Nesligül Satır ile 1. Türk Filmleri Festivali Berlin Üzerine

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

Arthood Entertainment tarafından hayata geçirilen 1. Türk Filmleri Festivali Berlin (TFFB), bu yıl ilk kez 14 – 18 Eylül tarihlerinde Babylon Sineması’nda gerçekleştiriliyor. Kendisini kültürler arası karşılıklı anlayışın destekleyicisi ve bir köprü olarak tanımlayan 1. Türk Filmleri Festivali Berlin, kültürel benzerlik ve farklılıkları filmlerin duygusal açıdan çekici sunumuyla hassas bir şekilde ele almayı ve Almanya ile Türkiye arasında sinema üzerinden bir diyalog kurmayı amaçlıyor. 

Said Nur Akkuş’un festival yönetmenliğini yaptığı 1. Türk Filmleri Festivali Berlin’in, eş yönetmenliğini Felix Glück, sanat yönetmenliğini Francesca Vantaggiato ve Nesligül Satır üstlenirken, program koordinatörlüğünü ise Sinan Yusufoğlu yürütüyor.

Abdullah Ezik, Arthood Entertainment tarafından hayata geçirilen 1. Türk Filmleri Festivali Berlin (TFFB) üzerine festivalin sanat yönetmeni Nesligül Satır ile konuştu.

Arthood Entertainment tarafından düzenlenecek 1. Türk Filmleri Festivali Berlin (TFFB) 14-18 Eylül tarihleri arasında Berlin’de gerçekleştirilecek. Türkiye’den birçok sinemacıyı Berlin’de buluşturacak bu festival fikri nasıl doğdu ve gelişti?

ArtHood Entertainment 2018 yılında, Said Nur Akkuş tarafından Berlin’de kurulmuş bir dünya satış ve yapım şirketi. Şirket Türkiye, İran ve Orta Doğu filmlerine odaklanıyor. Bu nedenle yıllar içerisinde, şirket çalışanları olarak, nereden gelmiş olursak olalım hepimiz Türkiye sinemasıyla içli dışlı olduk ve zaman içerisinde izlediğimiz filmleri daha geniş bir kitleyle paylaşmak istedik. Berlin’de daha önce Türk Filmleri Festival’i yapılmamış olması (Türk Filmleri Haftası organize ediliyordu) ve şehrin çok kültürlü ve entelektüel zemini de bizi geniş bir kitleye ulaşabileceğimiz konusunda cesaretlendirdi.

1. Türk Filmleri Festivali Berlin’in Türkiye ile Almanya arasında geliştirdiği kültürel diyalog, halihazırda var olan etkileşimi daha da özel bir zemine oturtabilir. Bu yönüyle de festivalin iki ülke arasında yeni etkileşim yolları geliştirdiğini söyleyebiliriz. Siz festival ve festival programı ile neyi hedefliyorsunuz?

Bizim öncelikli hedefimiz yalnızca Türkiyeli izleyicilere değil, sanat filmlerine ilgi duyan ya da herhangi bir ulusu, filmler aracılığıyla daha yakından keşfetmeye meraklı olan bir kitleye de ulaşmak. Ancak bu şekilde; paylaştıkça çoğalabiliriz, paylaştıkça mesafeleri ve sınırları yok edebiliriz. Hedefimiz, dışarıda neler olduğuna birlikte bakarak, sınırları yok etmek diyebilirim.

Festivalin uluslararası arenada ön plana çıkan usta yönetmenlerle yeni ve genç isimleri bir araya getirdiğini söyleyebiliriz. Böylelikle geçmiş ile gelecek arasında bir tür köprü kuruluyor. Peki festivale davet ettiğiniz yönetmenleri nasıl seçtiniz? Bu konuda üzerinde özellikle durduğunuz bir kriter oldu mu?

Aslında bu isimleri bir araya getirerek öteden beri var olan, hem geçmiş ile gelecek arasındaki köprüyü hem de iki ülke arasındaki köprüyü görünür kılmış oluyoruz. Festivale davet ettiğimiz filmler de son yıllarda uluslararası alanda başarı sağlamış filmler.

1. Türk Filmleri Festivali Berlin, sadece film gösterimleriyle sınırlı değil. Festival kapsamında uluslararası yönetmen, oyuncu ve sinema emekçilerinin katılacağı çeşitli yan etkinlikler de olacak. Festival kapsamında ne tür etkinliklere yer vereceksiniz? Sektör paydaşlarını nasıl bir araya getireceksiniz?

Film gösterimlerinin birçoğunu film ekiplerinin katılımıyla gerçekleştireceğiz. Ayrıca, Mert Fırat ile oyunculuk üzerine, Pelin Esmer, Ferit Karahan, Mahmut Fazıl Coşkun, Leyla Yılmaz, Azra Deniz Okyay ve Selen Uçer gibi sinemacılarla da film yapımı üzerine konuşma ve paneller düzenleyeceğiz. Panel ve konuşmaların moderatörlüğünde Senem Aytaç, Berke Göl, Biene Pilavcı gibi Almanya’da yaşayan isimler eşlik edecek bize.

