Bir Çağdaş Sanat Belgeseli: Crossroads

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

Bulut Reyhanoğlu ve Vanessa Medini Arslan’ın hem kreatif hem ana yapımcılığını üstlendiği, ödüllü yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun’un yönettiği Crossroads belgeseli, 41. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Belgesel Yarışması kapsamında geçtiğimiz günlerde prömiyerini yaptı.

Türkiye’nin ilk çağdaş sanat belgeseli olma özelliğini taşıyan Crossroads’un ilk gösterimi ise 15 Nisan Cuma akşamı Beyoğlu Sineması’nda gerçekleşti.  

Gülay Semercioğlu, Seçkin Pirim, Candaş Şişman ve Sinan Logie’nin, Doğu ve Batı kültürlerini harmanladıkları üretim pratiklerine ışık tutan belgesel, Türk çağdaş sanatının ve sanatçısının dünya çapındaki bilinirliğini artırmayı hedefliyor. Belgesel üzerine Crossroads’ın yapımcıları Vanessa Medini Arslan ve Bulut Reyhanoğlu, senaristi Sinan Yusufoğlu ile konuştuk.

Türkiye’nin ilk çağdaş sanat belgeseli olan Crossroads, 41. İstanbul Film Festivali’nde prömiyerini gerçekleştirerek izleyicilerle buluşacak. Öncelikle bu proje nasıl doğdu ve bir “çağdaş sanat belgeseli” çekme arzunuzun kökeninde ne yatıyor?

Vanessa Medini Arslan: Aralık 2017 – 2019 tarihleri arasında Istanbul Art News’de sanatçı atölyeleriyle ilgili yazmış olduğum yazıları, gelen olumlu yorumlar sonrasında kitap olarak bir araya getirmeyi düşündüm ve yazılı bir kaynağa ek olarak görsel bir kaynak oluşturmanın faydalı olacağına karar verdim. Dijital kaynakların her geçen gün çoğaldığı bir dönemde, sanatçılarımızın hikâyelerinin bu şekilde daha çok insana ulaşabileceğini düşündüm.  

Senelerdir sanatçı ve galerici dostlarım ile çağdaş sanatın ve sanatçının bilinirliğini arttırmak için ne yapabiliriz diye konuşuyoruz. Ben de kendi adıma katkıda bulunabilmek için biri kitap biri de belgesel olmak üzere bu iki projeyi geliştirdim.

Bu belgeseli kiminle, nasıl çekerim diye düşünürken ortak bir arkadaşımız vasıtasıyla Bulut Reyhanoğlu ile tanıştım, ki bence bu kesinlikle bir tesadüf değildi! Doğru zamanda doğru insanla karşılaşmak kesinlikle buna denir. Uzun zamandır hayalini kurduğum bu belgeseli Bulut Bey ile paylaştım. Ne mutlu bana ki hayalime ortak oldu ve hayalimi gerçekleştirmem için bana destek oldu. Aynı vizyona ve değerlere sahip bir insanla çalışmanın şansını ve keyfini bana yaşattığı için kendisine çok teşekkür ediyorum. Beni kimse ondan iyi anlayamazdı.

Bulut Reyhanoglu
(Foto: Rene Habermacher)
Mahmut Fazıl Coşkun
Sinan Yusufoğlu (Foto by Muhsin Akgün)

Ana yapımcılığını sizin üstlendiğiniz belgeselin yönetmen koltuğunda bugüne kadar birçok önemli filme imza atan Mahmut Fazıl Coşkun yer alıyor. Mahmut Fazıl Coşkun ile yollarınız nasıl kesişti ve Coşkun projeye nasıl yön verdi?

Bulut Reyhanoğlu: Mahmut Fazıl Coşkun ile Anons filminden beri birlikteyiz. Uzun zamandır onunla ortak bir proje yapmak istiyordum. Bir hikâyeye onun gözünden bakmayı seviyorum. Vanessa Medini Arslan ile yollarımız kesişince proje için beni anlayacak ve çalışırken hayalimi emanet edebileceğim bir isim arayışına girdim. O isim de Mahmut Fazıl oldu. Ona projeyi anlattık ve hemen sevip kabullendi, böylece projeye başladık. Proje sanatçıları biz onları tanıdıkça kendi yönlerini çizdi. Temel olarak anlatmak istediğimizi onlarla paylaştık, Mahmut Fazıl da sanatçılarımızın anlatımını kendi sinema sanatı ile perdeye yansıttı.

Belgeselin senaryosunu Sinan Yusufoğlu, görüntü yönetmenliğini Ersin Gök, müziklerini Murat Asil, kurgusunu ise Adil Yanık üstlendi. Bu ekip nasıl bir araya geldi ve nasıl bir çalışma süreci geçirdiniz?

