Eser Keçeci: “Çalışmalarım kişisel belleğimden besleniyor.”

Eser Keçeci’nin dördüncü kişisel sergisi “Suspended Between”, izleyiciyi yalnızca resimlerin, çizimlerin, kolajların ve videoların arasında dolaşmaya değil; hafızanın katmanları, çocukluğun izleri ve mekânın dönüştürücü gücü üzerine düşünmeye davet ediyor. Girne’deki Art Rooms Galeri’de izleyiciyle buluşan sergi, gerçek ile düş, geçmiş ile bugün, kişisel bellek ile ortak hafıza arasında kurduğu geçirgen ilişkilerle dikkat çekiyor. Şeffaf yüzeyler, üst üste binen imgeler ve kırılgan anlatılar aracılığıyla şekillenen bu dünya, zamanın doğrusal akışını askıya alırken, hatırlamanın daima yeniden kurulan yaratıcı bir süreç olduğunu hatırlatıyor.

Çocukluk deneyimlerinden masallara, kent belleğinden bireysel hafızaya uzanan geniş bir düşünsel zeminde üretimlerini sürdüren Eser Keçeci ile “Suspended Between” sergisinin çıkış noktasını, üretim pratiğinde belleğin ve mekânın nasıl bir yer tuttuğunu, katmanlı görsel dilinin ardındaki estetik yaklaşımı, masalların çağdaş sanatla kurduğu ilişkiyi ve izleyiciyi gerçek ile hayal arasında salınan bu şiirsel evrene davet eden serginin düşünsel arka planını konuştuk.

Dördüncü kişisel serginiz “Suspended Between”, Girne’de yer alan Art Rooms’da izleyicilerle buluşuyor. Sergide, el yapımı ve transparan yüzeyler üzerine gerçekleştirdiğiniz resimler, çizimler, kolajlar ve videolar yer alıyor. Öncelikle bu serginin hikâyesi sizin için nasıl gelişti?

“Suspended Between” benim için tek bir proje olarak tasarlanmış bir sergi değil; uzun bir zaman dilimine yayılan üretim sürecinin doğal bir sonucu. Farklı dönemlerde ürettiğim resimler, çizimler, kolajlar ve videolar başlangıçta birbirinden bağımsız görünüyordu. Ancak zaman içinde bu çalışmaların ortak bir duygu etrafında buluştuğunu fark ettim. Her biri, farkında olmadan beni aynı eşiğe; geçmiş ile bugün, gerçek ile düş, ait olmak ile uzaklaşmak arasında salınan bir alana götürüyordu.

Bu ortak ruhun görünür hâle gelmesinde Art Rooms’un Sanat Direktörü ve küratörü Oya Silbery’nin de önemli bir katkısı oldu. Üretim sürecine dışarıdan bakan biri olarak, birbirinden bağımsız gibi görünen çalışmalar arasındaki düşünsel bağı görmeme yardımcı oldu. Özellikle serginin kurgulanma sürecinde yaptığı yönlendirmeler ve “Suspended Between” başlığı, tüm bu üretimin ortak eksenini benim de daha net görmemi sağladı.

Üretirken hiçbir zaman önceden belirlediğim bir kavramı resmetmeye çalışmıyorum. Daha çok belleğimde yer eden imgeler, yaşadığım coğrafyanın izleri ve çocukluğumdan bugüne taşıdığım duygular zaman içinde birbirleriyle ilişki kurarak yeni anlatılar oluşturuyor. Eski Kıbrıs sokakları, çocuk figürleri, kâğıt tekneler, kuşlar ya da transparan yüzeyler bu nedenle sonradan seçilmiş semboller değil; üretim sürecinin kendi içinde doğal olarak ortaya çıkan parçalar.

Bir süre sonra bütün bu çalışmaların ortak meselesinin, kesin sınırlar yerine geçiş hâlleriyle ilgilendiğini gördüm. Belleğin sürekli yeniden kurulduğu, mekânların zamanla dönüştüğü ve çocukluğun yetişkinlik içinde yaşamaya devam ettiği bu eşik duygusu, serginin omurgasını oluşturdu. Benim için bu sergi, cevaplar veren bir anlatıdan çok, izleyiciyi kendi hafızası, aidiyet duygusu ve içsel yolculuğu üzerine düşünmeye davet eden açık bir alan öneriyor.

