Günlere Giderken Terliklerinizi ve Örgülerinizi Unutmayınız, İmza: Ülker Abla

Melike Sönmezer

melikesonmezer@sanatkritik.com

Ülker Abla, “Nerde kaldın merak ettim?”, “Eve varınca yaz”, “Sen seversin diye yaptım” cümleleri kadar tanıdık biri. Seray Şahiner’in kaleminden çıkan, her birimizin kalbinde artık ‘evi’ olan bir kadın.

2021 yılında Everest Yayınları’ndan çıkan bu romanı lütfen okuyun. Hatta bu romanı yüksek sesle annenize, teyzenize, halanıza o da olmadı kedinize okuyun. Ülker Abla’nın hikâyesi; bir o kadar tanıdık bir o kadar uzak ki… Eşi tarafından yıllarca şiddet görmüş olan Ülker, oğlunun askere gitmesini fırsat bilerek evden kaçıyor. Yanına aldığı tek şey kimliği.

Nereye gidecek? Nerede kalacak? Bundan sonra ne yapacak? Tüm bu sorular onu yolundan geri koymuyor. Koskoca İstanbul’u evi belliyor bellemesini de, gece oldu mu o ev onu korkutuyor. O da en iyi bildiği yere sığınıyor: Hastaneye. Kocasından yediği dayakların ardından şifa bulmak için gittiği o yer, bu defa kocasından kaçmak için sığındığı bir liman haline geliyor.

Hastanede çıkan yemeklerle karnını doyuruyor, banyosunda yıkanıyor. Refakatçisi olmayan hastaya refakatçilik yapıyor. Baktı refakatçilik yetmiyor ek işe çıkıyor. Çıkıyor diyorsam lafın gelişi, asla hastasını yalnız bırakmıyor. Peki, ne mi yapıyor? Refakatçisi olduğu hastanın başında boş oturmuyor, örgü örüyor. Bebek yelekleri, patikler… Onları da doğumhanenin kapısında satıyor.

Bu ‘boş oturmama hali’ benim için o kadar tanıdık ki… Annem ne zaman televizyon izlese, evin işlerini bitirse örgüsünü eline alır. Der ki: “Boş boş mu oturayım?”  Bu basit gibi görünen soru esasında antropolojik bir durumdur.

Hemen aklınıza ‘Bir kadının boş oturmaya hakkı yok mu?’ sorusunu getirmeyin lütfen. Oradaki asıl mesele şu: Terapi. Kadınların terapi yöntemlerinden biri de o örgülerdir. Yıllardır yünler, şişler arkada çalan televizyon, evlerin içerisindeki mücadelenin birer eşlikçileridir. 

Ülker Abla da bu neferlerinden şiş ve yünü buluyor bulmasına da, hastası televizyonlu bir odaya düşerse değmeyin keyfine. Acayip neşeleniyor. Televizyon yoksa da ağaçlara bakıyor, diğer hastaları gözlemliyor, Deva Eczanesi’ne gidip biraz eczanedekilerle sohbet ediyor. Arada bir hastanenin karşısındaki düğün salonuna gidip göbek atıyor, içinden geldiği gibi bağırarak oyun havalarına eşlik ediyor. Oturup limonatasını içip yaş pastadan yemeyi de ihmal etmiyor.

Öyle sahipleniyor ki bazı düğünleri, gelin-damatla fotoğraf çektiriyor. Bu düğünlerden birisi de Çiğdem’in. Çiğdem, hastanenin karşısındaki düğün salonunda evleniyor. Çiğdem’in aile albümde yer alması için Ülker Abla da bir kare fotoğraf çektiriyor. Bu mutlu fotoğraf karesinin ardından Ülker ve Çiğdem’in tekrar karşılaştığı yer hastane oluyor.

Seray Şahiner

Çiğdem geçirdiği bir kazanın(!) ardından kendini Ülker Abla’nın yaşadığı hastanede buluyor. Bu kaza süsü verilen olayın asıl nedeni, kocasının Çiğdem’i öldürmeye teşebbüs etmesi. Ölüme defalarca yaklaşmış olan Ülker, Çiğdem’in gözlerindeki o korkuyu tanıyor. O da yıllarca kocasının dayaklarıyla, ölüm tehditleriyle yaşamış bir kadın.

