Aynur Kulak
Makbule Aras Eyvazi, ikinci öykü kitabı Ustam Diyorum Öldü ile okurlarıyla buluştu. Bugünün insanlarını bugünün mekânlarında, geçmişin izleri ile anlatan Makbule Aras Eyvazi ile hem yeni öykülerini hem de edebiyattaki dil unsurlarını, şiiri ve çeviri kitaplarını konuştuk.
Sizinle sohbetimizi, öyküyle olan bağınızı, öykülere ilişkin düşüncelerinizi konuşarak başlatmak istiyorum. Edebiyatta tür kavramı üzerinden ilerlemek yerine, daha çok öykünün anlatımdaki çekirdek unsurlara kattıkları adına düşüncelerinizi merak ediyorum. Ki öykülerinizin her biri 70, 80 sayfalık kısa roman olabilecek potansiyeller barındırıyorlar. Fakat anlatılmak istenen hikâye, öyküyle yolunu bulmak istediğinde anlatım da anlam da başka bir şeye dönüşüyor.
Bir durumu ya da olayı hikâye edilebilir hale getirmek aslında nedir diye düşündüm sorunuz üzerine. Hikâye etmek aslında soluk ve karmaşık renkteki bir dokuyu görünür, duyulur kılmak değil midir? Soluk, karmaşık, dağınık ve boşlukta süzülür gibi içimizde dolanıp duran bakışları, sokakları, yarımları, sonları, başlangıçları, demet demet duyguları, birbirine dolaşık düşünce yığınlarını bir ölçüye göre ipe dizmek demek bence hikâye etmek. Öyle bir ölçü ki ritmini siz belirleyeceksiniz, ipin uzunluğunu da ve daha başka onlarca şeyi de. Bunu yapmak hiç kolay değil, yapı kurmak, bunu neyle yaparsanız yapın son derece zahmetli bir iş. Öykülerimin, yetmiş seksen sayfalık roman potansiyelinde olduğundan söz etmişsiniz, bu doğru bir saptama olabilir zira ben temelde, son derece rafine bir yapı kurmaktan yanayım. Mümkün olduğunca az kelimeyle çok gölgeli, çok yankılı binalar kurmak istiyorum. Öyle ki okur, o binaların içine girdiğinde kendi yankısını da bulabilsin. Yedi sekiz sayfalık bir öykünün, hacimce kolay okunur gibi görünse de katmanlı ve yoğun yapısıyla yetmiş seksen sayfalık bir metnin anlatma potansiyeline ulaşması hem hedeflediğim hem de hoşuma giden bir şey.
Ustam Diyorum Öldü ile hem öykü türünde hem dilsel ifade biçiminde hem de temalara yaklaşımınızla perspektifinizi daha da detaylandırdığınızı görüyoruz. Buradaki öykülerinizi yazmak adına sizi masaya oturtan meseleler nelerdi? Sonun Bacakları öykü kitabınızdan farkının ne olmasını istediniz?
Beni masaya ne oturtur? Buna cevap vermek çok zor. Her şey bir gerekçe olabilir buna. Neyin, ne zaman bir gerekçeye dönüşeceği de hiç belli olmaz, ki bana göre yazmak, bu nedenle büyüleyici bir eylem. Bir bilinç hali içinde bu öykü kitabımda ilkinde olmayan şunlar olsun diye düşünmedim. Ustam Diyorum Öldü’deki öykülerimin, dil kurgusu bakımından, şiir türünde görmeye alıştığımız yapıya benzer bir karakter sergilediğini söyleyebilirim. Bu dil karakteri, sanırım ilk öykü kitabımda bu kadar belirgin değildi. Şiirin imkanlarını düzyazıda da deneyimlemeye giriştim bir anlamda ve bunda da sezgisel davrandığımı düşünüyorum. Dili eğip bükmek, yeni bir kelime mimarisi yaratma çabası beni çok heyecanlandırıyor. Hikâyenin bir ses olduğunu düşünürsek kelimeler, o sesin tınlamasını, ete kemiğe bürünmesini, kimlik kazanmasını sağlıyor diyebiliriz.
Anlam ve anlatmak istediğiniz hikâyeye dair inşa ettiğiniz anlatım tarzınıza çok önem verdiğinizi düşünüyorum. Bu anlam ve anlatım harcını en iyi hale getirmek adına arayışınız öyküler yazdığınız müddetçe hiç bitmeyecek gibi duruyor, ne dersiniz?