Çocukluk, yalnızca geçmişte kalan bir dönem değil, bugünü anlamlandıran güçlü bir hafıza alanı olarak sergideki ön plana çıkıyor. Öte taraftan çocukluk, sergide salt bireysel deneyimin ötesine geçerek ortak bir duygu evrenini de beraberinde getiriyor. Bu anlamda bireysel bir deneyimi sanatsal pratiğinizle iç içe geçirirken nasıl hareket ettiniz? Çocukluk bu anlamda size nasıl bir alan açtı?

Çocukluk benim için yalnızca yaşamın belirli bir dönemini ifade etmiyor; dünyayla kurduğumuz ilk ilişkinin, ilk merakın ve ilk hayal gücünün oluştuğu bir eşik. İnsan büyüdükçe birçok şeyi öğreniyor ama aynı zamanda bazı bakış biçimlerini de geride bırakıyor. Ben üretim sürecimde o bakışı yeniden hatırlamaya çalışıyorum. Çünkü çocukluk, bana göre yalnızca geçmişte kalan bir anı değil; bugün kim olduğumuzu hâlâ şekillendirmeye devam eden canlı bir hafıza alanı.

Elbette çalışmalarım kişisel belleğimden besleniyor. Çocukluğumun geçtiği sokaklar, dinlediğim masallar, yaşadığım coğrafya ve çocuklarımla kurduğum ilişki üretimimin önemli parçaları. Ancak bunları doğrudan kendi hikâyemi anlatmak için kullanmıyorum. Bir anı, yalnızca bana ait olduğu sürece sınırlı kalıyor; sanat ise o kişisel deneyimin başkalarının da kendi yaşamından izler bulabileceği ortak bir duygu alanına dönüşmesiyle anlam kazanıyor.

Bu nedenle işlerimde yer alan çocuk figürleri belirli bir kişiyi temsil etmekten çok, hepimizin içinde yaşamaya devam eden merak duygusunu, kırılganlığı ve hayal kurma yetisini görünür kılıyor. İzleyicinin o figürlerde beni ya da çocuklarımı değil, kendi çocukluğundan bir parçayı görebilmesini önemsiyorum. Sanırım çocukluk bana tam da bunu sağlıyor; bireysel olanı evrensel bir hafıza alanına dönüştürebileceğim, kişisel hikâyelerin ortak duygulara açılabildiği bir ifade zemini sunuyor.

Sergide “gerçek ile düş”, “görünür olan ile kaybolmaya yaklaşan” arasında sürekli gidip gelen bir atmosferden söz edilebilir. İzleyici de bu belirsiz alanda uzun soluklu bir yolculuğa çıkar. Serginin başlığı da bu anlamda önemli: “Suspended Between”. Peki bu kavramı gerek mekânsal gerekse duygusal ve zamansal açıdan nasıl okumak gerek? Bu aralılık haline dair ne söylersiniz?

Ben “Suspended Between” kavramını tek bir karşıtlığın arasında kalmak olarak görmüyorum. Daha çok birbirini dışlamayan, aksine aynı anda var olabilen farklı gerçekliklerin kesiştiği bir alan olarak düşünüyorum. Bu nedenle sergideki “arada olma” hâli yalnızca coğrafi ya da politik bir durumu değil; zamanla, mekânla ve hafızayla kurduğumuz ilişkinin de bir metaforu hâline geliyor.

Mekânsal olarak bakıldığında işlerimde yer alan eski Kıbrıs sokakları gerçek mekânlardan besleniyor; ancak oldukları gibi yeniden kurulmuş yerler değiller. Belleğin süzgecinden geçerek dönüşüyor, kişisel deneyimlerle hayal gücünün iç içe geçtiği yeni mekânlara evriliyorlar. Bu yüzden izleyici bir yeri tanıyormuş hissine kapılıyor ama onu tam olarak tarif edemiyor. Beni ilgilendiren de tam olarak bu tanıdıklık ile yabancılık arasındaki eşik.

