Ali Gün Yıldırım: “Sanatın sessiz bir çığlığı.”

Organ bağışı, her yıl binlerce insanın yaşamını doğrudan etkileyen, yalnızca tıbbi değil aynı zamanda etik, vicdani ve toplumsal boyutları da bulunan hayati bir mesele. İstanbul Sanat Müzesi’nde gerçekleştirilen “Bağışla Beni N’olur” sergisiyse bu konuyu sanatın dönüştürücü dili aracılığıyla görünür kılmayı amaçlıyor. Kendi organ nakli deneyiminden hareketle projeyi hayata geçiren Ali Gün Yıldırım, 64 sanatçıyı aynı çatı altında buluşturarak bireysel bir yaşam hikâyesini toplumsal bir farkındalık çağrısına dönüştürüyor.

Ali Gün Yıldırım ile serginin çıkış noktası, hazırlık süreci, sanatın toplumsal sorumluluğu ve organ bağışı konusunda üstlenebileceği rol üzerine konuştuk.

Organ bağışı, yalnızca tıbbi bir mesele değil; etik, vicdani ve toplumsal yönleriyle de üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir konu. “Bağışla Beni N’olur” sergisi de tam bu noktada sanatı toplumsal bir çağrıya dönüştürüyor. Öncelikle bu projeyi hayata geçirme fikri nasıl ortaya çıktı? Sizi böyle bir sergi hazırlamaya yönelten kişisel ve toplumsal motivasyon neydi?

Kendi nakil sürecimden çıkalı henüz günler olmuşken serviste eşimle beraber yatıyordum. Bir gün kıymetli cerrahlarımızdan biri odaya girdi ve “Bu abiye istediğini sorabilirsin,” diyerek içeriye bir çocuk davet etti. Tekerlekli sandalyede oturan, yüzünde oksijen maskesi olan, bir tekerlekli sandalyede boyu kadar bir oksijen tüpüyle, yanında anne babası bulunan, akciğer nakli adayı 12 yaşında küçük bir kızdı. Odaya girdi ve bana tek bir soru sordu: “Acıyor mu?” O soru benim de eşimin de canını çok yaktı. Durumu güzelce izah ettim; “Hiçbir şey hissetmeyeceksin, uyandığında yepyeni ciğerlerin olacak,” dedim. Pencereden havanın güneşli olduğunu işaret ederek, “Sonrasında dışarıda arkadaşlarınla istediğin gibi koşup oynayabileceksin,” diyerek moral ve motivasyon konuşması yaptım. Ailesiyle de biraz sohbet ettikten sonra gittiler.

Aradan haftalar geçti, eşimle birlikte nakil koordinatörümüze çocuğun durumunu sorduk. “Kaybettik,” dedi. O kız dışarıda arkadaşlarıyla artık sonsuza dek oyunlarını oynayamayacaktı. Bu beni çok derinden sarstı. İşte tam o an, “Bunun için bir şeyler yapmalıyım,” dedim; serginin ana çıkış noktası budur.

Zaten kendisi de nakil olmuş biri olarak durumun vehametini ve bağışın kıymetini çok iyi biliyordum. Bir sanatçı olduğum için de bu fikri, kendi alanım sayılan bir karma sergi projesiyle hayata geçirebileceğimizi düşündüm. Dosyayı hazırlayıp Kütüphaneler ve Müzeler Müdürlüğüne, İBB Miras’a sundum. Sağ olsunlar, bu duruma sahip çıktılar ve büyük bir destek sağladılar; kendilerine minnettarım.

Serginin adı, daha ilk anda ziyaretçiyi duygusal olarak yakalayan güçlü bir çağrı niteliğinde. Bir yandan yalın, diğer yandan oldukça sarsıcı bir ifade kullanıyorsunuz: “Bağışla Beni N’olur”. Başlığın hikâyesi nedir?

Serginin ismi aslında hem “ver” hem de “affet” anlamlarını aynı anda barındırıyor. Bir yandan organını bağışlama çağrısında bulunurken, öte yandan henüz bekleme listesindeyken bağışçı çıkmadığı için hayatını kaybeden yüzlerce insana karşı bir özür niteliği taşıyor. “Eğer bağışçı olsaydım yaklaşık 10 insanın hayatını kurtarıp, 50 tanesinin yaşam konforuna doğrudan etkim olabilirdi. Toprağa gübre, kurda yem olmayı tercih ederek sana can olamadığım için bağışla beni…” seslenişidir bu. Hatta sırf bu yüzden, projenin ilk aşamasında sergi afişini şöyle tasvir etmiştim: Bir yanda katılımcı sanatçıların isim ve soyisimleri yer alırken, diğer yanda donör çıkmadığı için hayatını kaybeden, nakil listesindeki hastaların isimlerinin baş harfleri bulunacaktı. Sonradan teknik nedenlerle bu fikirden vazgeçtik.

