Deniz Doğruyol: “Kâğıt hamuru benim için yalnızca bir malzeme değil, bir varoluş hâli.”

Abdullah Ezik

abdullahezik@gmail.com

Deniz Doğruyol’un kişisel dönüşüm, kayıp ve yeniden doğuş temalarına odaklanan yeni sergisi “Bir Kere Oldum, Bin Kere Doğdum”, Ataköy Baruthane’de izleyicilerle buluşmayı sürdürüyor. Doğruyol’un yeni bedenlere dönüştürdüğü etkileyici figürler ziyaretçileri hissetmeye, yazmaya ve hatırlamaya çağırıyor.

Abdullah Ezik, Deniz Doğruyol ile sanat pratiği, yakın dönem işleri ve yeni kişisel sergisi “Bir Kere Oldum, Bin Kere Doğdum” üzerine konuştu.

Küratörlüğünü Ceylan Önalp’ın üstlendiği “Bir Kere Oldum, Bin Kere Doğdum” başlıklı yeni kişisel serginiz Baruthane’de açıldı. Sergi, başlığı, konsepti ve yerleşimiyle birçok açıdan izleyicilere üzerine düşünmeye değer özel alanlar vadediyor. Öncelikle sergi süreci sizin için nasıl başladı? Önalp ile nasıl bir çalışma süreci geçirdiniz?

Bu sergi aslında içimde uzun zamandır olgunlaşan bir fikrin görünür hâli. Ceylan Önalp’la yollarımız kesiştiğinde, bu dönüşüm meselesine bakışımızın benzer yönlerini fark ettik. Benim için sergi, sadece bir sonuç değil; kendi iç döngümün, yaşadığım değişimlerin ve hayata bakışımın bir izdüşümüydü. Ceylan da bu süreci çok hassas bir yerden kavradı.

Birlikte hem kavramsal hem duygusal katmanları araladık; mekânın ruhuna, malzemenin hafızasına, sesin titreşimine kadar uzanan bir dil kurduk. “Bir Kere Oldum, Bin Kere Doğdum” böylece kendini hayata yeniden kurmanın, insanın kendi küllerinden ışık üretme hâlinin adı oldu.

Sergide Jung’un arketip kuramı kendisine önemli bir karşılık buluyor. Şüphesiz Jung birçok sanatçıyı etkilemiş, her birine farklı şekillerde dokunmuş bir isim olarak değerlendirilebilir. Siz bu kurama dair nasıl bir yaklaşım geliştirdiniz? Sergide yer alan işler bize bu anlamda ne söyler?

Jung’un arketip kuramı beni en çok, insanın kendi içindeki evrensel hikâyeleri fark ettirmesiyle etkiledi. Onun tanımladığı anne, çocuk, gölge ya da kahraman gibi arketipler, sadece birer psikolojik kavram değil, aslında hepimizin iç dünyasında farklı biçimlerde var olan canlı enerjiler gibi. Ben bu kurama daha sezgisel bir yerden yaklaşıyorum; işlerimdeki figürler, insanın bu içsel karakterlerle olan ilişkisini temsil ediyor. Her biri, kişinin kendi içindeki farklı benlerle yüzleşme hâlini anlatıyor.

Beni özellikle “gölge” arketipi çok düşündürür. Çünkü birey ve toplum olarak hâlâ karanlık yanlarımızı bastırma, yok sayma eğilimindeyiz. Oysa gölge dediğimiz şey aslında korkularımız, bastırılmış arzularımız, öfkemiz, kırgınlıklarımız, ben zannettiklerimiz, bize dayatılan kimlikler, yani insana dair, ama çoğu zaman saklanan yanlarımız. Oysa ben gölgenin, insanın ışığını parlatan taraf olduğunu düşünüyorum. Onunla yüzleşmek, kendini bütünüyle kabul etmenin en dürüst hâli. Sergideki figürler ve hikâyeler bu yüzden sadece dönüşümü değil, o dönüşümün öncesindeki içsel çatışmayı da taşır.

“Bir Kere Oldum, Bin Kere Doğdum” tam da bu yüzleşmenin ve kabullenişin sembolü benim için insanın kendi karanlığından geçerek yeniden doğmasının görsel, işitsel ve duyusal bir anlatısı.

Bu yeni serginin merkezinde papier-mâché (kâğıt hamuru) tekniğiyle ürettiğiniz heykeller yer alıyor. Bu işleri ayrıksı kılan taraf ve tekniğin karşılığı nedir?

