.

Mehmet Yaşın: “Her birimizin ayrı ayrı bencil bireyler olarak yaşamasını salık veren bir düzen var.”

Okan Çil

Kitapları yirmiden fazla dile çevrilen şair ve yazar Mehmet Yaşın’ın yeni romanı Selam Metin, Ben Berceste İthaki Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Biz de bu vesileyle kendisine sorularımızı yönelttik.

Kitapta 50’li yaşlarındaki erkelerin aşkla ve kendilerinden genç partnerle yaşadıkları trajikomik sorunları görüyoruz. Peki aşka bakışımız yaşımıza göre değişiyor mu? Yıllar bizden ne alıp götürüyor, yerine neleri getiriyor?

Selam Metin, Ben Berceste’nin roman karakterleri arasına bir küme olarak giren ve birbirlerine “İhtiyar” diye hitap edip, “İhtiyarlar Heyeti” diye anılan gruptaki en küçük yaştakiler 50’lerinin başında, çoğu 60’ını yarılamış. Pek bir Avrupai göründükleri için ilk bakışta magandalıkları belli olmayan, ama aynı erkek muhabbeti içinde birleştiklerinden neredeyse aynılaşan orta-üst sınıftan, meslek sahibi, okumuş yazmış insanlar bunlar. İstanbul’un sahipleri sayılır ya bu erkek takımı ve kızları yaşında sevgili bulurlar. Oysaki aşk meşk kalmamış artık hayatlarında. Yaşadıklarına aşk adını verip vermedikleri de belli değil. Daha ziyade karı kız düzme hikâyeleri anlatıyorlar. Bunun trajikomikliğini siz okur olarak fark ediyorsunuz, onlarsa maşallah seksist bir dille atıp tutmaya devam ediyorlar. “Aşka bakışımız ileri yaşlarda değişmiş mi, yıllar bizden neleri alıp götürmüş de âşık olamaz hale gelmişiz, aslında istediğimiz ne şu gencecik kızlardan” gibi daha derin ve incelikli mevzularla rüyaları dışında pek uğraşmıyorlar. Bununla beraber romanın anlatısı içinde bütün bu belirttikleriniz sorgulanıyor. Umarım okuyacak olanlar da kara mizahı sizin gibi fark edip keyif alır.

Kitabın önsözünde konuşmadan kabul edilmiş, tabiri caizse ince bir tülle örtülmüş, üç kişi arasında geçen bir özgür aşktan bahsediyorsunuz. Toplumsal ve yasal çizgilerle sınırlandırılmış bir aşka kıyasla özgür aşkı nasıl tanımlamak gerekir?

Aşka benzeyen ilişkilerin ilk dönemlerinde, özellikle o heyecan verici ilk karşılaşmalarda sanki özgürlükten hafifleyip uçacakmış gibi bir duygu duyulduğu yaygın bir deneyim olabilir. Ama aşkın aşk olabilmesi için âşık olduğumuz kimseye özgürlüğümüzü kısmen teslim etmiyor muyuz? Yani aşk ile özgürlük bir arada mı her zaman, yoksa karşıt mı birbirine, ya da bazı özgürlük alanlarımızı sınırlamayı gerektirmiyor mu çoğu kez? Aşkın zaten toplumsal ve yasal çizgilerle bir ilişkisi yok. O ancak aşkınızı topluma ilan ettiğiniz, iki sevgili sıfatıyla sosyalleşmeye başladığınız ya da şayet Türkiye’yi konuşacaksak aileniz ilişkinizi kabul etsin diye ve dünyaya evlilik dışı çocuk getirilmesin diye yasal bir çerçeveye girdiğiniz zaman oluyor. Romanda aşk ilişkileri açısından Türk ve Yunan kültürlerinin farklılaşmasından kaynaklanan gerilimler de yaşanıyor, ki bu ayrı bir boyut, alışılmadık dinamikler katıyor kitaba. Gönül ilişkisine, iki ülke arasında büyüyen kültürel farklılıkların yarattığı uyumsuzluklar açısından da bakılıyor. Kaldı ki sizin sorunuzda ima edilen toplumsal ve yasal sınırlandırmaların bazıları aslında Türkiye’ye özgüdür, Yunanistan’da tam aynı sınırlandırmalar yoktur. Mesela eski Yunanistan Başbakanı Aleksi Tsipras ile birlikte yaşadığı kadın evli değiller, çocukları da Hıristiyan olarak nüfusa kaydedilmiş değil. Atina’da karşıt cinsten birçok kimse evlenmeden yaşarken, aynı cinsten olan çiftlerde evlilik daha popüler. Bugünkü üst düzey Yunan bürokratları arasında yasal eşcinsel evlilik bağına yönelenler var. Romanın anti-kahraman karakterinin Rodoslu bir Türk oluşu üzerinden, çeşitli aşk ilişkilerindeki gerilimler ve uyumsuzluklar da İstanbul’da ve Atina ile Rodos’ta geçen olay örgülerinde ele alınıyor.

