokudan rahatsız olan yolculara Ne yapadzak? Ne vakit geldi, disarida bırakadzak… Hayvan bu…” karşılığını verir. O sırada köpek, bir çocuğun simidini kapar, simitçi de pisliğin üstüne basınca curcuna giderek büyür. Dedikodu, atışma ve şakalaşmayla süslenen bu hikâyede Cumhuriyet öncesindeki İstanbul, kadınlar, çocuklar, satıcılar ve hayvanlarla canlı bir tablo olarak okuyucuya sunulur.[9]

Kınalıada vapuru

Vapur inleye sıklaya böyle komedisiyle, trajedisiyle bağrında taşıdığı kalabalığı Kınalı açıklarına getirdi. Ama adaya uğramadı. Üzerinde yolcular birikmiş iskeleyi tozlu kömürünün kara dumanına boğarak geçti. Çünkü vapura fazla bir tek kişi almak belki bütün yolcuların hayatı için bir tehlike olacaktı.

Tarife hükmüne bu haklı uymayışından dolayı kaptanı tebrik için hep el çırptık. Bu gürültü arasında buldok boyuna havlıyordu. Kınalıada iskelesindeki halkın protesto feryatları arkamızdan incele incele sivrisinek vızıltısına döndü, sonra söndü.[10]

Eserleri ve yazarlığı üzerine çokça çalışılmış olsa da çoğu yazarımız gibi Gürpınar’ın külliyatı da tamamlanmış değildir. Milli Kütüphane’de, Serdar Soydan’ın 15 Haziran 1931 tarihli Küçük Hikâyeler Koleksiyonu’ndan rica ettiği kısımları tararken bulduğum “Ada Vapurunda” başlıklı başka bir hikâyesi bu yazının çıkış noktası oldu. Peyami Safa, Mahmut Yesari, Suat Derviş ve Cenap Şehabettin gibi ünlü yazarların külliyatlarında yer almayan eserlerinin de karşıma çıktığı bu koleksiyonda “Ada Vapurunda” başlıklı “tekellümî hikâye” (Teatral hikâye. Diyaloglara dayalı ilerleyen; oldukça kısa; yazarın, kahramanlarının özelliklerini ve hikâyede entrik düğümü sağlayacak davranışlarını eksiltili ifade ve parantezle anlattığı anlatı. [Tanım: Dilek Çetindaş, http://dx.doi.org/10.18033/ijla.3817, s.389.]) türündeki eseri, “Ölmez Yazılar” başlığı altında verilmiş. Bu durumda eserin 1931 yılından daha önce yazıldığını düşünsem de kitaplarında ve külliyatının derlendiği çalışmalarda hikâyeye dair bir iz bulamadım.[11] Bu sebeple “bilinmeyen bir hikâyesi” olarak paylaşıyorum.

Eserde kişilerin vapurda olduğuna dair bir ifade bulunmasa da tartışmanın bir vapur yolculuğu sırasında yaşandığı başlıktan anlaşılabilir. Üç Ermeni arasında geçen olayın kaynağı, o günün gazetesinde çıkan bir haberdir. Bu haberde sokak, dükkân, kulüp, otel ve lokantalarda süt ve yoğurttan yapılan her türlü tatlının üretimi ve satışının yasaklandığı bildirilmiştir. Çokça Fransızca kelime ve Ermenilere has bir Türkçenin kullanıldığı hikâyede yazarla özdeşleşen güldürü unsurları ve arka planında işlediği toplumsal, ekonomik eleştirilerin belirgin olduğunu görürüz. Kişilerinin yalnızca Ermeniler olduğu tek eseri budur diyebiliriz şimdilik. Gürpınar’da Ermeniler, diğer azınlıklara göre daha ön plandadır. “Ada Vapurunda”da kişilerin mesleklerini vermese de eserlerinde genellikle esnaflık, yankesicilik, aşçılık, hizmetçilik, modistlik, genelev işletmeciliği, hayat kadınlığı gibi meslek ve konumlarda bulunurlar. “Kesik Baş”ta Madam Parsıh, Meryam, Araksi; “Şık”ta Vartan, Ahbar; “Metres”te Hazer Kürkciyan, Meryem Dudu, Kirkor, Bedros ve “Billur Kalp”te Madam Zorluyan, Yervant, Vortik, Kaspar gibi kişiler, bu toplumsal rol ve statülerin temsilleridir.

Keyifli okumalar.

Ada Vapurunda[12]
Hüseyin Rahmi Gürpınar

“Karabet ahbar, (Ermenilere hitap edilirken kullanılan “erkek kardeş, birader” anlamındaki kelime) bugünkü gazetelerdeki iaşe (yedirip içirme, besleme, bakma) keyfiyetini okudun?”