Zamansal olarak ise çalışmalar doğrusal bir zaman anlayışı önermiyor. Çocukluk, bugün ve hayal edilen gelecek aynı yüzeyde yan yana durabiliyor. Hafıza zaten böyle çalışıyor; geçmişi olduğu gibi korumuyor, onu her hatırlayışımızda yeniden kuruyor. Transparan katmanlar, üst üste gelen imgeler ve birbirinin içinden görünen yüzeyler de bu katmanlı zaman duygusunu görünür kılıyor.

Duygusal anlamda ise “Suspended Between”, kesin cevapların olmadığı bir alanı ifade ediyor. Bana göre insan yaşamı çoğu zaman net sınırlar içinde ilerlemiyor. Aidiyet ile yabancılık, umut ile kırılganlık, güven ile belirsizlik aynı anda hissedilebiliyor. Çalışmalarımda romantik görünen atmosferin içinde hafif bir tekinsizlik hissinin bulunmasının nedeni de bu. İzleyicinin bu ikiliklerden birini seçmesini değil, ikisinin de aynı anda var olabileceğini deneyimlemesini önemsiyorum. Belki de “Suspended Between” tam olarak bu; bir yere varmayı değil, iki dünya arasındaki o kırılgan eşiğin kendisini görünür kılmaya çalışan bir arayış. Belki de bu nedenle, Kıbrıs’ta büyümüş biri olarak, ben dünyayı hiçbir zaman tek bir gerçeklik üzerinden okumadım. Çalışmalarımda görünür olan ile sezilen, geçmiş ile şimdi ve gerçek ile düş arasındaki geçişler biraz da bu yaşam deneyiminin doğal bir yansıması.

Transparan yüzeyler üzerine kurduğunuz çalışmalar, zaman içerisinde imgelerin hem görünmesini hem de gizlenmesini sağlayan katmanlı bir anlatım dili şekillendiriyor. Öyle ki bir süre sonra malzemenin kendisi de anlatının bir parçasına dönüşüyor. Bu malzeme seçimi hafıza, unutma ve hatırlama süreçlerini görünür kılmak açısından size ne tür imkânlar sundu?

Aslında çalışmalarımdaki katmanlı yapı yalnızca transparan yüzeylerden oluşmuyor. Transparan malzemeler bu dilin bir parçası olsa da, katman fikri üretimimin çok daha temel bir unsuru. Videolarımda üst üste binen görüntüler, fotoğraf kolajlarında bir araya gelen çok sayıda imge, el yapımı kâğıdın kendi dokusu ve farklı yüzeylerin birlikte kullanımı aynı düşüncenin farklı biçimleri olarak ortaya çıkıyor.

Sanırım bunun nedeni, dünyayı hiçbir zaman tek katmanlı algılamıyor olmam. Bir mekâna baktığımızda yalnızca bugünü görmeyiz; geçmişe ait izler, kişisel anılar, hayal gücü ve çağrışımlar da o görüntüye eşlik eder. Bellek de benzer şekilde çalışır. Hiçbir anı tek başına var olmaz; her hatırlayışımızda başka anılarla, başka duygularla ve yeni deneyimlerle yeniden örülür.

Bu nedenle çalışmalarımda katmanlar yalnızca görsel bir etki yaratmak için kullanılmıyor. Onlar, imgelerin birbirleriyle konuşmasını sağlayan bir düşünme biçimi. Bazen bir görüntü diğerini örter, bazen görünür kılar, bazen de ikisi aynı anda varlığını sürdürür. Benim ilgimi çeken de tam olarak bu eşzamanlılık; bir imgenin tek ve kesin bir anlam taşımaması, her bakışta yeni ilişkiler kurabilmesi.

Dolayısıyla kullandığım malzemeler ne olursa olsun, asıl mesele transparanlık değil; imgelerin ve zaman katmanlarının birbirinin içine sızabildiği bir anlatı kurabilmek. Çünkü hem hafıza hem de yaşadığımız dünya bana göre doğrusal değil; sürekli üst üste eklenen, dönüşen ve yeniden okunan katmanlardan oluşuyor.