Bulut Reyhanoğlu: Mahmut Fazıl ile başından beri senaryonun Sinan Yusufoğlu tarafından kaleme alınması konusunda düşünmüştük. Anons sürecinde birlikte olduğumuz için bu konuda yine bizi anlayacak ve güveneceğim bir isim olduğundan emindim. Ersin Gök ise uzun zamandır takip ettiğim biri ve onunla pandemi döneminde Shortbyshort canlı yayınlarında tanışmıştık. Bu konuda hiçbir alternatif düşünmedik ve onun da kabul etmesi ile ekip genişledi. Murat Asil ekibe en son katılan arkadaşımız oldu. Bu belgesel aynı zamanda ses ve müziğin oldukça etkin olduğu bir proje. Yine o da daha önceden çalışmalarını bildiğim ve bu konuda istediğimiz sonucu alabileceğimize inandığım bir kişiydi. Adil Yanık ise bu belgeseldeki rolü itibariyle üzerinde çokça durulması gereken kişilerden.  Daha önce Anons’un fragmanını da o yapmıştı. Mahmut Fazıl’ın önerisiyle tanıştık ve çalışmaya başladık. Çok uzun bir kurgu dönemi yaşadık ve istediğimiz sonucu elde ettik. Her zaman söylüyorum, bu belgeselde 4 özel sanatçıyı konuk ettik ancak birlikte yol aldığımız ekip arkadaşlarım da sanatlarını en üst şekilde ortaya çıkardılar. 

Pandemi nedeniyle başlarda çok zorlandık. Sanatçıları tanımak ve onların hikâyelerini ortaya çıkarmak için o süreçte Sinan’la birlikte birçok toplantı yaptık. Onlar hakkında çok fazla okuma yapıldı. Bu konuda sanatçılarımızın galerileri de bize çok yardımcı oldu.

Ben planlı çalışmayı çok sevdiğim için çekim hazırlıkları bitirip çekimlere başladığımızda çok rahattık. Ekibimiz yaklaşık 35 kişiden oluşuyordu. Hiç aksamadan ve yaklaşık 40 set kurarak planlanan gün ve saatlerde çekimleri bitirdik. 

Vanessa Medini Arslan-Bulut Reyhanoglu
(Eser-Gulay Semercioglu)

Crossroads kapsamında Gülay Semercioğlu, Seçkin Pirim, Candaş Şişman ve Sinan Logie’nin Doğu ve Batı kültürlerini harmanladıkları üretim pratiklerine ışık tutuyorsunuz. Sizi özellikle bu 4 çağdaş sanatçıya yönlendiren özel bir neden oldu mu? Sanatçılara nasıl karar verdiniz?

Vanessa Medini Arslan: Biz hem kendi topraklarına ve özüne sadık kalan, hem de yeri geldiğinde Batı’dan ilham almaktan çekinmeyen, fakat aldığı bu ilhamı da kendilerine has olan sanat üslupları ve teknikleriyle harmanladığını düşündüğümüz farklı disiplinlerden dört sanatçımızı belgesele dâhil ettik. Tabii ki bunu yapan sadece dört değil, birçok değerli sanatçımız var, fakat bu belgesel için yarattığımız kurgu ile birebir örtüşen, hikâyeleri ve pratikleri arasında da bağlantı kurduğumuz bu dört sanatçı oldu.

Doğu-Batı meselesi geçmişten bugüne edebiyat, tarih, sanat ve bilim gibi birçok disiplin çerçevesinde Türkiye’de en çok tartışılan konu başlıklarından birisi olagelmiştir. Bu durum şüphesiz sanat tarihi, çağdaş sanat tartışmaları kapsamında da kendisine özel bir alan açmış, farklı disipliner gelişmeleri beraberinde getirmiştir. Söz konusu tüm bu sanat tarihi tartışmaları bağlamında sizin bu belgesel ile ortaya koymak istediğiniz özel bir düşünce var mı?

Vanessa Medini Arslan: Kesinlikle. Çocukluğumuzdan beri Türkiye’nin coğrafi konumu itibariyle Doğu ve Batı arasında köprü görevi gördüğünü duyuyoruz fakat bu sadece coğrafi anlamda bir köprü değil, tarihsel, kültürel ve sanatsal anlamda da bir köprü olma özelliğini taşıyor. Yaşadığımız topraklar tarih boyunca birçok farklı medeniyete ve imparatorluğa ev sahipliği yaptı, bu da ülke olarak çok zengin bir kültürel mirasa sahip olmamızı sağladı.