Benzer yaraları taşıyan kadınların ortak bir dili vardır. Bu dil, bir ana dilden, bilinen harflerden çok başkadır, öyle kurslarla falan da öğrenilmez. Ortak dili, boğazımızdaki birer sızının ritmini tutturduğumuz yerden yakalarız.

Ülker Abla, hikâyesine eş olan Çiğdem’i tanır, bilir. Onun yaralarını sarar, kol kanat gerer. Çiğdem’in karnındaki bebeği için hep iyi bir gelecek hayalleri kurar… Fakat bu hayaller, erkek şiddetiyle hayattan koparılan diğer kadınların hayalleri gibi yarım kalır.

Ülker Abla, Çiğdem’e taburcu olduktan sonra bir ana haberde rastlar. Çiğdem, kadın cinayetleri haberlerinden biri olmuştur. Düğünde katiliyle yan yana çekilmiş bir fotoğrafla saniyeler içerisinde gelir geçer. Çiğdem’in yarım kalan hikâyesi diğer yarım kalan hikâyelerin yanına eklenir. Ülker, Çiğdem’i taburcu ederken bir atkıyla tüm kötülüklerden korumayı dener… Böyledir işte dayanışma, kadın kadını bir atkı, bir çile yün ile korur. Koruyamasa da çabalar.

Ülker Abla tüm patriarkal düzenin kötülüğünden kendini korumak için zaman zaman deli taklidi yaparak kadın kimliğini kamufle etmeyi dener. Çünkü o  -diğer tüm kadınlar gibi-  kendi kimliğiyle var olmadığı yerde ya delirir ya da deli taklidi yapar.

“Erkekler deli karıdan çok korkar. Ama kadınları delirtmekten korkmaz. Delirtince de ya onlar kaçar ya can havliyle biz… Sonra akıllı bir kadın bulup onu belirtmeye çalışırlar. Bu da dünyanın döner sermayesi…”

Ülker Abla eski bir komşusuna rastlar. Bu komşu belli bir süreliğine bir dairesinde Ülker Abla’yı misafir eder. Bu süre zarfında apartmandaki diğer komşularla ilişkiler kurar, kadınların torunlarına, hediye götürülecek yerlere bebek yelekleri örer. Apartmandaki güne davet edildiğinde çantasında terliğini ve örgüsünü götürmeyi asla ihmal etmez.

Evsiz olabilir Ülker Abla. Ama o, günlerin kurallarını iyi bilir. Çaylı pastalı günlerin başat unsuru misafir terliği gittiği her güne eşlik eder.

Mekânlar değişir ama Ülker Abla’nın mücadelesi bakidir. Tüm bu mücadele,  başka bir dille anlatılsa salya sümük ağlar, gözlerimizin acısıyla uyuyakalırız. Ama Seray Şahiner ajitasyon diline dokunmadan bir kadın neşesiyle öyle güzel örmüş ki romanı, gerçek bir kadın kurmacası inşa etmiş!

Hani şu aralar sıkça dilimizde bir söylem var ya: Kız neşesi. Cık! Bu kız neşesi değil, Ülker Abla neşesi. Ülker Abla her sokakta, mahallede, şehirde neşesiyle karşımıza çıkabilir. Çıkabilir çünkü Ülker Abla ve onun gibi kadınların neşesinde sermaye yoktur. Hayattan alacaklıdır bu kadınlar. Bu alacaklarını öfkeye değil neşeye taksite bağlamışlardır. Hem de faiziyle. Öyle bir faiz ki bu; hayat her aşamada zorlaştıkça neşeleri katmerleşir. Onların hayattan alacaklı olan neşelerini alıp almadıklarını kontrol etmek için gözlerine bakın. Hayattan alacaklı olan bu kadınların gözleri, örgü ören elleri ve dimdik duran gövdeleri Ülker Abla’nın bayrağını taşımaktadırlar.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*