Bir önceki sorunun devamı olarak söz konusu işler üzerine çalışırken zihninizde ne tür imgeler belirdi? Bu imgeler nasıl bir zihinsel sürecin ardından işlerde kendisine karşılık buldu?

Aslında zihnimde önce tamamlanmış sahneler belirmiyor. Daha çok birbirinden bağımsız görünen imgeler uzun süre benimle yaşamaya devam ediyor. Bazen çocukluğumdan hatırladığım eski bir Kıbrıs sokağı, bazen gökyüzünde dolaşan bir karga, bazen çocuklarımın oyun oynarken kurduğu küçük bir hareket ya da yıllar önce gördüğüm bir mimari ayrıntı… Bunların hiçbiri tek başına bir çalışmanın başlangıcı olmuyor.

Zaman içinde bu imgeler birbirlerini çağırmaya başlıyor. Aralarında ilk bakışta görünmeyen ilişkiler kuruluyor. Örneğin bir kâğıt gemi bir anda kendisini denizin üzerinde değil, eski bir sokağın ortasında bulabiliyor ya da çocuk figürü gerçekçi bir mekânın içinde bütünüyle düşsel bir yolculuğun parçasına dönüşebiliyor. Bu eşleşmeleri bilinçli olarak üretmeye çalışmıyorum. Daha çok, imgelerin kendi iç mantıklarını takip etmelerine izin veriyorum.

Sanırım üretim sürecim biraz da rüya görmeye benziyor. Rüyalarda nasıl farklı zamanlar, kişiler ve mekânlar hiçbir açıklamaya ihtiyaç duymadan yan yana gelebiliyorsa, benim işlerimde de imgeler benzer biçimde bir araya geliyor. Gerçeklikle hayal arasında kesin sınırlar kurmak yerine, ikisinin birbirine temas ettiği alanlarla ilgileniyorum.

Bu nedenle çalışmalarımda yer alan imgeler sembolik anlamlar taşıyan önceden tasarlanmış öğeler değil. Onlar, uzun bir düşünme ve bekleme sürecinin sonunda kendi ilişkilerini kurarak ortaya çıkan görsel karakterler. Ben de üretim sırasında biraz onların peşinden gidiyorum. Belki de bu yüzden işlerimde anlatı hiçbir zaman tamamen kapanmıyor; imgeler hem benim hem de izleyicinin zihninde yeni çağrışımlar üretmeye devam ediyor.

Resim, çizim, kolaj ve video gibi farklı disiplinleri sergide yer alan işlerinizde bir araya getiriyorsunuz. Bu çeşitlilik yalnızca teknik değil, düşünsel bir bütünlüğün de parçası olarak okunabilir. Bir fikrin hangi malzemede veya hangi teknikle var olacağına nasıl karar veriyorsunuz? Üretim sürecinizde malzeme mi fikri yönlendiriyor, yoksa fikir mi malzemeyi belirliyor?

Ben üretim sürecimde fikir ile malzemeyi birbirinden tamamen ayırabildiğimi düşünmüyorum. Çoğu zaman ikisi birlikte gelişiyor ve birbirini dönüştürüyor. Bazen zihnimde beliren bir imge, onun hangi teknikle var olacağını kendiliğinden hissettiriyor; bazen de karşılaştığım bir malzeme, o ana kadar düşünmediğim yeni bir anlatı olanağı açıyor. Dolayısıyla üretim sürecim, önceden verilmiş kararların uygulanmasından çok, fikir ile malzeme arasında süregelen bir diyalog gibi ilerliyor.

Sergide bir araya gelen resim, çizim, kolaj ve videoları da birbirinden bağımsız disiplinler olarak görmüyorum. Her biri aynı düşüncenin farklı ifade biçimleri. Bazı imgeler durağan bir yüzeyde yaşamayı talep ediyor; bazıları ise ancak hareket, ses ve zamanla birlikte anlam kazanabiliyor. Bu nedenle kullandığım teknik, anlatmak istediğim düşüncenin doğal bir uzantısına dönüşüyor.