Sanatın toplumsal meselelerde yalnızca tanıklık eden değil, aynı zamanda harekete geçiren bir araç olabileceği uzun zamandır tartışılan bir konu. Organ bağışı gibi yaşamsal bir konudaysa sanatın etkisi daha da merak uyandırıcı. Bu noktada sanat ile toplum arasındaki bağ ve sanatçının toplumsal meselelerle ilişkisi üzerine aynı zamanda bir sanatçı olarak ne söylersiniz?

Sanatın lisanları arasında çarpıcı ve birleştirici bir dili var. İnsanın ilk kendini ifade refleksidir de sanat. Sanatçı öz olarak duyarlı zaten. Biz bu bütünde, bir görmezden gelineni görünür kılmak adına sessiz bir çığlığa bir çağrı oluşturmak için bir araya geldik böylece.

Bir sergide onlarca sanatçıyı ortak bir tema etrafında buluşturmak, yalnızca teknik değil aynı zamanda düşünsel bir organizasyonu da gerektiriyor. Üstelik burada ortak payda oldukça hassas ve insani bir mesele. 64 sanatçıyı bu projeye dâhil etme süreci nasıl gelişti? Sanatçılar bu davete nasıl karşılık verdi?

Bu proje başlangıçta yakın çevremden 15 sanatçıyla daha mütevazı bir karma sergi olarak tasarlandı ve o şekilde sunuldu. Sonrasında sağolsunlar İBB Miras ve İBB Kültür’ün büyük katma değeri ve koşulsuz büyük desteği ile mekân olarak İstanbul Sanat Müzesi gösterilince, 2 ay gibi kısa bir sürede sanatçı dostların da büyük desteğiyle, öneriler, oradan oraya, ondan ona derken konsantre bir ivmeyle 64 sanatçıya ulaştık. Büyük bir imece ve elbirliği yaşadık bu süreçte. Sanatçıların katılımı kuşkusuz içten ve ben de varım şeklinde istekliydi. Elbette yoğun ve geceli gündüzlü sıkı bir çalışma yapmak gerekiyordu, sıralı, organize, konsantre bir tempoyla onu da hallettik.

Hatta 3,5 yaşındaki kızımı bir okula götürüyordum haftada 4 gün. Kızı sınıfa bıraktığım an başlıyordu telefon trafiği ve notlar, yazışmalar. Hemen her gece çocuk 9 gibi uyuyunca da bu defa sabaha karşı 3’e 5’e kadar süren dijital işlemler, kategorizasyon, notlar ve metot çalışmalarıyla uğraşıyordum vs.

Tabii kadronun belirgin bir skalası vardı. Bir salon doldurma mottosuyla değil de o skalayı koruyacak referanslarla ve eserlerle hareket etmek önemliydi. O hareket bir kıstas oldu. Eserler bir araya gelip mekanla bütünleşince de, sadece bende olmadı bu, İBB ekibi ve tüm sanatçılar olarak beklentinin çok üstünde bir enerjiyle müthiş bir iş çıkarttık beraberce.

Sergide yer alan sanatçıların her biri farklı kuşaklardan, farklı disiplinlerden ve farklı üretim anlayışlarından kişiler. Bu çeşitlilik serginin en dikkat çekici yanlarından biri. Katılımcılara belirli bir kavramsal çerçeve sundunuz mu, yoksa organ bağışı temasını tamamen kendi sanatsal dilleriyle yorumlamalarını mı istediniz?

Tematik değil gönülmatik bir sergi bu aslında. Ama iş organ bağışı başlığı altında toplanmak olunca belli bir filtremiz tahmin edersiniz ki olmalıydı. Küçük ayarlar yaşadık arada. Sanatçılar da eksik olmasın bu çizgide işler sundular. Ana temayı anlatan bir ısmarlama eser hiç konuşmadık. Önemli olan sözünü ettiğim filtre ve şüphesiz belli bir skalayı, o armoniyi dinamik tutabilmekti. Oldu. Hatta çok net ve iyi oldu o.

Organ bağışı çoğu zaman rakamlarla anlatılıyor; bekleme listeleri, istatistikler ve sağlık verileri üzerinden konuşuluyor. Oysa sanat, sayılardan çok insanların hikâyelerine ve duygularına dokunuyor. Sergideki eserlerin ortak duygusal atmosferini nasıl tanımlarsınız?