“Okumuşum ne var ki?”

“Daha ne olacak ki? Bundan sonra poğaça, çörek, gato, börek yemeyeceksin. Bu gibi şeylerin imali iradeyle memnudur. (yasak)”

“Ettiğin lafa bak. Zaten kim yiyordu ki?”

“Boş laf etme. Herkes hâlince yiyordu.”

“Belki pek az kişi yiyorsa da majorite (Fr. çoğunluk) yani çoğu da börekçi, tatlıcı, pastacı camlarının ardında, seyrine para yoktur diye ağızlarını sulandırıp geçiniyordu. İşte ben bu kategoridendim. Dur ki bu işin lojikini (Fr. mantık) sana üstü açık beyan edeyim. Cümle alem ortaya laftır diye ıvır zıvır salıveriyorsa şunu da inkâr edemeyiz ki bu zamanın parası boldur. Herkesin portmonesi (Fr. bozuk para cüzdanı)doludur. Benimki de keza… Seninki, Artin’inki keza… Ve hakezalik…”

“He canım he… Bu bir veritedir (Fr. doğruluk, gerçeklik) ki inkâr olunamaz.”

Biraz öteden bir üçüncüsü:

“Hangi verite ahbar? Senin portmonen parayla şişmişse sanırsın ki Agop’un da öyledir. Sen bir ispekülasyon (spekülasyon) yapıyorsan sanırsın ki Mıgırdiç de bu dalaverenin içindedir. Bal tutan parmak yalar fakat ben ki hiçbir şey tutmuyorsam ne yalayacağım ki?”

“Avucunun içini…”

“He çok yalamışım. Lakin karın doyurmuyor.”

“Bırak ki lafın dibini üstüne uydurayım. Ne deordum? (diyordum) ”

“Artık börek, çörek yiyemeyecekmişiz.”

“He he, babanın canına rahmet. He evet onu deordum ki cebimde param vardır. Fakat ben bir çöreği, böreği, tatlıyı karımla, bızdığımla maan (birlikte, beraber) beraber yemezsem… Bilirsin? O şey benim yüreğime sinmez.”

Öteki tebessümle:

“Ondan kolay ne vardır? Alırsın birkaç okka tatlı hep maan beraber anfamiy (Fr. [une famille] bir aile) yersiniz.”

“Sen öyle edeorsun ki? (ediyorsun) ”

“Benim ettiğime sen bakma… Ben çok divanelikler edeorum. Geçenlerde sekiz yüz elli bir kuruşa büyük bir tepsi tel kadaifi yedik. Yağ gayetle nefasetli (güzel, nefis, çok beğenilir nitelikte olma) ve koyduğumuz beyaz kaymağı pek lezzetliydi. Kaynanam yedi, yedi, yedi… He madam, çok şükür rabbime ve sana, dedi. Bundan sonra mefat (ölüm) olursam koca Ağavni ağzının acısıyla mezara gitmiştir deyi kimse dert duymasın. Ağzımın tavanı şekerlendi. Yüreğim şekerlendi.”

“Afiyet şeker olsun. Ben de beraber yemiş kadar lezzet duydum.”

Üçüncüsü tatlıya iştiyakını anlatır bir yutkunmayla:

“Doğrusu ben hiçbir haz duymadım. Benim öyle lafla havadan ağzım tat almaz. Adına kadaif derler, eski zamanda öyle nev tatlı varsa da o ne çeşit şeydi? Unutmuşum…”

“Uzun lafın kısası bu memnuluk kanunundan fikrin ne mefhum aldı?”

“Gazetede demek isteor (istiyor) ki sokak ve dükkanlarda ve kulüp ve otellerle lokantalarda süt ve yoğurttan made (yapılmış) sütten mamul her nev tatlılarla kaymağın imali ve füruhatı (satış) memnu olmuştur.”

“Sen bundan ağnadın? (anladın) ”

“Ne ki deorsa onu ağnadım.”

“Bu memnuluk, muhallebi, tavuk göğsü ve dondurmaya da şamildir?”

“Natürelman…” (doğal olarak.)

“Boş laf etme ahbar.”

“Hilal gazetesindeki bu maddeye dayir (dair) olan tekst Franse (Fransızca metin) okudun?”

“He okumuşum, o da bunun motamo tradüksiyonudur. (Fr. [mot à mot traduction] birebir çeviri.) ‘Espri dö la luva’ (Fr. [espri de la loi] kanunun esprisi.) aynı şeydir. Böyle nazik bir madde üzerinde işin içine orijinalden aygırı laf sığabilir hiç?”