Sanata niçin ihtiyaç duyarız? Buna pek çok cevap verilebilir belki ama bana öyle geliyor ki en temel gerekçe; rutinin yarattığı pas. Rutin bizi durağanlaştırıyor, durağanlık hayata değil ölüme çağrışımlı. İçgüdüsel olarak normal koşullarda yaşamdan yana bünyeleriz bu nedenle de rutini kıracak bir arayış içindeyiz hep. Sanat eseri de özgün olmak derdindedir, özgün olarak rutini kırabilir ve ancak rutini kırarsa gündelik hayatın ritmini kesintiye uğratacak bir dalgalanma yaratabilir. Bir roman ya da öyküde neyi anlattığımızdan çok nasıl anlattığımız rutini kıracak gücü taşır bana göre. Çok sıra dışı bir olayı sinek vızıltısı kadar sıkıcı bir anlatımla asfalta yapıştırabileceğiniz gibi hiçbir sıra dışı tarafı olmayan, gündelik bir mevzuyu anlatım ve kurgudaki sıra dışılıkla bir mücevhere de dönüştürebilirsiniz.
Öyküleriniz günümüzden sesleniyor bize, fakat geçmişle de kurulan bir bağ var gibi. Tesiri çok güçlü bir bağ bu; mistik, efsunlu, masalsı bir geçmiş dönem hissi. Kullandığınız dil, üslubunuz, anlatımınız bu dönemsel bağları güçlü şekilde hissetmemizde etkili unsurlar desem ne söylemek istersiniz? Doğu edebiyatı ile hemhal oluşunuz Farsçadaki hakimiyetiniz de böyle bir duruma sebebiyet veriyor olabilir elbet fakat, otomatik olarak böyle yazıyorsunuz belki de ve öykü bittiğinde karşımıza böyle bir manzara çıkıyor da olabilir.
Konuşurken kullandığımız dilde kimin nasıl bir payı var acaba? Dilimize pelesenk olan kelimeleri kimden aşırdık mesela, sevgi kelimelerimizi kime özenerek benimsedik, küfretmeyi en çok kimi taklit ederek öğrendik? Rimbaud “Ben bir başkasıdır” diyor ya, dilimiz için de geçerli bu. Başkalarının dilinin bir sentezi dilimiz de, ama bu sentezin nasıl oluştuğu ancak tahmin edilebilir, bu tahmin de tatmin edici bir çıkarım yaptıracak güce ulaşabilir mi hiç kestiremiyorum. Belki gelişen teknoloji bize somut verilerle yüzde üç şundan, yüzde beş bundan etkilendiğimizi söyleyebilecek duruma gelecek ve biz de kimlerin hangi oranda bir sentezi olduğumuzu bilebileceğiz. Benim üslubum nasıl oluşmuştur bunu başta da söylediğim gibi ancak bir parça tahmin edebilirim. Bunda Doğu edebiyatının bir payı olmuş mudur, sanırım olmuştur ama bu payın Batı’nın payından daha büyük bir pay olduğunu söyleyebilir miyiz bilmem. Şunu söylemek mümkün: Çok farklı coğrafyalarda yaşamış olmanın, farklı kültürlerden çok sayıda insan tanımış olmanın benim ben olmamda büyük katkısı oldu. Bir yerin yerlisi olmak nedir bilmeden geçirdiğim çocukluk ve gençlik yıllarımın; hikâye ve masallarla örülü zamanların içine doğmanın beni yazar yapan potansiyeli beslediğini, büyüttüğünü düşünüyorum. Bütün bu farklı seslerin içimde mayalanması da dilimi doğurdu sanırım. Dil karakterimin oluşmasında büyük bir payın da şiire ait olduğunu zannediyorum. Modern Türk şiirine, Divan şiirine ve elbette modern İran şiirine.

Kitaba da ismini veren, Ustam Diyorum Öldü öykünüz üzerine konuşmak isterim. Farklı bir duruşu, duygularımıza farklı bir hitabı var bu öykünüzün ve kitabın ilk öyküsü olması adına da önemli. Ölüm-yaşam, zaman-mekân, usta-çırak, şimdiki zaman ve geçmiş, sabır, özür dilemek, affetmek, hafıza, hatırlama, nesneler, yontma, törpüleme, yeniden biçim verme, daima yeniden inşa… Hem fiilen hem mecâzen, “Gömüp, geldiğimizde” mi ustalaşıyoruz ya da büyüyoruz, yetişkin hale geliyoruz?