Aşk hikâyeleri hemen her dönemin ve hemen her türün yoğunluklu olarak işlediği kültürlerüstü bir konu. Görünen o ki, böyle olmaya da devam edecek. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Üreticisi ve tüketicisiyle aşk bize neden bu kadar cazip geliyor?

Evet, dediğiniz gibi aşk duygusu kültürlerüstü olmaya devam ediyor. Kültürel önyargılara takılan ise, ülkeden ülkeye değişiklik gösteren muhafazakâr ahlaki anlayışlar, aile, evlilik ya da birlikte yaşama kurumlarının yasal çerçeveleri oluyor. Selam Metin, Ben Berceste’nin anlatıcı karakteri durmadan aşktan söz ediyor, ona buna takılıyor, bir anne-kızın ikisiyle de yatıyor, ama işin aslında çok yalnız biri. Bu yalnızlaşma hali, neoliberal çağımızın bizlere dayattığı benmerkezli yeni hayat tarzlarıyla da ilişkili. Yani adamcağızın yaşlanmakta oluşundan, İtalya bağlantısından ve Rodosluluğundan dolayı İstanbul’da uyum sorunları yaşaması işin daha görünür yanları. Binlerce yıldır tüm dünyada aşk süregitmişken, ilk kez bizi sevgilimizle kariyer hırsı içinde kıran kırana yarıştırıp, onu tehlikeli yabancı olarak algılamamızı kışkırtan, her birimizin ayrı ayrı bencil bireyler olarak yaşamasını salık veren bir düzen var. Bir insana duyacağımız aşk bağıyla hayatımızı paylaşmak yerine robotik makinelerle, şişme bebeklerle, bilgisayardaki sanal görüntülerle sevişmemizi öneren bir düzen… 

Roman bir bilinç akışı rüzgarıyla ilerliyor gibi. Ben-anlatıcının tavrı da buna eklenince okur olarak bizler bazen edebiyat, resim, Yunan mitolojisi gibi ağır tartışmaların, bazen de tuhaf telefon konuşmalarının, rüyaların ve gerçekliği kıran trajikomik tartışmaların içinde buluyoruz kendimizi. Kitabı böyle bir estetik üzerine inşa etmenizin nedenlerini anlatır mısınız?

Romanın izleğine, anlatmaya çalıştığı olaylara ve hepsi de anti-kahraman olan karakterlerine en uygun tarz sanırım buydu. Zaten konu kendi tarzını öyle kendiliğinden getirdi yazılırken. İç konuşmaların bağırış çağırışlara karıştığı, en samimi yüz yüze konuşmaların ise uzaklardan gelen telefon konuşmasına dönüştüğü bir yazım tarzı, daha doğrusu seslendirme tarzı… Konuşma bozukluğundan mustarip küfürbaz ve otoriter bir dil aynı zamanda bu. Türkçenin geçirdiği acayip dönüşümü şaşkınlık içinde dışarıdan izleye izleye dedim ki, tamam işte ancak böyle bir dille Türkçe roman yazılırsa memleketin hali anlaşılabilir. Üstelik de bu dili siyasi manada değil, aşk adına kullanırsam belki tuhaflığı daha iyi işitilebilir.

Kitabın başında tarihsel ve mitolojik anlamlarıyla beraber işlenen karganın bencil, dedikoducu, hin ve bir o kadar da zeki bir canlı olduğunu okuyoruz. Daha sonra bu canlı bir imge halinde kitabın genelinde, aşk ilişkilerin ortasında çeşitli şekillerde peyda oluyor. Sizin için yahut kitap için karga neden bu kadar önemli?

Atina’da yaşadığım için her Allah’ın günü birçok baykuş motifiyle karşılaşıyorum. Şehre adını veren tanrıça Athena’nın kuşu olduğundan baykuş simgesini binaların kabartma sütunlarından, kumaşların motiflerine ve turistik hediyelerin hemen hemen hepsinin üzerindeki baskılara kadar her yerde görmek mümkün. Ama mitolojik anlatılara bakıldığında Athena’nın esas kuşu karga imiş. Tabii karga çok zeki, hınzır, arsız, ısrarcı ve rekabetçi de üstelik. O nedenle tanrıça onu kovup baykuşu yanına alıyor. Romanda da anlatıldığı gibi bu bana kargayı mağduriyet söylemi içinde ele alabileceğim kaba saba bir ses olarak düşündürdü. Malum, mağduriyet etrafındaki hikâyelerle oluşturulan dil Türkiye’de rağbet görüyor, yani korku filmlerinin karga sesleri gibi olsa da insanları çekiyor, demek ki iyi kötü okurlarla iletişim kurmakta bir işlevi var. İşin bu esprisi dışında romanı okuyacak olanların keşfetmesine de bırakmak lazım karganın Selam Metin, Ben Berceste içinde nasıl bir düşünsel ve şiirsel bir motif olduğunu… Öte yandan karga çok yaygın İstanbul’da, hele martıların, güvercinlerin arasında daha bile dikkat çekiyor. Rodos’ta kapanıp romanı yazmaya başladığım mekân denize yakındı ve kıyıdaki kargalarla uzun zaman geçirirken bir de baktım ki yazdıklarımın içine karışmış bile sesleri. Romanın spontane havasını pekiştirdi bu.