“Herkeste başka biçim kafa vardır. Binaenaleyh böyle şeyleri herkes başka çeşit ağnar.”

“Sen de ağnadığını bana eksplike (Fr. [explique] açıklamak) et ki ben de sana lafımı deyeyim.”

“Un, süt, imlik, nişasta vesaire bu nev fekülü (kök nişastası, mısır unu) olup üzerlerinde şekerle muamele icra kılınan bilcümle pasta, gato, pahlava, kadaif cinsinden hamur işlerinin imal ve füruhatı memnu olmuştur.”

“Bu memnuluk nereleri içindir?”

“Sokak, dükkân, kulüp, ötel ve lokantalar için…”

“Demek demör prive (Fr. [demeure privé] özel konut, ev) zikrolunmuyor.”

“Evet… Herkes hanesinde eğer şekeri, unu, sütü varsa istediğini pişirir yiyebilir.”

“Dondurma için bir şey demiyor?”

“Dondurma süt üzerine şekerle muamele olunarak imal olunur?”

“He…”

“O hâlde memnudur.”

“Dondurmanın Fransızcası ‘glas’tır.” (glace)

“Ondan ne çıkar ki?”

“Glas adı mefhumuyla buz demektir. İşin içinde şekerle süt yoktur.”

“Sen kendince bu lafa o mefhumu veriyorsan sütsüz, şekersiz, kuru kuruya istediğin kadar buz yiyebilirsin. Buna kimse bir şey diyemez ve asla vesika soran olmaz.”

“Kuru buzu sen ziftlen. Sütlü dondurma memnuysa ben de çileklisini, fişnelisini, ilimonlusunu yerim.”

“Şekersiz yersen afiyet olsun.”

“Şekere memnuluk yoktur.”

“Kanunnamede süt, un, imlik vesaireyle imal olunan tatlılar memnu demiyor?”

“Ha evet…”

“Fişneli, ilimonlu dondurmalar şekerle yapılır.”

“He dedik…”

“O hâlde memnu sayılır.”

“Ne boş kafasın be ahbar! Sen her lafı böyle ağnarsın? Kimse hariçte şekerli kahve, çay, şerbet, limonata içmeyecek sanırsın?”

“Sanmorum (sanmıyorum). İçmeyecektir?”

“Glas buz demekmiş, ağnadık. Frenkçe bir de ‘silans’ (Fr. [silence] sessizlik, susma) derler, bir laf vardır. O ne demektir?”

   “Suspus…”

“Eh işte, sus ol artık…”


[1] Hüseyin Rahmi Gürpınar, Şakâvet-i Edebiyye, Matbaa-i Hayriye ve Şürekâsı, İstanbul, 1913, s. 237.

[2] Hüseyin Rahmi Gürpınar, Cadı Çarpıyor/Şakâvet-i Edebiyye, Özgür Yay., İstanbul, 1998. s. 84.

[3] Arif Özgen, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Öykülerinde Gülme Fenomeni ve Komiğin Anlamlandırılması, Yeni Türk Edebiyatı Araştırmaları, y. 7, S. 14, Temmuz-Aralık 2015, s. 170-181.

[4] Hüseyin Rahmi Gürpınar, Nimetşinas, Atlas Kitabevi, İstanbul, 1965, s. 7-15.

[5] Hüseyin Rahmi Gürpınar, Tünelden İlk Çıkış, Marifet Matbaası, İstanbul, 1934, s. 15-19.

[6] “Pis Bir Vak’a”, Son Telgraf, 26 Temmuz 1924, s. 2.

[7] “Varda, İspanyol Geliyor!”, İkdam, 12 Ocak 1920, s. 2.

[8] Hüseyin Rahmi Gürpınar, Kadınlar Vaizi, Atlas Kitabevi, 9. Basım, İstanbul, 1966.

[9] A.g.e., s. 275-279.

[10] A.g.e., s. 279.

[11] Abdullah Harmancı’nın hazırladığı doktora tezinde, kitaplarındaki hikâye sayısı 98 (3’ü çeviri), kitaplaşmamış hikâyelerin sayısı 43 (13’ü çeviri), toplam telif ve çeviri hikâye sayısı 141 olarak verilmiştir. [Abdullah Harmancı, “Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Öyküleri ve Öykücülüğü”, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Konya, 2010, s. 49.]

[12] Küçük Hikâyeler Koleksiyonu, 15 Haziran 1931, Resimli Ay Matbaası, s. 37-40