Kitaba adını da veren bu öykü çok özel, çok sevdiğim bir İstanbul beyefendisinin ardından yazılmıştır. Zaman, insanların yıkıcı darbeleriyle karşı karşıya bırakır bizi, bu darbeler çoğu zaman insana inancımızı yıkar ve yaşama gücümüzü baltalar ama bazen, bazı insanlar tanırız, zamanın darbeleri onların çocuk saflığını aşındırmamış, insana inancını yıkmamıştır. Böyle bir insanla karşılaşmak çölde vaha bulmak gibi heyecanlandırır, umutlandırır insanı. Bu öyküdeki usta, işte o çöldeki vahalardan biriydi, onu tanımış olmak insana inancımı tazelemiştir ve onun kaybının yarattığı acı da bende bu öyküyü doğurmuştur.
Karakterlerinizi de konuşmak isterim. Ustası ölen Rânâ’yı elbet, Kudret’i, sürekli anlatan ve sürekli dinlemek zorunda olanları, evli çiftleri, akrabaları. Her biri bambaşka profillerle karşımıza çıkıyor. Fakat buradaki ayrıntı ilişkiler! Kurduğumuz ilişkiler nasıl? Kendi algımız neyse kurduğumuz ilişkilerin de o kadar oluşu gibi faktörler öykülerdeki karakterlerin var oluş hallerini belirliyor gibi. Karakterleri biraz bu yönleriyle konuşabilir miyiz?
Şehri, kasabayı, köyü bilmek buralarda yaşamış olmak, birbirinden farklı karakterler yaratmada kesinlikle büyük avantaj sağladı bana. Her öyküde farklı bir dil kurgusu oluşturma gayretim, karakterler için de geçerli. Tekrarlanan, birbirini çağrıştıran karakterler en başta benim için sıkıcı ve yorucu. Yazarken bir karakter üzerine derinlere dalarak düşünmek, onu keşfetmek ve keşfederken de yeniden yaratmak elbette iştah kabartıcı. Karakterin sahici olmadığı her durumda metin çöker, o yüzden öykü ya da roman yazmanın en sancılı kısımlarından biri karakter yaratmak. Yaratmaya giriştiğim karakterin ne konuşacağını, ne düşüneceğini, nasıl hareket edeceğini bilmeliyim, hatta sesini duymalıyım o karakterin, bütün bunlar olmuyorsa o karakteri yazmamam gerektiğini anlarım. Bazen de anladığım halde daha doğrusu sezdiğim halde bunu görmezden gelmeyi tercih eder, safdillikle kendimi ikna etmeye ve ite kaka yazmaya çalışırım, Allahtan bu mücadele uzun sürmez, bir süre sonra o bir türlü canlanmayan, nefes üfleyemediğim karakter metni terk edip giderek beni ıssızlıkla baş başa bırakır. İşte bu da yazarın en hüsran dolu anlarından biridir ama bunu da tatmalıdır ya da bunun tadılmadığı bir yazma serüveni sanırım pek olası değildir.
“Çifte Vav”, Sonun Bacakları kitabınızda vardı ve burada da karşımıza çıkarak çok mutlu etti beni. Çok sevdiğim tanıdık biriyle karşılaşmış gibi hissettim. “Çifte Vav” öykünüzden “Yol Boyu” öykünüze duygular bazında, fikren ve tematik unsurlarıyla tüm öykülerinizin birbirine el vermesi ya da böyle hissetmiş olmam bir tesadüf değil diye düşünmeden edemedim. Bu durumu Çifte Vav ve Yol Boyu öyküleriniz özelinde konuşabilir miyiz diye sorsam, ne söylemek istersiniz?
Bunu yakalayıp sormanıza sevindim. “Çifte Vav”ilk kitabım Sonun Bacakları’nda yer alan en özel öykülerden biri, ikinci öykü kitabımdaki “Yol Boyu” öyküsü ile bu öykü arasında elbette bir bağ var. Bu bağı daha belirgin hale getirmek de istediğim için ipucu vererek başladım öyküye ve “Çifte Vav’dan geri geri” diyerek giriş yaptım. “Çifte Vav”da anlatılan aşkın kemendine tutulan, dikkatli, hafızası kuvvetli bir okur öyle sanıyorum ki “Yol Boyu” ile bu öykü arasında sıkı bağlantılar olduğunu fark edecektir, en azından ben öyle olmasını umdum.
