.

“Köpüklü Şahlanışların Dönüm Yeri” ve Ergen Nazım

Bengi Düşgör

Flourian Houssier’in Ergen Freud[1] adını verdiği kitabı, Sigmund Freud düşüncesinin oluşumunda kendi ergenlik süreçlerinin etkisi ve psikanalizin kurucusunun” ergenliğinin” kuramına yansımaları üzerine düşüncelerini ve araştırmalarını içerir. Bu kitabı okurken, hem ergenlik üzerine düşünmek hem de dünya şiirindeki yeri göz önüne alındığında, en önemli şairlerin başında gelen, Nazım Hikmet Ran’ın şiirinde, ergenliğin izlerini sürmek fikri, benim için git gide karşı konulması güç bir arzuya dönüştü. “Ergen Freud” var ise “Ergen Nazım” da olabilirdi elbette. Belki de bu fikir benim açımdan, bir ergenlik idolüne yakınlaşmak arzusuydu da aynı zamanda. Ergenliğin şiddetli idealizmi ve umutlu bekleyişiyle oraya buraya kazınan, en güzel şiirlerin şairine yakınlaşabilmek umuduydu.

Houssier, biyografik düzlemde Freud’un ergenliğine yönelik iki bakış açısını ele alır. Alain Mijolla’nın kitabı, “Freud”’da değindiği üzere, ergenliğin sakin bir dönem olduğu sonucu çıkarılabilir. Kırk yaş civarında ise bir sonradan “ergenlik” etkisi yaşandığı da düşünülmektedir. Aynı zamanda daha derinlemesine bir bakışla değerlendirildiğinde Freud’un ergenliğinin, çeşitli acılar ve yaralar da barındırdığı görülecektir. Freud’un kendisinin kaleme aldığı yazılarına bakıldığındaysa ergenliğin hem bir nostalji hissi taşıdığı hem de bir cinsel pişmanlık (fırsatı kaçırmış olmak, çok kadın arasından seçim zorluğu ve cinsel özgürlük arzusu) barındırdığı düşünülür. Bunların yanı sıra başarısızlık, aşağılanma, ketlenme, yoksulluk içinde ve hayatının en zor dönemi olduğunu da, otobiyografik kaynaklar gösterecektir. Ergenlikte bunlar hepimizin içinden geçtiği sıkıntıları anımsatmaz mı?

Asım Bezirci’nin aktarımına göre Nazım Hikmet Ran ise, öğretmenlerinden sıklıkla “aferin” alan, çalışkan bir öğrencidir. Yani belki de en yoğun korkularından biri başarısızlık ihtimali olabilir. Yanından hiç ayırmadığı, sarı yapraklı defterindeki ilk şiiri de 20 Haziran 1329 (3 Temmuz 1913) tarihini taşıyan “Feryâd-ı Vatan” başlıklı şiirdir ve Nazım Hikmet bu şiiri on bir yaşında yazmıştır. Balkan Savaşı’nda Osmanlıların yenik düşmesi, düşmanların Çatalca’ya kadar gelmesi üzerine yazdığı şiirde, bundan duyduğu derin üzüntü ile çok sevdiği yurdunu kurtarmaya yönelik arzu ve umudunu yansıtır:

“Sisli bir sabahtı henüz

Etrafı bürümüştü bir duman
Uzaktan geldi bir ses ah aman aman!
Sen bu feryâd-ı vatanı dinle işit
Dinle de vicdanına öyle hükmet
Vatanın parçalanmış bağrı
Bekliyor senden ümit.”

Ancak şairin kendisine göre ilk şiiri bu değildir.  İlk yazdığı şiir “Yangın”dır. Bu şiiri, evlerinin karşısındaki bir binada çıkan yangın üzerine 19 Aralık 1914 tarihinde yazmıştır ve henüz on iki yaşındadır. Ölçüsüz, bozuk düzenli bir denemedir. Şairin deyimiyle, “vezni, büyükbabasının yüksek sesle okuduğu aruzla yazılmış şiirlerin kulağında kalan ses taklitleriyle yapılmıştır.”

Yangın

“Yanıyor!Yanıyor!Müthiş terrakeler

Çekiyor aguşuna o adüvv-i beşer

Valdeler haneler yetimler

Semaya kalkmış istimdat eden eller

Valdesiz pedersiz kalmış masumlar

Gaipten Halikten medet bekler…”

Henüz on bir, on iki yaşlarında yazılan şiirlerinin coşkusu, genç şairin o döneme özgü yoksulluk, çaresizlik ve savaş karşısındaki duygularını da yansıtma çabasını ortaya koyar. Belli ki ergenliğin yangını başlamıştır, hem dış dünyanın gerçekliğine uyum sağlama çabası hem de içsel çatışmaların yoğunluğu, kayıp endişelerine karışarak, trajik bir durum olarak düşlemlenir.  Winnicott 1963 tarihli “Bazı Zıtlıkların İncelenmesine yol açan İletişime Geçmek ve İletişime Geçmemek” başlıklı yazısına ünlü İngiliz şair Keats’in şu sözleriyle başlar, “Düşüncenin her noktası, entelektüel bir dünyanın merkezidir”.