Mehmet Yaşın

“Bir roman ne yazıldığında ne basıldığında tamamlanmış sayılır; ancak okunup da üzerinde yapılacak yorumlarla çoğaltıldı­ğında tamamlanmaya başlar,” diyorsunuz. Bunu biraz açalım mı?

Okuduklarımız üzerinde düşünürüz. Zaten düşünmemizi sağlayamamışsa o kitabı okumamış gibi oluruz. Yazar romanını bitirip yıllarca çekmecesinde tutabilir. Mesela Fernando Pessoa’nın ya da Emily Dickinson’un şiirleri ölümlerinden sonra yaygınlaştı. Fakat ortaya çıkması yetmez “kitapları tamamlandı” demek için. Şayet defalarca okunmasaydı, üzerlerinde düşünülüp yazılmasaydı, o kitaplardan esinlenen daha başka eserler verilmeseydi yine de “tam” olamazlardı. O halde burada okuma eyleminin kitabın oluşumundaki asli rolünü görüyoruz. Tek bir okuma da yetmez, aceleyle, yazınsal ya da kültürel önyargılarla, belli bir dönemin okuma alışkanlıklarıyla okunup geçilirse yetmez. Zaman içinde yeni kuşaklarla, yeni yeni okuma biçimleriyle bir edebiyat eseri çoğaltıldıkça tamamlanır. Ancak o zaman edebiyat içindeki yerini bulabilir. O nedenle ben de giriş yazısında, Selam Metin, Ben Berceste’yi okuyacak olanların bir nefes alıp şurasını burasını karıştırmasını ve kendi yazmak istediklerini ekleye çıkara romanı çoğaltmasını önermiştim. 

Siz sadece bir roman yazarı değil, aynı zamanda bir şairsiniz. Bir şairin romanı yahut bir romancının şiiri arasındaki ilişki nasıl kurulur, nasıl ilerler. Bu iki türün birbirine yardım ettiği ya da birbirine rağmen var olduğu ne gibi alanlar mevcut?

İşte bu zor bir soru. Çünkü genelleme yapamam, yalnızca kendi deneyimlerimden konuşabilirim. Küçük yaşlardan beri hem şiir hem öykü hem de daha başka düzyazı metinler yazmışımdır. Hatta 1973’te, ortaokul öğrencisiyken yayımlanan bir öykümü “dipöykü” olarak ilk romanım Soydaşınız Balık Burcu’na almıştım. Selam Metin, Ben Berceste’nin girişinde anılan Platon’un kitaplarına dönüp bakarsak yalnızca bir filozofu değil, öykücüyü, oyun yazarını, hatta beğenmediği şairlerden birini görürüz. Modernizmin birbirinden kopara parçalaya sınıflandırdığı yazım türlerinin hep iç içe geçtiğini ve akışkan olduğunu düşünmüşümdür öteden beri. Bu son romanımda da teatral diyaloglarla süren “Kadın” adlı bir yemek sahnesi ve deneme sayılabilecek “Yaşlanmazlık” adlı bir konferans konuşması var. Bazı roman yazarlarının şiirlerini, mesela Selam Metin, Ben Berceste’de de adı geçen, önemsediğim bir edebiyat insanı olan James Joyce’un şiirlerini pek bilmeyiz. Bazen de bir şairin, diyelim Sylvia Plath’ın Türkçeye Sırça Fanus adıyla çevrilen romanı ikincil kalır, ki aslında bu kitap bir şairin yazdığı romandır. Yani romancı olmaya çalışan bir şairin değil. Aynı şeyi James Joyce’un Oda Müziği adıyla Türkçede bulunan bütün şiirler kitabı için de söyleyebiliriz. Bu iki örneği özellikle verdim, çünkü ikisini de sahici buluyorum. Bütünlüklü birer edebi kişilik olmalarına bağlıyorum türler arası yazmalarını. Selam Metin, Ben Berceste’nin giriş yazısında dediklerimi birebir tekrarlayacak olursam: “Şairliğimden sıyrılmaya çalışmadan, aksine şiir kitaplarıma koşut olarak roman yazdığımı dikkatli okurlar yıllar öncesinden keşfetmiştir. Kızıma ithaf ettiğim yeni şiir kitabım Eeen Güzel Şey’de yer alan ve Selam Metin Ben Berceste’yle aynı dönemde yazılan “Bebek” (2016) adlı şiirin, “Eyy aptal erkeklik kadar aptallaşmış kadınlık / ötekinizim ben ikinizin” diye biten dizeleri hem üslup hem yaklaşım açısından şiirden çıkıp bu romanın özü denebilecek yanlarından birini oluşturacaktı.”