Begüm Egeli Bursalıgil: “Rosa Damascena, zaman içinde zihnimde biriken izlerin yavaş yavaş birbirine dokunmasıyla doğdu.”

Abdullah Ezik

abdullahezik@gmail.com

İlk kitabı Sessiz Havuz 2024 yılında yayımlanan Begüm Egeli Bursalıgil, ikinci romanı Rosa Damascena’da Anadolu’nun kadim geçmişiyle günümüz arasında köprüler kuran çok katmanlı bir hikâye anlatıyor. Isparta’nın damask gülü bahçelerinden Milano’ya, aile sırlarından antik kentlerin gizemli koridorlarına uzanan roman; aşkı, tarihi ve hafızayı aynı potada eritiyor. Anadolu’nun binlerce yıllık mirasını taşıyan Sagalassos’un izinde ilerleyen Rosa Damascena, farklı hayallere ve motivasyonlara sahip iki arkadaşın yolculuğu üzerinden geçmişle bugün arasındaki görünmez bağları sorguluyor. Begüm Egeli Bursalıgil ile Damask gülünün izini süren yeni romanını ve yazarlık serüvenini konuştuk.

Rosa Damascena, Anadolu merkezli olarak gelişen, ardından dünyanın farklı coğrafyalarına yayılan bir hikâyeyi merkezine alıyor. Bu anlamda evrensel bir dinamiği içerisinde barındırdığı da söylenebilir. Öncelikle romanın fikri, merkez noktası sizin zihninizde nasıl gelişti?

Ne kadar güzel bir mekân özeti yaptınız! Çünkü bizim coğrafyamızı odağa alıp başka yerlere referanslarla genişleyen bu hikâyedeki durum, aslında bugünün dünyasında birçok medeniyette karşımıza çıkıyor. Bu bize özgü bir doku değil; benzerlerini özellikle Mezopotamya’da, Asya’da ve Güney Amerika’da da sıkça görmek mümkün.

Kitabın konusuna gelince, Rosa Damascena’nın fikri tek bir anda değil, zaman içinde zihnimde biriken izlerin yavaş yavaş birbirine dokunmasıyla doğdu. Bir zamanlar öğrenci olarak yaşadığım Milano’ya, oradan da tarihin derin katmanlarına uzanan bir yol açıldı önümde.

Yazmaya başladığım dönem, aynı zamanda yoğun bir tedavi sürecinden geçtiğim bir zamandı. Belki de bu yüzden, hayata tutunduğum yerleri daha dikkatle dinlemeye başladım. Beni diri tutan neydi? Hangi hikâyeler içimde bir kıpırtı yaratıyordu? Farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda yaşayan insanların; şefkatte, merakta ya da hırsta nasıl birbirine bu kadar benzeyebildiğini görmek, zihnimde ince bağlar kurdu. O bağlar birbirine örüldükçe Rosa Damascena da yavaş yavaş kitap sayfalarına dönüştü.

Romanda parfümün “üst notalar, kalp notaları ve baz notaları” üzerinden kurulan yapı, anlatının kurgusal mimarisini belirlemesi bakımından önemli. Farklı bir kurgusal dinamiği var romanın. Notlar üzerinden gelişen bu kurgusal yapıyı nasıl geliştirdiniz? Bu noktada karakterleri de birer “nota” gibi mi düşünebilir miyiz? 

Harika bir soru! Kitabın ilk sayfasında “Parfümün esas anlatmak istediği, o an söylemediğidir,” diye bir cümle var. Aslında bu cümle, kitabın tüm akışının anahtarını içinde gizliyor.

Tıpkı bir parfümün üst, kalp ve baz notalardan oluşması gibi… Onun tende bıraktığı gerçek etkiyi hissedebilmek için sıkıldıktan sonra beklemeyi bilmek gerekir. Bir hikâyede de nedenleri, nasılları ve niçinleri anlayabilmek için anlatının derin katmanlarına inmeye istekli olmak gerekiyor. Sanırım bu, ‘Hiçbir şey göründüğü gibi değildir’ demenin başka bir yolu. 🙂

Çünkü hikâye ilerledikçe, sebeplerin; sonuca bakarak yaptığımız ilk varsayımlardan çok daha farklı olabileceğini görüyoruz. Bu anlamda hem karakterleri hem de onların yaşadıklarını giderek derinleşen notalar gibi algılamak mümkün.