Winnicott bu yazıda yaratıcılık üzerine düşüncelerine yer verir ve erken dönem bebeklikten başlayarak anne-bebek iletişiminin gelişimsel yanlarına değinir. Sanatçıların ruhsal yaşamında da bu erken dönem deneyimlerin önemini vurgulayarak şöyle der, “Sanat dallarının herhangi biriyle uğraşan kişilerde, içsel bir ikilemle karşılaşırız, bu kişilerde iki akım bir arada yer alır, acil bir iletişime geçme ihtiyacı ve bunun yanında da daha da acil bir “bulunmama” (anlaşılmama) ihtiyacı.” Şairler içinse anlaşılmak arzusu ve aynı zamanda anlaşılır olmamak ihtiyacından söz etmek gerekir sanırım. Bu aynı zamanda ergenliğin de arzusu değil midir? Anlaşılmak ihtiyacıyla çok “dehşetli” şeyler yaparken bir yandan da anlaşıldıklarını duymaktan hoşlanmadıklarından söz eder Winnicott. Ergenlikte “anlaşılır olmak” ya da öteki tarafından fazla görünür olmak hem korkutucu ve aşağılayıcı hem de bir yanıyla da arzu edilen bir durumu içerir. Fazla anlaşılmak, sıradan ve sıkıcı olmak tehlikesini gündeme getirecektir. Anlaşılmamak ise farklı olmak ihtiyacını doyurabileceği gibi, bir yandan da yalnızlık ve değersizlik ihtimalini canlandırır.

Freud gibi Nazım Hikmet’in de ergenliğinin korkularından biri anlaşılmamak, başarısız olmak ve değersiz hissetmek olmuş olabilir mi?  Böylece ergenliğiyle başlayan şairlik yolculuğu onun büyümesinin de izlerini taşır elbette. Şiirlerinde yine de tam olarak olgunlaşmamış bir gencin sesini duymak mümkündür çoğu zaman. Ergenliğin ateşi, dürtüsü, devrimci şiirlerinin de sesi olacaktır. Şiirinde sıklıkla haykıran, isyan eden, dünyayı kurtarmak isteyen genç Nazım ortaya çıkar. Bu şiirler ergenliğin idealizmini, heyecanını ve tutkusunu taşır.

“…On dokuz yaşım Beyazıt Meydanı’ndan geçiyor çıkıyor Kızıl Meydan’a

Konkord’a iniyor Abidin’e rastlıyorum da meydanlarda konuşuyoruz

Evveli gün Gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü Titof da dolaşıp

Dönecek hem de on yedi buçuk kere dolanacak ama daha bundan haberim yok

Meydanlarla yapılardan konuşuyoruz Abidin’le tavan arasındaki otel odamda…”

 Orta yaşlarında yazdığı şiirlerini de, elbette bir sonradan etki gibi düşünebiliriz ve Nazım’ın hem devrimci yanını hem de yolculuklarını, aşklarını ve tekrarlayan ergenlik düşlerini ortaya koyacaklardır. 1930 yılında yazdığı “19 Yaşım” şiiri, ergenliğine bir methiye gibidir. 1921 yılında yani henüz on dokuz yaşındayken Vala Nurettin ile beraber kaleme aldıkları “Yol Türküsü” ise bir ergenlik türküsüdür,

“Alnımızda yanar gençliğin tacı,

Yorgunluğun anasını satarız.

Elimizde neşemizin kırbacı,

Ufukları önümüze katarız…”

Ergenliğe özlemini sonraki yaşlarında da aslında bitmeyen coşkusunda ve idealizminde, hiç yitirmediği yaşama arzusunda ortaya koyacaktır. Didier Lauru, “ergenlik bir gün sonlanır mı?” sorusunu sorarken, bunun yanıtını da verir aslında. Ergenliğin bir ruhsal işleyiş olduğunu ve anne-baba çiftiyle hesaplaşmanın belirli bir ölçüde bırakılmasıyla sonlanır gibi olsa da, yaşam boyu nüksetme ihtimali olan bir ruhsal duruma işaret ettiğini söyler.  Ergen heyecanları yaşam boyu bizi izleyebilir ve zaman zaman alevlenebilirler. Winnicott’a göre yetişkinlik, aslında gençlik idealizminin yitirilmesi anlamına gelir. Yetişkin olmak bunu zorunlu kılacaktır. Bundan muaf olacak olanlarsa en başta şairlerdir, belki de idealizmini yitirmeyen ve ergenliğin coşkusunu, melankolisini, acısını ve zevkini hisseden büyük şairler ve devrimciler. Ergenliğin en güzel tanımlarından birini de yine “19 Yaşım” şiiriyle, Nazım yapacaktır, “kafamızda getirelim geri, o delikanlı günleri cancazım, o dehşetli güzel günleri…köpüklü şahlanışların dönüm yeri…”