Bu belgesel ile Türkiye’yi diğer ülkelerden farklı ve biricik kılan bu kültür katmanlarından beslenen, özüne sadık kalan fakat yeri geldiğinde Batı sanatından ilham alıp bu ilhamı kendi sanat pratiğiyle harmanlayarak ortaya çağdaş sanat eserleri çıkaran sanatçılarımıza dikkat çekmek istedik. Bu şekilde çalışan ve üreten birçok değerli sanatçımız var ve onlar da Türkiye gibi sanat üslupları anlamında farklı ve biricik. Bu belgesel ile amacımız çağdaş sanatı ve sanatçısının bilinirliğini arttırmak hem yurtiçinde hem de yurt dışında hak ettiği yere gelmesine ve hak ettiği değeri görmesi için katkıda bulunmak oldu.

Belgeselin kökeninde aslında oldukça önemli bir düşünce yer alıyor: “Klasik veya çağdaş sanat olsun, Türk sanatı, Türk sanatıdır. Ortadoğu’ya değil, Türkiye’ye aittir.” Bu noktada, siz Türk sanatını nasıl tanımlıyor, yorumluyorsunuz?

Vanessa Medini Arslan: Türk sanatı dendiğinde genelde akla hemen hat sanatı, minyatür ve çini gelir, ki bunlar Türkiye’nin geleneksel ve klasik sanatının birer parçasıdır fakat Türk çağdaş sanatı dendiğinde ülkemizin büyük bir kısmı başta olmak ve yurt dışı da buna dahil olmak üzere, akıllarda net bir imge canlanmaz. Halbuki az önce de belirttiğim gibi Türk çağdaş sanatı ve sanatçısı üslup, pratik ve içerik olarak, bulunduğu coğrafi konum ve sosyokültürel yapı itibariyle özeldir. Her ne kadar komşu ülkelerin birbirleriyle etkileşimleri ve benzer tarafları olsa bile onları aynı kategoride değerlendirmemek gerekir. Her ülke ve her ülkenin kültür ve sanatı kendine hastır.

Crossroads’da oldukça canlı ve hareketli bir sinema dili kullanıyorsunuz. Üstelik çağdaş sanat gibi oldukça güçlü dinamikler üzerinden hareket eden bir disipline bu denli devinimi güçlü bir yaklaşım, belgeselin de en çarpıcı noktalarından birisi olsa gerek. Belgeselin sinema dili, senaryosu ve kurgusu üzerine ne söylersiniz?

Sinan Yusufoğlu: Yapımcılarımız Bulut Reyhanoğlu ve Vanessa Medini’nin uzun yıllardır hayal ettikleri, hayata geçirmek istedikleri Crossroads belgeselinde senarist olarak yer almak benim için çok özeldi. Türkiye çağdaş sanatının önemli isimlerinden Seçkin Pirim, Gülay Semercioğlu, Candaş Şişman ve Sinan Logie’nin eserlerini hayranlıkla takip ettiğim evrensel sanatçılardır. Yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun ile birlikte uzun bir hazırlık sürecinin ardından senaryoyu yazmaya başladım. Mahmut Fazıl klasik belgesel dilinin ötesinde; farklı, çok katmanlı, evrensel ve daha stilize bir dünya yaratmak istiyordu. Sanatçıların işlerine yaraşır, avangart bir yapı kurmayı hedefliyorduk. Mahmut’la daha önce iki filmde çalışmış olmak, onun estetik kaygılarını ve sınırlarını bilmek, yazım sürecinde işimi kolaylaştırdı diyebilirim. Mahmut neyi nasıl yapmak istediğini çok iyi bilen bir yönetmen ve senaryo sürecinde de beni çok iyi yönlendirdi.  Sanatçıların eserlerini, onların bu eserleri üretirken beslendikleri dünyayı anlamak kolay değildi benim için. Sinemanın kolektif üretim biçimi bazen çok sınırlayıcı olabiliyor. Çağdaş sanat ise daha özgürleştirici bir alan. En azından üretim sürecinde. Ben de senaryoyu yazarken onların eserlerinden ve üretim biçimlerinden feyz aldım biraz. Bu yazım süreci benim için de güzel bir keşif oldu. Böyle önemli işler üreten dört sanatçının dünyasına girmek, onlarla vakit geçirmek ve bunu senaryolaştırırken görsel bir dil yaratmak oldukça heyecan verici bir süreçti. Her sanatçı için uzun bir araştırma sürecine giriştik. Onların sanat yolculuklarını, eserlerinin görsel ve düşünsel arka planını, hazırlıktan üretim aşamasına kadar nerelerden geçtiklerini, ne kadar büyük bir disiplinle çalıştıklarını gösterebilmek istiyorduk. Sanatçıların röportajlarında ya da biyografilerindeki bir cümle bile benim için ilham vericiydi. Teller ve rüyalar, kibrit kutuları, dijital dünyanın içinden seslenen çoklu duyusal enstelasyonlar, illüzyon ve hız, sanayi sitesinden çıkan çok boyutlu heykeller, motosiklet, kaykay ve tabii sanatçılara ilham veren müzikler… Bazen Mozart bazen de Neşet Ertaş… Her sanatçının kendi dünyası çok özgündü ve onların işlerine yaklaştıkça senaryo da kendi yolunu buldu.