Kâğıt hamuru benim için yalnızca bir malzeme değil, bir varoluş hâli. Suyla buluşan her lif, çözülürken yeniden doğar. Kâğıt ilk bakışta narin, hatta geçici görünür; oysa katmanlandıkça, birbirine tutundukça güçlenir. Gücünü dönüşüm halinde bulur. İnsan da böyle değil midir? Parçalanır, çözülür, sonra kendi liflerinden yeniden kurulur. Bu yüzden kâğıdın her zerresi benim için hem kırılganlığın hem de dayanıklılığın simgesidir.

Her katman kâğıdın suyla buluşup yeniden biçim alması, aslında insanın kendini yeniden yoğurmasına çok benziyor. Her parça, çözülürken yeni bir bedene dönüşür; bu süreçte bir tür içsel simya vardır.  Kâğıt kırılgan gibi görünse de, sabırla katmanlandığında son derece dayanıklıdır, tıpkı insanın kendi hikâyesi gibi.

İşlerinizde geri dönüştürülmüş kâğıtları, kırık obje ve kişisel izleri bir araya getiriyorsunuz. Bu birçok açıdan özgün bir tavır. Peki nu noktada tüm bu malzemeler, izler ve parçalı objeler sizin zihninizde nasıl bir bütün oluşturdu? Aklınızdaki tasavvurla ortaya çıkardığınız işler arasında ne tür paralellikler gelişti?

Kırık objeler, kişisel izler ve kâğıt hamuru heykeller aslında aynı şeyin farklı dillerdeki yansımaları. Benim için her biri, geçmişin farklı bir katmanını bugüne taşıyor. Parça parça gibi görünen bu unsurlar, zihnimde aslında bütüne giden yollar. Çünkü dönüşüm dediğimiz şey, parçaların yeni bir anlamda birleşebilme gücü.

İBB Kültür ve İBB Miras’ın bize kazandırdığı değerlerden biri olan Baruthane’nin hikâyesi de buna çok benziyor. Yüzyıllar boyunca savaşın hammaddesini üretmiş, defalarca yanmış, yıkılmış ve sonunda kültürle, sanatla yeniden doğmuş bir yapı.

Savaş için barut üreten bir yerin, bugün insanın içsel barışına, yeniden doğuşuna ev sahipliği yapması benim için çok anlamlı. Bu binanın geçirdiği fiziksel dönüşüm, benim işlerimdeki malzeme dönüşümüyle iç içe geçti. Her ikisinde de aynı soru yankılanıyor: “Bir şey yanıp kül olduktan sonra neye dönüşür?”

Yani hem mekân hem sergi aynı ruhu taşıyor: yokluğun içinden varlık yaratma hâli. Benim işlerimdeki kâğıt lifleri, kırık objeler, kişisel parçalar da bu fikri somutlaştırıyor; hepsi bir zamanlar başka bir yere aitken, şimdi yeni bir bütünde yeniden nefes alıyor.

Heykelleri oluştururken malzemenin kendi geçmişinden mi yoksa önce içsel bir duyguya ya da imgeyle mi hareket ediyorsunuz? Merkezde yer alan fikirle malzeme nasıl iç içe geçiyor?

Her şey genellikle bir içsel imgeden, bir sezgiden doğuyor. Ama malzemenin kendi geçmişi, dokusu, taşıdığı enerji de sürecin yönünü değiştiriyor. Burada ağırlıklı malzemem Paper Mache olduğu için onun üzerinden örnekle; kâğıdın suyla çözülürken gösterdiği direnç, bir objenin kırık kenarındaki hikâye… bunlar bende yeni çağrışımlar yaratıyor. O yüzden ne tamamen içimden ne de tamamen malzemeden yola çıkıyorum; ikisi sürekli birbirini dönüştüren bir ilişki kuruyor. Fikir, malzemede yankısını buluyor; malzeme de fikre beden kazandırıyor.

“Bir Kere Oldum, Bin Kere Doğdum”da yer alan işlerde “kayıp, dönüşüm, yeniden doğuş” gibi birçok açıdan önemli majör başlıklar yer alıyor ve zamanla iç içe geçiyor. Peki tüm bu başlıklar sizde nasıl bir zihinsel harita meydana getiriyor? Sergi bu başlıklar etrafında nasıl şekillendi?