Nazım Hikmet
(Görsel: Yapı Kredi Yayınları)

19 Yaşım

Benim ilk çocuğum, ilk hocam, ilk yoldaşım
19 yaşım

Sana anam gibi hürmet ediyorum
edeceğim

Senin ilk arşınladığın yoldan gidiyorum
gideceğim

Benim ilk çocuğum, ilk hocam, ilk yoldaşım
19 yaşım
Çok uzaklarda yuvarlanıyor başım
Oturuyor 19 yaşım

yatağımın başucunda

ellerimin avucunda

bana diyor ki;

kafamızda getirelim geri

o delikanlı günleri cancazım,

o dehşetli güzel günleri…
Köpüklü şahlanışların dönüm yeri..
Dünyanın altıda biri;

kan içinde doğuran ana..

İstasyondan istasyona

yalınayak

tankları kovalayarak

açlıkla yarış…

Şarkıların boyu kilometre
ölümün boyu bir karış…

Kafkas;

güneş

Sibirya;

kar

Seslenebildiğiniz kadar ses-
-lenin

24 saatte 24 saat Lenin

24 saat Marks

24 saat Engels

Yüz dirhem kara ekmek,

20 ton kitap

ve 20 dakika şey!..

Ne günlerdi heheheey
onlar ne günlerdi ahbap! ! ..
Çok uzaklarda yuvarlanıyor başım
Duruyor karanlıkta 19 yaşım
Lambayı yakıyorum

ona hayretle

muhabbetle

hürmetle

ve daha bilmem neyle bakıyorum
bakışıyoruz

Yılların arkasında çırptı kanadını
‘Strasroy Ploşaat’ ın saat kulesi

Yaşıyor herhangi bir 24 saatini

Vatandaş kavgasının darülfünun talebesi;
Balık çorbası, tüfek talimi, tiyatro, balet
KİTAP..

Patetes kamyonu başında süngü tak bekle nöbet
KİTAP… KİTAP…

Madde, şuur, istismar, fazla kıymet
KİTAP… KİTAP… KİTAP…

Manikür;

hayır,

Diş fırçası;

evet.

KİTAP… KİTAP… KİTAP…

Bu ne 24 saat

bu ne 24 saattir ahbap! !

Aşk;

yoldaş,

Profesör;

yoldaş,

Zenci;

coni,

Alman;

Telman,

Çinli;

Li

Ve 19 yaşım

yoldaş da yoldaş, yoldaş da yoldaş,
yoldaşım…

Yılların arkasında yuvarlanıyor başım
başım yuvarlanıyor

Uzun saçlarından tutuştu yıllar
yıllar yanıyor

yanıyor da yanıyor…

Oku

Yaz

Boz

Bağır

Çağır!

Bütün kuvvetinle nefes al…

KaFanda, kalbinde

etinde

iskeletinde ihtilal…

İhtilal;

gündüz-gece

Gece ormanda çam dalları yakarak,
bembeyaz

yusyuvarlak aya bakarak,

hep bir ağızdan şarkılar söyleniyor..
Ve bu anda

kuvvetli dinç

bir ağrıdan gelen deli bir sevinç
sıçrar atlar köpüklenir çatlar
kafanda…

Haaayydaa,

beyaz orduları dumanlı ufuklar gibi önüne katan
bir kızıl süvarisin,

bir kızıl süvariyim,

bir kızıl süvariyiz,

birkızıl,,,,,

Geçti üç yıl

Ey benim 19 yaşım,

Ormanda çam dalları yaktığımız

hep bir ağızdan şarkılar söyleyerek aya baktığımız
gecelerin üstünden……..

Ben yine söylüyorum aynı şarkıları
Döndürmedi rüzgar beni havada yaprağa,

ben kattım önüme rüzgarı…

Ve sen ki en yıkılmazları yıkabilirsin,

gözüme bakabilir

elimi sıkabilirsin…

Ve senki…

Sen,

Benim ilk çocuğum, ilk hocam, ilk yoldaşım
ı9 yaşım


[1] Florian Houssier, (Orijinal basım tarihi 2018 – Editions Campagne Premiere) “Ergen Freud, Philippe Gutton’un Sonsözüyle”, (Çeviri: Nazlı Ökten), 2021, Bağlam Yayıncılık, İstanbul.