Farklı disiplinlerden gelen, çok özgün işler üreten bu sanatçıları çok karmaşıklaştırmadan, basit bir şekilde nasıl anlatabilirdim sorusunun peşine düşerek yazdım diyebilirim. Onların eserlerinin görsel seviyesine sinema diliyle nasıl ulaşabilirdik? Hem çok felsefik, hem kişisel, hem de kentle bağını koparmayan bir dünya nasıl yaratabilirdik? Senaryoyu yazarken bu sorular kafamdaydı. Bu kadar hızla değişen, dönüşen bir çağdaş sanat dünyasını, rekabetin ve ‘piyasa’ beklentilerinin nefes aldırmadığı bu karmaşayı nasıl daha varoluşsal ve kişisel bir yerden anlatabiliriz sorusunun cevabını vermeye çalıştık biraz da.

Yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun’un yarattığı güçlü görsel dünya, görüntü yönetmenimiz Ersin Gök’ün etkileyici kamerasıyla buluştu. Kurgucumuz Adil Yanık’ın bu hızla dönüşen çağdaş sanat dünyasını, hızlı ve çok katmanlı bir kurguyla, avangart dokunuşlarla yeniden yaratmasının büyük katkısıyla ortaya Crossroads çıktı. Kurgu süreci de senaryo süreci gibi çok uzun sürdü. Adil Yanık’ın da daha önce belirttiği gibi kurgunun sadece biçimi değil içeriği de desteklenmeliydi. Her bir sanatçının gerek sanat pratiklerinde gerekse yaşamlarında contrast’ın önemli bir yeri olduğunu ve zıtlıkların birbirine değer kattığı düşüncesi öne çıkıyordu. Belgesel kurgusu bu olgu üzerine inşa edildi. Hızlı kesmelerle, ani duraklarla ve ses tasarımıyla tüm duyuları harekete geçirip izleyicinin zamansal ve mekansal algısını manipüle ederek bu illüzyonu belgeselin bütününde hissettiren bir kurgu yapısı. Crossroads Türkiye’den dört çağdaş sanatçının her an değişen, dönüşen İstanbul’la kurdukları ilişkiyi de görünür kılıyor. Umarım bu belgesel farklı çağdaş sanatçılarla devam ederek bir seriye dönüşür ve Türkiye’deki çağdaş sanatı dünya seyircisiyle de buluşturur.

Son bir soru olarak, Crossroads ile ilk defa hayata geçirdiğiniz çağdaş sanat belgeselciliği üzerine ne söylersiniz? Bu tür çalışmaların artması, alana ve çağdaş Türk sanatına/sanatçılarına ne tür olanaklar sağlayacaktır?

Bulut Reyhanoğlu & Vanessa Medini Arslan: Bu gibi belgeseller hem yurtiçinde hem de yurt dışında Türk sanatının ve sanatçısının bilinirliğini arttırmak adına çok önemli. Umuyoruz ki, bu belgesel bir ilk olmakla birlikte başka belgesellerin de çekilmesine, sanatımıza ve sanatçımıza daha çok destek olunmasına vesile olur. Burada önemli olan sadece sanata merakı olan izleyicilerin değil, aksine olmayanların da ilgisini çekebilecek belgeseller ortaya çıkarmak. Neticesinde ilgisi olan zaten araştırıp o belgeseli bulup izliyor ancak esas başarı ilgisi olmayan birine izlettirebilmek, izlediğinden bir şeyler öğrenmesini, ilgi duymasını ve araştırmasını sağlamak. CROSSROADS ile biz kurgusu, senaryosu ve çekim teknikleri daha aktif, dinamik unsurlar barındıran, yenilikçi, kurgusal bir film gibi izlenilebilecek bir belgesel oluşturmaya çalıştık. Günümüzde her geçen gün artan dijital kaynakları bu amaç doğrultusunda iyi kullanmalıyız.