Isabella karakteri hem son derece kontrolcü hem de içten içe kırılgan biri olarak ön plana çıkıyor. Özellikle liste yapma alışkanlığı, rakamlara duyduğu güven ve hayatı matematiksel düzende algılama biçimi dikkat çekici. Bu karakterin psikolojik altyapısını oluştururken nasıl hareket ettiniz? 

Isabella, tam da bahsettiğiniz gibi, hayatı boyunca sol beynine güvenerek yaşamış, yalnızca ondan aldığı komutlarla hareket etmeye alışmış bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Ömrü boyunca beyninin sağ tarafını ustalıkla susturmayı başarmış… Ona alan açmadıkça da duygularıyla hareket etme güdüsü körelmiş. Belki de bu yüzden, karakteriyle oldukça zıt bir yapıya sahip olan Monica’yla çok yakın bir dostluk kurabiliyor.

Ancak Isabella’nın bu katı duruşu, içinde filizlenen duygu tohumlarının oluşmasına elbette engel değil. Kendini duygudan tamamen soyutlamış bir insan gerçekten olabilir mi? Belki sadece o tarafa bakmamayı seçmek, buna alışmak, kendini buna alıştırmak ve o izni kendine hiç tanımamak mümkündür…

Isabella da çıktığı yolculuğun etkisiyle, içinde çatlamaya hazır bekleyen yaratıcı ve dönüştürücü duyguların önünden çekilmeyi öğreniyor diyebiliriz. Kendi yakasından düştüğünde ise, o tohumlar boy vermeye başlıyor.

Isparta ve herkesi büyüleyen güller, gül bahçeleri, romanda yalnızca dekor olarak değil, neredeyse yaşayan bir karakter gibi işleniyor. Romanı kaleme alırken gülün tarihsel, kültürel ve ekonomik boyutları üzerine nasıl bir araştırma süreci yürüttünüz? Sizi “gül” etrafında gelişen bir roman fikrine yönlendiren ne oldu?

Gül, bu romanda hiçbir zaman yalnızca estetik bir unsur ya da fon olarak var olmadı. Daha en başından itibaren hikâyenin yaşayan damarlarından biri gibiydi. Hatta bana göre Rosa Damascena’nın farklı karakterleri, kültürleri, tarihsel katmanları ve duyguları birbirine ilikleyen merkezi de tam olarak buydu.

Araştırma sürecinde gülün yalnızca botanik ya da kozmetik tarafıyla değil; tarihsel, kültürel ve ekonomik yolculuğuyla da uzun süre ilgilendim. Özellikle Isparta’daki gül üretimi, damask gülünün parfüm dünyasındaki yeri, gül yağı üretiminin ekonomik karşılığı ve bu üretimin bölge insanının gündelik yaşamındaki etkileri üzerine çok fazla okuma yaptım. Bunun yanında, gülün yüzyıllardır farklı medeniyetlerde nasıl anlamlar taşıdığı da beni çok etkiledi. Çünkü bir noktadan sonra şunu fark ediyorsunuz: Gül, yalnızca bir çiçek değil; insanların hafızasında, inançlarında, arzularında ve hatta ticaretinde yer etmiş güçlü bir sembol.

Beni ‘gül’ etrafında gelişen bir roman fikrine yönlendiren şey de biraz buydu sanırım. Damask gülünün doğasında çok etkileyici bir tezat var. Hem çok zarif hem de keskin; hem yumuşak hem de kendi varlığını bastırmayacak kadar güçlü. Tıpkı romandaki karakterler gibi…

Roman boyunca koku, hafıza ve kimlik arasında güçlü bir bağ kuruluyor. “Parfüm yaratmak, bir başkasının anılarına dokunma cesaretidir,” (Bursalıgil, 2026: 25) cümlesi romanın temel fikrine de bir atıf olarak kabul edilebilir. Peki kokular gerçekten insan belleğinin en güçlü taşıyıcılarından biri midir? Siz kokuyla hafıza arasındaki bağa nasıl yaklaştınız?