Halihazırda var olan Türkiye-Almanya ilişkilerine dair festivalde özel bir karşılık görecek miyiz?

Her iki ülkeyle de film yapan yönetmenler Aslı Özge, Cem Kaya ve Tuna Kaptan ile “Filmmaking Between Two Countries” ve Özlem Sarıyıldız ile “Welcomed to Germany?” isimli panelleri düzenliyoruz. Bu paneller sayesinde iki ülkenin ilişkisine sinema özelinde odaklanacağız.

Festivalin oldukça geniş bir programı var. Birçok yönetmeni kapsayan geniş bir liste söz konusu. Bu yıl festivalin ilk kez gerçekleşmesi de bu geniş programı daha anlamlı kılıyor. Film programını oluştururken nasıl hareket ettiniz? Film seçimlerini nasıl gerçekleştirdiniz?

Festivalin ilk yılında,  yukarıda da bahsettiğim gibi, son zamanlarda uluslararası alanda dikkat çekmiş filmlere odaklanmak istedik, örnek vermek gerekirse Sundance Film Festivali ve Berlinale’den ödüller alan, Rusya-Ukrayna savaşına küçük bir köyün parçalanması üzerinden bakan Klondike, Ferit Karahan’ın katıldığı dünya festivallerinden otuza yakın ödül alan yatılı okul karanlığını distopik bir evrende anlattığı son filmi Okul Tıraşı, Semih Kaplanoğlu’nun Cannes’da dünya prömiyerini yapan, karakterlerini inanç-maddiyat ikilemine sıkıştırdığı son filmi Bağlılık Hasan ve Ahmet Necdet Çupur’un kendi hikâyesinden yola çıkarak hayatlarında değişiklikler yapmak isteyen kardeşlerinin hikayesine odaklandığı sarsıcı belgeseli Yaramaz Çocuklar programın öne çıkan filmlerinden bazıları.

Festivalin açılış filmi Cem Kaya’nın bu yıl Berlinale Panorama bölümünde seyirci ödülü alan, Almanya’daki iş gücünün temelini oluşturan göçmenlerin müzikle ilişkisini konu edinen Aşk, Mark ve Ölüm belgeseli olacak. Söz konusu belgeselin oldukça güncel bir konu üzerinde durması da bu anlamda çok kıymetli. Festivalin açılış filmi üzerine ne söylersiniz? Neden özellikle Aşk, Mark ve Ölüm?

Cem Kaya, belgeselinde bir yandan göçmen işçilerden bahsederken bir yandan da bunu müzik üzerinden yapıyor ve böylece çok geniş bir izleyici kitlesine hitap etmiş oluyor.  Hangi sınıfa ve/veya ulusa ait olursa olsun, belgeseli izleyen birçok kişi belgeselle bağ kurmakta zorlanmıyor. Aslında bizim festival olarak derdimiz de bu; paylaşmak, filmler aracılığıyla yan yana durabilmek, farklı şeyler görüyor olsak da birlikte bakabilmek, gördüğümüz farklılıkları merak edip birbirimizle diyalog kurabilmek ve bu diyaloglar yardımıyla sınırları ortadan kaldırmak. Aşk, Mark ve Ölüm tam da bu amaca hizmet eden bir belgesel.

Festivalde kısa filmlere de ciddi bir yer ayrıldığını görüyoruz ki bu çok kıymetli bir karar. 1. Türk Filmleri Festivali Berlin’in kısa filmlere duyduğu bu ilginin özel bir nedeni var mı?

Bence kısa film yapmak uzun film yapmaya giden yolun başı olarak algılanmaması gereken bir yer; her iki formda da bir üretim söz konusu. O yüzden tabii ki kısa metrajlı filmlere de yer veriyoruz. Ama tabii şunu da unutmamak lazım, uzun metrajlı filmler vizyona girseler de kısa filmlerin dünya seyircisiyle buluşmasının en kolay yolu festivaller oluyor ve kısa filmciler için bunun ne kadar kıymetli olduğunu biliyoruz.  

Festivalin geleceğine dair neler söylersiniz?

Öncelikle festivalin bugününü unutmamak ve ne kadar şanslı olduğumuzun altını çizmek isterim. Çok-uluslu bir ekibimiz var yine de hepimiz aynı dili konuşabiliyoruz; Said Nur Akkuş’un festival yönetmenliğini yaptığı festivalin eş yönetmenliğini Felix Glück, sanat yönetmenliğini benimle birlikte Francesca Vantaggiato üstlenirken, program koordinatörlüğünü Sinan Yusufoğlu yürütüyor. Festival ekibimizde ayrıca Cily Ngai Sze Pang, Delaram Ziaye ve Özgecan Cıncık bulunuyor ve herkes festival için canla başla çalışıyor. 🙂

Dilerim festivalimiz sahne arkasında böyle renkli bir ekiple ve sahnede de aynı derecede renkli, kültürel benzerlik ve farklılıkları hassas bir şekilde ele alan filmlerle birlikte uzun yıllar devam eder.