Demin de dediğim gibi tematik değil gönülmatik bir sergi bu. Fakat ilginç biçimde büyük bir enerji oluştu. Kendiliğinden gerçekleşti bu. Sadece sanatçılar değil müthiş İBB ekibinin de o gönüllülüğü bu enerjiyi muazzam besledi. Mekân, zaten duygusu, kurgusu ve tarihçesiyle olağanüstü. Proje kendi kendini kendi pozitif yakıtıyla iteledi diyebilirim.

Bir örnek vereceğim, akciğer nakil biriminden doktor ve cerrahlardan oluşan küçük bir ekip açılışa katılmak için yola çıktı. Değerli cerrahlarımızdan nakil birimi sorumlusu Mustafa Vayvada hocamız da açılışta konuşacaktı hatta. Açılışa yarım saat kala Mustafa hocamız kendi kullandığı araçtan beni aradı, “Yolu yarılamıştık tam, yılın yedinci ayında ikinci donör haberi geldi o da şu saate denkgeldi, operasyona dönmek zorundayız ekip olarak,” dedi. Bu bile sanki evrenin bize bir mesajı gibiydi.

Sergi, İstanbul Sanat Müzesi’nde, Haliç Tersanesi gibi güçlü tarihsel hafızaya sahip bir mekânda gerçekleşiyor. Böyle mekânlar çoğu zaman serginin anlamını da derinleştiren unsurlar hâline geliyor. Bu mekânı tercih etmeniz serginin anlatısına nasıl bir katkı sağladı? Eserlerle mekân arasında nasıl bir ilişki kuruldu?

Proje bir görünürlük yaratmayı arzulayan toplumsal sorumluluk üstlenen bir projeydi başta. Ama 15 kişiyle kurgulanmıştı. Ancak İBB Miras ve İBB Kültür projeye sahip çıktı ve tam destek verdi, minnettarım bunun için. İstanbul Sanat Müzesini hayal edemezdim aslında ama İBB ekibi o kadar inanarak sahiplendi ki bu duyarlılığı, nisan sonundaki küçük toplantımızda Haliç Tersanesi yani İstanbul Sanat’ı uygun gördük dediklerinde aldığımız sorumluluğun kıymet ve ciddiyetini o toplantı masasındayken daha büyük idrak ettim. Anladık ki bu proje için uygun görülebilecek en doğrusunu nokta atışı işaret etmişler meğer. Sonuç ortada.

Aylar süren hazırlık süreçlerinde çoğu zaman ziyaretçilerin göremediği çok sayıda hikâye, karşılaşma ve duygu birikiyor. Özellikle böylesine insani bir konuda çalışan ekiplerin yaşadığı deneyimler de en az eserler kadar anlamlı olabiliyor. Hazırlık sürecinde sizi en çok etkileyen, unutamadığınız bir an veya sanatçılarla yaşadığınız özel bir deneyim oldu mu?

Biraz evvel ifade ettiğim gibi, sergi rasyonelinin sunulması esasında yılbaşına dayansa da, mekân bizi şekillendirdi ve 2 ay gibi kısa bir sürede yoğun ve seri bir tempoyla toparladık sanatçı kadroyu.

Bu süreçte beni çok etkileyen bir şey oldu, projeyi daha telefonda açıklarken bazı sanatçılar, eseri ye da satıştan elde edilecek geliri nereye bağışlıyoruz demişlerdi. Satış ya da bağış söz konusu değil diyordum ama bu gönüllü yaklaşım beni çok etkiledi.

Bazı sergiler yalnızca belirli bir süre açık kalır; bazılarıysa bıraktıkları düşünceyle yaşamaya devam eder. “Bağışla Beni N’olur”un da ikinci gruba ait olma iddiası taşıdığı hissediliyor. Bu projeyi uzun vadede nasıl konumlandırıyorsunuz? Organ bağışı konusunda sanatın dönüştürücü gücünü merkeze alan yeni projeler üretmeyi düşünüyor musunuz?

Bir ses çıkartacağını düşünüyordum serginin, evet. Ama bu kadarını ummamıştım doğrusu. Muhtemelen organ bağışı görünürlüğü adına, üstelik kendi de akciğer nakli olmuş bir sanatçının fikriyle biçimlenen, bu çapta böylesi bir mekânda şimdiye dek yapılmış ilk sergi olabilir bu ülkemizde. Süreç nereye gider bilemiyorum, ama iyi bir rotaya oturduğu muhakkak.

Başka proje meselesine gelince, 3-9 Kasım organ bağışı haftasıdır. O hafta için Türkan Saylan Kültür Merkezi’nde bir alanımızı zaten rezerve ettim. Orada güzel bir konseptte bu defa bir fotoğraf sanatçısıyla gerçekleştireceğimiz, kurgusu şimdiden hazır bir proje işlemde hâlâ.