Malzemenin bana sunduğu rastlantıları da önemsiyorum. El yapımı kâğıdın dokusu, fotoğraf katmanlarının beklenmedik ilişkileri ya da videoda üst üste gelen görüntüler, bazen başlangıçta tasarlamadığım yeni çağrışımlar yaratabiliyor. Üretim sürecinde bu tür karşılaşmalara müdahale etmekten çok, onları dinlemeye çalışıyorum. Çoğu zaman işin yönünü belirleyen de tam olarak bu beklenmedik anlar oluyor.

Sanırım bu yüzden hiçbir tekniği yalnızca teknik bir tercih olarak görmüyorum. Benim için malzeme, düşüncenin görünür hâle geldiği bir araç olmanın ötesinde, düşüncenin kendisini dönüştüren ve genişleten yaratıcı sürecin aktif bir parçası.

Masallar, sergi boyunca inşa ettiği anlam dünyasıyla önemli bir diğer başlık olarak görünebilir. Gerek tekil anlamda gerekse zaman içerisinde ortak bir hafızaya işaret etmesi bakımından önemli bir konu. Bu anlamda sergide yer alan işleriniz özelinde masallar size nasıl bir alan açtı? Özellikle çocuklukla birleştirerek masalların işlerinizdeki karşılığına dair ne söylersiniz?

Çocukluğumdan beri masalların hayatımda çok özel bir yeri var. Ben, öğle uykusunun adeta bir ritüel olduğu bir evde, babaannem ve büyük teyzelerim tarafından büyütüldüm. Uykuya dalmadan önce mutlaka bana ve kuzenlerime masallar anlatılırdı. Fakat bunlar çoğunlukla Grimm Kardeşler’in ya da Andersen’in klasik masalları değildi. Eğer o masallardan izler taşıyorlarsa bile, mutlaka yaşadığımız coğrafyaya uyarlanmış, tanıdığımız insanlarla, bildiğimiz sokaklarla ve günlük hayatın içinden karakterlerle yeniden anlatılan hikâyelerdi. Her masalın sonunda mutlaka üzerine düşünmemizi sağlayacak küçük bir ders ya da hayatın içinden bir çıkarım olurdu.

Ben ise gözlerimi kapatıp bu hikâyeleri zihnimde canlandırmaya çalışırdım. Karakterlerin nasıl göründüğünü, sokakların nasıl bir atmosfere sahip olduğunu, anlatılan dünyanın nasıl şekillendiğini hayal ederdim. Bugün geriye dönüp baktığımda aslında hâlâ aynı şeyi yaptığımı fark ediyorum. Üretim sürecim büyük ölçüde o çocukluk alışkanlığının devamı gibi. Önce zihnimde imgeler oluşuyor, sonra onlar birbirleriyle ilişki kurarak yeni bir görsel evrene dönüşüyor.

Bu nedenle masallar benim için yalnızca çocukluğa ait nostaljik anlatılar değil. Onlar, gerçek ile düş arasında doğal bir geçiş kurabilen, gündelik hayatı sembollerle zenginleştiren ve görünmeyeni görünür kılan anlatı biçimleri. Sanırım kendi işlerimde de beni en çok etkileyen şey bu. Eski bir sokak, bir çocuk figürü, bir kâğıt gemi ya da bir kuş, gerçek dünyanın içinden gelirken aynı anda düşsel bir anlatının da parçası olabiliyor.

Belki de bu yüzden çalışmalarım doğrudan bir masalı anlatmıyor; daha çok masalların düşünme biçimini taşıyor. İzleyiciye tek bir hikâye sunmak yerine, kendi anıları, çocukluğu ve hayal gücüyle tamamlayabileceği açık bir anlatı alanı bırakmayı önemsiyorum. Çünkü bana göre masalların asıl gücü, yalnızca anlatılan olaylarda değil, dinleyen kişinin zihninde kurduğu görüntülerde saklıdır. Sanırım benim sanat pratiğim de hâlâ o görüntülerin peşinden gitmeye devam ediyor.