Yaşadığımız aşkların parçalanan hakikatleri, içimizde sürüklenip durur, o hakikatlerin iç denizimizdeki yolculuğu çok sancılı ve tuhaf. O denizde çalkalanıp duran şeyler, dış dünyanın yarattığı med-cezirlerle karaya vurur zaman zaman. Bu iki öykü de aynı geminin farklı zamanlarda karaya vuran parçalarından ve birbirini tamamlayan bu iki parçadan sonra belki bir üçüncü, bir dördüncü de kıyıya vuracak bilmiyorum.
Cümlelerinizin birer şiir mısrası gibi yazılmış olmasını atlamaksızın konuşmak istiyorum sizinle. Ustam Diyorum Öldü kitabınızda bunu daha çok hissediyoruz. Şiirsellik sadece kurulan cümlelerin yapısında değil, hissiyatta da, bizde yansımasını bulan duygularımızda da çokça fark ediliyor. İran edebiyatı ve eski Türk edebiyatı alanında uzmanlaşmış olmanız ve bir çevirmen olarak da çevirilerini yaptığınız metinlerde şiirselliğin baskın olması otomatik olarak sizin cümlelerinizi etkiledi diyebilir miyiz?
Düğümlü, metaforlu cümleleri seviyorum, benim dünyamdan çıkan bir kelimenin hiç tanımadığım okurlarımın dünyasında benim bilmediğim çağrışımlarla dönüp dolaşmasını, bazen derinlere bazen gökyüzüne doğru süzülmesini ve kimsenin bilmediği sadece metnin iklimine ait buluşmaların, kucaklaşmaların, anlaşılmaların doğmasını seviyorum. Okur da yazar da bana kalırsa kendilerini birleştiren metnin ikliminin, gündelik gerçeklikten farklı olduğunu ve orada yaşanan duygu ve düşüncelerin çoğunlukla tercüme edilemez olduğunu bilir.
Şiire gelirsek…bütün türler içinde insanın “norm” denen şeyi en sarsıcı şekilde sorguladığı tür belki de şiir. Gerçek, doğru, genel, gelenek, yasa, kurum, alışkanlık ve toplumsal yaşantının dayatıp kutsallaştırdığı ne varsa hepsinin tozunu attıran bir tür olarak şiir, en başta insanın tekil ve yalın halinin gücünü, özgünlüğünü hatırlatıyor bana. Toplumsal yaşantı özgünlüğümüzü törpülerken şiir, diplere itip durduğumuz özgün yanımızı ortaya çıkarma, onunla tanışma, barışma alanı açma çabasındadır hep. Toplumsal kabullere teslim olmamak, aykırı sesimi örseletmemek için şiiri hep yanı başımda tutmaya çalıştım. Pek çok söyleşide de dile getirdiğim gibi şiirin hem içerikteki hem dildeki isyankâr tavrı benim hayranlık duyduğum bir şey. Aykırı duruşun yapıcı bir tarafı var, alışılageldik dil kurgusunu bombalamak ve parçalanan yapıdan yeni imkânlar yaratmak, heyecan verici. Dilimdeki, sizin şiirsellik dediğiniz şey, bu yaklaşımdan doğan bir sonuç. Düzyazının da şiirin yöntemini kullanarak yeni anlatım imkanları bulabileceğini düşünüyorum, böylece şiirin dildeki cesareti düzyazıya da bulaşabilir ve onu da bambaşka bir zemine taşıyabilir. Aslına bakarsanız burada bir kalıplaşmış yargı var, özünde belki de şiir dili ve düzyazı dili gibi bir ayrım yapmak yanlış, dili neden edebi türün mülkiyetine hapsederek sınıflayalım ki?

Çağdaş edebiyat içerisinde öykülerinizle çok önemli bir yer ediniyorsunuz fakat çevirilerinizin de hem sizin metinlerinize hem de bizim edebi perspektifimize nitelikli katkısı çok büyük. İran Edebiyatı odağında, Farsçadan çevirileriniz, Doğu Edebiyatı, Eski Türk Edebiyatı perspektifinde dilimize kazandırdığınız kitaplar kaynak değerinde. Ve bence çevirilerini yaptığınız metinlerin yazarları, şairleri ile de özel bir bağınız var. Onlara size (ve bize elbet) kattıklarından dolayı öykülerinizle selam gönderiyorsunuz. Çağdaş edebiyatta çevirinin içinde yer alışınızın zorlukları, kolaylıkları nelerdi, tüm katma değerini aslında nasıl değerlendirirsiniz diye sorsam, ne söylemek istersiniz?