Kesinlikle öyle olduğunu inanıyorum. Bu, beynin koku alma ve hafıza merkezlerinin birbirine komşu olmasından doğan fizyolojik bir gerçek aslında… Koku sayesinde zaman ve mekânlar arasında ışık hızıyla hareket edebiliyoruz. Mesela bir limon kokusu duyup kendinizi bir anda çocukluğunuzda, halanızın bahçesindeki limon ağacının altında bulabiliyorsunuz. Sanırım başka hiçbir duyumuzla bu kadar güçlü ve doğrudan bir bağ kurmuyoruz.

Benim bu bağa yaklaşımım da, kokunun insan ömrünün farklı anlarını çağırabilme gücüyle şekillendi.

Isabella’nın erkek egemen yönetim masasındaki yalnızlığı çok güçlü hissediliyor. Özellikle “onaylanma” ihtiyacı ve sürekli kendini kanıtlama çabası bu anlamda oldukça kıymetli.Isabella’nın bu tavrını, erkek egemen yönetim karşısında takındığı tavrı nasıl yorumlamak gerekir? Onun karakteri bu anlamda nasıl şekillendi? 

Isabella’nın erkek egemen yönetim masasındaki yalnızlığını özellikle görünür kılmak istedim. Çünkü bugün hâlâ birçok kadın, yalnızca yaptığı sle değil, o masada bulunmayı hak ettiğini sürekli yeniden kanıtlamak zorunda hissederek var oluyor. Bu durum zamanla insanın karakterine de işliyor.

Isabella’nın tavrını biraz da buradan okumak gerekir diye düşünüyorum. O, bulunduğu dünyada duygularını geri plana iterek var olmaya alışmış bir karakter. Hata yapmamak, zayıf görünmemek, hızlı düşünmek, hızlı karar almak zorunda hissediyor kendini. Çünkü erkek egemen yapılarda kadınların çoğu zaman yalnızca başarılarıyla değil, tavırlarıyla da değerlendirildiğini biliyor. Bu yüzden Isabella’nın kontrolcü, keskin ve zaman zaman sert görünen tarafı aslında biraz hayatta kalma refleksi.

Ancak roman ilerledikçe onun içindeki kırılganlığı, bastırdığı tarafları ve sürekli güçlü kalma çabasının yarattığı yorgunluğu da görüyoruz. Ben Isabella’yı yalnızca güçlü bir kadın figürü olarak değil, güçlü görünmeye hisseden bir insan olarak ele almak istedim. Sanırım karakterinin en insani tarafı da tam burada ortaya çıktı.

Pembe karakteri romanın en gizemli figürlerinden biri. Aynı kişinin farklı roller arasında dolaşması okurda hem tiyatral hem rahatsız edici bir etki yaratıyor. Bu karakteri oluştururken nasıl bir sembolik işlev düşündünüz? 

Pembe, bütün hikâye boyunca neredeyse her karaktere doğrudan ya da dolaylı şekilde etki eden; ancak okurun birebir tanışma fırsatı bulamadığı en önemli karakterlerden biri. Bu durumu fark edip soruya dönüştürdüğünüz için ayrıca teşekkür ederim.

Pembe’nin varlığı; şefkati, yaşadığı topraklara, ailesine ve yaptığı işe duyduğu sadakat, hatta hastalığına rağmen hayatla kurduğu ilişki biçimi aslında kitabın tüm mayasını oluşturuyor. Hikâyenin görünür yüzeyinin altında akan o şefkat duygusu, dayanıklılık ve aidiyet hissi büyük ölçüde onun üzerinden şekilleniyor diyebilirim.

Romanın oldukça müzikal ilerleyen ve okuru da bu noktada sarsan bir dilinin olduğu söylenebilir. “Adagio”, “Vivace”, “Stringendo” gibi müzik terimleri yer yer karakter psikolojisini anlatmak için de kullanılıyor. Romanın dilini nasıl geliştirdiniz, bu müzikalite nasıl şekillendi? 