Kişisel hafızayla kentsel belleğin birbirine temas ettiği noktalar da ayrıca önemli. Özellikle eski yapılar ve mekânlar, bireysel anılarla toplumsal geçmiş arasında köprü kuruyor. Sizin için bir kent nasıl hatırlanır? Mimari yapılar ve şehir dokusu, kişisel hafızanızın oluşumunda nasıl bir rol oynar?

Masalların en çok etkilendiğim yönlerinden biri, aslında daha ilk cümlesinde zamanı ve mekânı belirsizleştirmesidir. “Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellâl iken, pireler berber iken; ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken…” diye başlayan bu anlatılar hiçbir zaman bizi belirli bir şehre ya da kesin bir tarihe götürmez. Buna rağmen o dünyaya kolayca inanır ve kendimizi onun içinde buluruz. Çocukluğumdan beri bu durum beni derinden etkilemiştir.

Sanırım bu yüzden işlerimde birebir var olan bir kenti yeniden üretmekten çok, hafızamın içinde yeniden kurulmuş mekânlarla ilgileniyorum. Eski Kıbrıs evleri, dar sokaklar, kapılar, pencereler ya da farklı dönemlerden mimari parçalar bir araya gelir; ama ortaya çıkan yer, gerçek anlamda var olan tek bir mekân değildir. Daha çok, anılarımın, gözlemlerimin ve hayal gücümün iç içe geçtiği yeni bir coğrafyadır.

Benim için kent, yalnızca mimari yapılardan oluşan fiziksel bir alan değil; yaşanmışlıkların, karşılaşmaların ve duyguların biriktiği canlı bir hafıza katmanıdır. Bu nedenle eski bir duvar ya da terk edilmiş bir yapı beni, tarihsel bilgisinden çok taşıdığı sessizlik ve çağrışımlarla ilgilendirir. O yapıların eksik bıraktığı boşlukları bazen kendi anılarımla, bazen de izleyicinin hayal gücüyle tamamlanabilecek alanlar olarak görürüm.

Belki de bu yüzden çalışmalarımdaki kentler tam anlamıyla gerçek değildir; ama tamamen hayal ürünü de değildir. Masalların belirsiz zaman ve mekân duygusu gibi, tanıdık olduğu kadar yabancı, kişisel olduğu kadar ortak bir belleğe de açılırlar. Sanırım bu sergide kendi mekânlarımı kurmaya çalışmamın nedeni de bu. Gerçek dünyayı yeniden kopyalamak değil, hafızanın ve hayal gücünün birlikte inşa ettiği o ara mekânları görünür kılmak.

“Suspended Between” izleyiciye merkezine aldığı başlıklara dair kes(k)in cevaplar vermekten çok onu açık uçlu bir sorgulamaya yönlendiren bir sergi. Her izleyicinin farklı bir hikâye kurabileceği bir anlatı alanı ön planda. Peki bu durum sergiyi kurarken, sergiye çalışırken sizi nasıl etkiledi? İzleyiciyle ne tür bir temas söz konusu?

Sanırım üretim sürecimde hiçbir zaman tek bir doğru okuma üretmeye çalışmıyorum. Bir çalışmanın ya da bir serginin bütün anlamını sanatçının belirlemesi gerektiğine de inanmıyorum. Ben daha çok, izleyicinin kendi deneyimlerini, anılarını ve duygularını yerleştirebileceği bir alan açmaya çalışıyorum.

“Suspended Between”i kurgularken de temel mesele buydu. Çalışmalar arasında görünmeyen bağlar kurmaya özen gösterdim; tekrar eden imgeler, katmanlar, mekânlar ve figürler birbirleriyle konuşuyor. Ancak bu ilişkilerin tek bir açıklaması yok. Her izleyici sergide farklı ayrıntılara yakınlık duyabilir, farklı çağrışımlar geliştirebilir. Bana göre serginin asıl zenginliği de burada ortaya çıkıyor.