Benim çeviriyle ilişkim bir iş ilişkisi olmadı hiçbir zaman. Hayatımı idame ettirmek için yaptığım başka bir iş vardı hep. Bu nedenle de çeviride son derece özgür seçimler yapma şansım oldu. Gönülden bağlı olduğum, sevdiğim, merak ettiğim ve Türkçeye kazandırılmasına katkıda bulunmak istediğim metinleri çevirdim. Bu da benim Furuğ Ferruhzad, Abbas Kiyarüstemi, Gulam Hüseyin Sâedi, Sadık Hidayet, Ali Eşref Dervişyan, Goli Taraghi, Nahal Tajadod gibi birbirinden değerli sanatçılarla yakından bir bağ kurmamı sağladı. Çeviri, benim için zahmetli olduğu kadar öğretici oldu hep, çevirinin bir çalışma disiplini kazandırdığını da söylemem gerek. Bir çeviriye başladığımda genellikle her gün o çevirinin başına oturmak isterim. Bazen satırlar boyu uzayıp giden o dolaşık cümlelerin içinde oflaya puflaya stop edip duran bir arabanın içinde gider gibi yol almak, bazen sözlüklere gömülüp kelimelerin peşi sıra savrulmak, bir kelimeden ötekine geçmek, bazen asfaltta kayar gibi kelimelerin döne kıvrıla yerini bulması ve cümlelerin yumuşacık akması çok maceralı gelir bana. Bazen aralıksız beş-altı saat çeviri yaptığım da olur ki çeviri, her şeyden önce zamanı çok hoyratça harcatan bir iş. Hele ki şiir çevirisi, tam bir delilik! Ama ben bu delilik halini seviyorum. En son eşim Farhad Eyvazi ile yaptığımız, Şems ve Mevlâna üzerine çarpıcı bir roman olan “Aç Melek” çevirimiz gerçekten aklı başında birinin girişmemesi gereken bir işti bence. Ama hem ben hem eşim bu işe girişerek hiç de aklı başında insanlar olmadığımızı göstermiş olduk!
Klasik, modern, çağdaş edebiyat söz konusu olduğunda en tercih ettiğiniz dönem edebiyatı hangisi oluyor? Hem öykü yazarı hem de çevirmen olarak sizi en besleyen kitaplar, elinizin altından hiç kaldırmadığınız kitapları merak ediyorum.
Doğrusu ben böyle dönemsel bir ayrım yapmıyorum, her dönemden zevkle okuduğum pek çok kitap var. Çok sevdiğim küçük yayınevleri var, onları özellikle takip ediyorum ve daha önce Türkçeye çevrilmemiş, adı sanı pek bilinmeyen yazarları keşfetmeyi seviyorum. Genellikle bir romanı ya da öyküyü ikinci kez okumayı tercih etmiyorum. Ama ara sıra bunu yaptığım da oluyor. Yirmili yaşlarda okuduğum bir kitabı aradan bilmem ne kadar yıl geçtikten sonra tekrar okumaya girişmek beni korkutuyor, belleğimde o kitaba dair duygunun zedelenmesinden, bir hayal kırıklığı yaşamaktan korkuyorum ki birkaç defa başıma geldi. Şiir kitaplarında ise tekrar tekrar okumayı seviyorum, onların elimin altında durmasını, günün bir saati açıp şiiri okumayı, kelimelerin zihnimi gerçeklikten koparıp bambaşka bir aleme götürmesini çok seviyorum. Rus edebiyatı ve Latin Amerika edebiyatı roman ve öyküde hiç vazgeçemediğim edebiyatlar.
Son olarak çok çevirmek isteyip de henüz çevirme fırsatı bulamadığınız bir metin var mı ve elinizin altında yeni bir çeviri var mı? Ve -ek olarak- önümüzdeki yıllarda kısa roman yazma düşünceniz olabilir mi ya da yine öykülerle mi devam edersiniz diye sormak isterim.
Çevirmek istediğim biri var: Reza Beraheni. Yıllar önce Komşu Aç Kapıyı: İran-Türkiye Edebiyat Günleri adıyla bir sempozyum yapılmıştı, ben de hazırlama komitesindeydim, o zaman Reza Beraheni de yaşadığı Toronto’dan kalkıp İstanbul’a gelmişti, tanışma şansı yakalamıştım, olağanüstü bir sanatçıydı, o birkaç günü rüya gibi hatırlarım hâlâ, maalesef 2022’de kaybettik kendisini. Ondan bir roman ya da şiir kitabı çevirmeyi çok isterim.
Romana gelince, romanla maceram devam edecek. İkinci romanım için çalışmaya başladım.


İlk yorum yapan olun