Bu sergi benim için hem kişisel hem mekânsal bir dönüşüm hikâyesi. Baruthane, geçmişinde defalarca yanmış, yıkılmış, sonra yeniden doğmuş bir mekân. Bir zamanlar savaşın hammaddesini üreten bir yerin bugün sanatın, sevginin ve içsel dönüşümün alanına dönüşmesi, benim işlerimdeki anlamla birebir örtüşüyor.

“Kayıp”, “dönüşüm” ve “yeniden doğuş” kavramları hem bu yapının hem de benim iç dünyamın ortak dili. Kimi zaman bir kaybın içinde yeni bir anlam buluyorum, kimi zaman dönüşümün sancısını hissediyorum, kimi zaman da yeniden doğuşun ışığını. Bu sergi, o katmanların üst üste geldiği bir zemin gibi; hem kendi hikâyemin hem Baruthane’nin hikâyesinin birleştiği bir harita, hepimizin hikayesinde ortak bir dilde konuşuyor gibi…

Hissetmek, yazmak ve hatırlamak gerek birer edim gerekse temel birer başlık olarak sizin işlerinizde sık sık izleyiciyi etkisi altına alıyor. Söz konusu bu üç edim/eylem nasıl bir konseptle sergiye ruh verdi? İnsanın hissettiği, yazdığı ve hatırladığı arasında nasıl bir denge kurulabilir?

Benim için “hissetmek, yazmak ve hatırlamak” birbirinden ayrı süreçler değil; aynı nefesin üç farklı ritmi gibi. Sergi de bu üç eylemin kesiştiği o kalp atışında hayat buldu.

“Bir Kere Oldum, Bin Kere Doğdum”da yer alan kalp atışı ses yerleştirmesi tam da bu yüzden serginin kalbinde yer alıyor. Çünkü kalp atışı, hem yaşamın en içsel sesi hem de hatırlamanın ilk formu anne karnındaki yankımız. İzleyicinin o sesi duyması, önce kendi bedeninin ritmine, sonra kendi duygularına dönmesini sağlıyor. Oradan yazıya, yani dışavuruma geçiyor; dilek ağacına bir şey yazarken aslında kendi iç sesini duyuyor. Bu döngüde his, yazı ve hafıza birbirini tamamlıyor.

Benim için hissetmek, bir varlığı fark etmektir; yazmak, o fark edişe biçim vermektir; hatırlamak ise bu iki eylemi kalpte mühürlemektir. Serginin ruhu bu üç katmanın kesiştiği noktada nefes alıyor adeta bir simya laboratuvarı gibi; duygular, sesler ve malzemeler birbirine karışırken izleyici de kendi iç simyasını deneyimliyor. Herkes kendi kalp ritminde, kendi dönüşümünü fark ediyor.

Son olarak sergi duvarlarına kendi el yazınızla yazdığınız kısa cümlelerin izleyiciyle kişisel bir temas kurduğu ve bunun da aslında farklı türden bir yakınlık geliştirdiği ifade edilebilir. Bu metinler nasıl ortaya çıktı ve bu düşünce sizde nasıl filizlendi?

Bu cümleler, aslında uzun zamandır içimde süren iç sohbetlerin, kendi kendime fark edişlerin fısıltısı. Her biri bir dışavurum temsili. Yazıya döküldüklerinde sanki kendilerini hatırlatmak, görünür olmak istediler.

El yazısı benim için çok özel bir temas biçimi; çünkü bir harfin kıvrımı bile bedene, kalbe, o ana ait bir iz taşır. Duvara yazmak, kelimeyi nesneleştirmek değil, izleyiciye dokunmanın en sade hâliydi. El Yazım olması bendeki duygunun izleyiciye geçirgenliğini güçlü kılma güdüsünden ortaya çıktı. Tüm bu yazılar, kendi iç konuşmalarımın, kendimle kurduğum diyalogların somut hâli. O yüzden izleyiciyle aramızda kurulan bağ da içten içe, sessiz bir tanışma gibi, ortaklık etme gibi. Herkes o cümleleri okurken aslında kendi iç sesine temas ediyor.

Bu fikrin dayandığı temel “unutmamak” ihtiyacı sanırım. Çünkü insan hissettiğini yazmadığında, yazmadığını da zamanla unutur. O yüzden bu kısa cümleler birer not değil; bir tür içsel yankı. Her biri bana da, izleyene de aynı şeyi hatırlatıyor: hisset, yaz, hatırla… ve yeniden doğ.