Ben izleyicinin yalnızca işlere bakan biri olmasını istemiyorum. Onun, kendi belleğini de serginin bir parçası hâline getirmesini önemsiyorum. Çünkü hafıza hiçbir zaman yalnızca sanatçıya ait değildir. Aynı görüntü, farklı insanlarda bambaşka duygulara ya da anılara karşılık gelebilir. Bir çocuk figürü bir izleyiciyi kendi çocukluğuna götürürken, bir başkası için kayıp, özlem ya da umut duygusunu çağırabilir.

Bu nedenle sergiyi tamamlayan kişinin yalnızca ben olduğumu düşünmüyorum. Sergi, izleyiciyle karşılaştığı anda yeniden üretilmeye başlıyor. Her bakış, her yorum ve her kişisel hikâye, onun anlam katmanlarını biraz daha çoğaltıyor. Sanırım beni en çok heyecanlandıran da bu; işlerin tek bir anlatıya kapanmaması, her karşılaşmada yeniden nefes alabilmesi.

Belki de bu yüzden işlerimi açıklamaktan çok, onların sorular üretmesini önemsiyorum. Sanatın gücünün, kesin cevaplar vermesinden değil, izleyicinin kendi belleği, deneyimleri ve hayal gücüyle yeni anlamlar kurmasına alan açmasından geldiğine inanıyorum. Eğer izleyici sergiden çıkarken yalnızca gördüklerini değil, kendi geçmişini, çocukluğunu, yaşadığı kentleri ya da unuttuğunu sandığı bir duyguyu da yeniden düşünmeye başlıyorsa, benim için gerçek temas tam da o anda kurulmuş demektir.

Günümüz insanının “aidiyet”, “hatırlama” ve “içsel yolculuklar”, serginin omurgasında yer alan başlıklar arasında yer alıyor. Son olarak bütün bu başlıklar sizin sanat pratiğinizde kendisine ne tür bir karşılık üretiyor?

Aslında bu kavramların hiçbirini birbirinden bağımsız düşünemiyorum. Aidiyet, hafıza ve içsel yolculuklar benim için aynı hikâyenin farklı katmanları. İnsan yaşadığı yerleri yalnızca fiziksel özellikleriyle hatırlamaz; çocukluğunu, karşılaşmalarını, kayıplarını, umutlarını ve hayal ettiklerini de o mekânlara taşır. Bu nedenle bir yere ait olmak, çoğu zaman bir coğrafyaya ait olmaktan çok, belleğimizde kurduğumuz dünyaya ait olmakla ilgilidir.

Sanat pratiğim de uzun zamandır tam bu eşikte şekilleniyor. Geçmişi olduğu gibi yeniden üretmeye ya da kişisel anıları belgelemeye çalışmıyorum. Daha çok, belleğin nasıl çalıştığını, zamanın bizi nasıl dönüştürdüğünü ve insanın kendine ait bir yer arayışını anlamaya çalışıyorum. Bu yüzden işlerimde kesin cevaplardan çok, izleyicinin kendi deneyimlerini taşıyabileceği açık alanlar oluşturmayı önemsiyorum.

Belki de bütün üretimimi bir arada tutan şey, çocukluğumdan bugüne kadar hiç kaybetmediğim merak duygusu. Masalları dinlerken gözlerimi kapatıp kendi dünyalarımı kuruyordum; bugün de resimlerimde, kolajlarımda ve videolarımda benzer bir arayışın peşinden gidiyorum. Hafıza, aidiyet ve içsel yolculuklar benim için yalnızca temalar değil; dünyayı algılama ve anlamlandırma biçimim.

Sonuçta sanatın, cevaplar vermekten çok sorular sorabilen bir alan olduğuna inanıyorum. Belki de bu nedenle çalışmalarım, izleyiciyi belirli bir sonuca ulaştırmaktan çok, kendi belleğiyle, kendi çocukluğuyla ve kendi iç yolculuğuyla yeniden karşılaşabileceği bir alan açmayı amaçlıyor. Eğer bu karşılaşma gerçekleşiyorsa, o zaman eser tamamlanmış oluyor; çünkü gerçek anlamını sanatçıyla değil, izleyicinin deneyimiyle birlikte buluyor.