Kitapta kullanılan müzikalite, hem karakterlerin anlık psikolojilerini kâğıdın üzerinden çıkarıp canlı ritimlere büründürüyor hem de olay akışına kendi temposunu veriyor. Yani bu bir film olsaydı, farklı sahnelerde fonda çalan müzik izleyiciye nasıl bir duygu aktaracaksa, ben de kitapta bunu yaratmaya çalıştım diyebilirim.

Romanda mekân tasvirlerinin oldukça yoğun ve sinematografik olduğu ifade edilebilir. Otel odaları, toplantı salonları, hamamlar, gül bahçeleri; hepsi görsel hafızada güçlü imgeler bırakan birtakım mekânlar. Mekânlar ve onların sinematografik anlatıları üzerine nasıl çalıştınız?

Bu yorum için teşekkür ederim! Galiba mekânlar benim için hiçbir zaman yalnızca olayların geçtiği arka planlar olmadı. Kendi hayatımda da bu böyle; bulunduğum yerin hissine kayıtsız kalamıyorum nedense. Mekânlar ruh hâlimi doğrudan etkiliyor. Bu yüzden yazarken de onları, karakterlerin ruh hâlini taşıyan, hikâyenin ritmini belirleyen ve okurun duyularına temas eden canlı alanlar olarak düşündüm.

Kitapta yer alan mekânların neredeyse tamamında gerçekten bulundum. Milano’da yaşadım, toplantı salonlarında çalıştım; Isparta’nın gül bahçelerinde, hamamlarda ve arkeolojik alanlarda hayatımın farklı dönemlerinde vakit geçirdim. O yerlerin yalnızca görüntüsünü değil; kokusunu, sesini, ışığını ve insan üzerindeki psikolojik etkisini de hafızamda tutmaya çalıştım. Çünkü bir mekânın insanda bıraktığı his, çoğu zaman fiziksel görüntüsünden daha güçlü oluyor.

Örneğin bir havaalanının steril, suni hissiyle, bir hamamın buğulu, sahici kapalılığı ya da gül bahçelerinin insanın tenine işleyen canlılığı birbirinden tamamen farklı duygular yaratıyor. Ben de yazarken bu atmosferleri yalnızca tarif etmek değil, okurun bedeninde hissettirebilmek istedim.

Sanırım burada sinematografik etkiyi yaratan şey de buydu: Mekânları yalnızca gözle değil, beş duyuyla düşünmek. Tıpkı bir film sahnesinde olduğu gibi; ışığın geliş biçimi, fondaki ses, mekânın ritmi ve karakter üzerindeki duygusal yankısı benim için çok belirleyiciydi. Bu yüzden mekânlar romanda yalnızca dekor değil; karakterlerle birlikte nefes alan, onları dönüştüren unsurlara dönüştü.

Roman boyunca modern hayat ile gelenek/yerel arasında belirgin bir gerilim hissedilebilir. Bir tarafta küresel arfum endüstrisi, diğer tarafta hamam kültürü, geleneksel mimari ve gül üretimi gibi yerel meseleler var. Bu iki dünyanın çatışması üzerine ne söylersiniz?

Aslında ben bunu tam bir çatışma olarak görmüyorum; daha çok birbirine temas eden, birbirini dönüştüren iki ayrı küme gibi düşünüyorum. Çünkü bugün modern hayat dediğimiz şey de, yerel olan kültürler de birbirinden tamamen bağımsız değil. Tam tersine, sürekli birbirlerinin içine sızıyorlar.

Romanda özellikle bu geçirgenliği hissettirmek istedim. Bir tarafta küresel parfüm endüstrisinin hızı, metalaşmış yapısı, modern iş dünyasının sertliği var; diğer tarafta ise hamam kültürü, gül üretimi, geleneksel mimari ya da kuşaklardan taşınan yaşam alışkanlıkları. Ve tümünün ortasında günümüz gerçekleri… Bu iki alan birbirini yalnızca iten değil, aynı zamanda birbirinden beslenen yapılar. Çünkü modern dünya çoğu zaman yerelin hafızasını kullanarak büyüyor. Damask gülünün küresel parfüm sektöründeki yerini düşündüğümüzde bunu çok net görebiliyoruz.