Melike Sönmezer
melikesonmezer@sanatkritik.com
Bir kadın, bir dikiş makinesi ve mankenler… Balat’taki Perispri Art Gallery’de sahnelenen Bekleyen Dargın Anılar, 75 dakikalık tek perdelik tek kişilik bir performans. Talin Azak’ın aynı adlı öyküsünden Ahmet Sami Özbudak tarafından sahneye uyarlanan oyun, hayatın kıyısında yaşamaya çalışan genç bir kadın olan Yadigâr’ın hikâyesini anlatıyor.
Aşkın tek taraflı, kırılgan ve çoğu zaman imkânsız hâllerinden beslenen anlatı; yoksulluğu, ötekilik duygusunu, dostluğu ve hayal kırıklıklarını da incelikli bir dille görünür kılıyor. Pınar Yıldırım’ın etkileyici performansıyla hayat bulan oyun, bireysel bir hikâyeden yola çıkarak günümüz Türkiye’sinin toplumsal gerçekliğine de ayna tutuyor.
Oyunun çıkış noktasını, uyarlama ve dramaturji sürecini, Yadigâr karakterini ve sahneleme tercihlerini; oyuncu Pınar Yıldırım, oyunun uyarlayanı ve yönetmeni Ahmet Sami Özbudak ve dramaturgu Sinem Öztürk’le konuştuk.
Talin Azak’ın kaleme aldığı öyküden hareketle oyun metninin sahneye uyarlanma süreci nasıl başladı? Kâğıda ilk aktarım süreci nasıl gerçekleşti ve bu hikâye sahneye taşınırken nasıl bir dönüşüm geçirdi?
Sinem Öztürk: Ahmet Sami’nin mekânlar ve mekânsızlıkla kurduğu ilişki bu işin temelinde yatıyor aslında. Bu oyun öncesinde yani kısa haliyle Monologlar Müzesi projesi içinde, aynı isimli mekânda oynuyordu. Başlangıç dünyası burasıydı zaten. Çünkü “kenarda kalmışlık” Balat’ın dünyasına çok uygundu. Diğer yandan her yerde oynanabilen bir oyun. Çünkü oyuncu zamanı, mekânı bir temsille yeniden inşa eder. Oyuncu “burayı” nasıl imlerse orası, “burası” oluverir. Bu bizim geleneksel anlatı kodumuzda var. Perisperi Art Gallery harabe yıkık duvarlar arasında Haliç’i gözetleyen çok özel bir mekân. Tıpkı Yadigâr karakterinin başkalarının hayatına baktığı gibi. Kendini tüm hikâyeler içinde özne görmeyen bir konumdan bakmak. Balat’ın ve Yadigâr’ın makûs talihi burada birleşiyor.
Bu proje için ekip bir araya nasıl geldi? Süreç boyunca nasıl bir üretim ve kolektif çalışma pratiği kuruldu?
Ahmet Sami Özbudak: Oyunu büyütme kararını verir vermez bir terzihane, dile gelmiş elbiseler ve kumaşlar hayal ettim. Bu karardan sonra kapısını çalacağım ilk isim üstat Cengiz Samsun oldu tabii ki. Bütün elbise ve terzihane materyalleri onun sayesinde cana geldi. Bu konuda müthiş birliği yaptık. Dramaturgumuz Sinem Öztürk ve ışık tasarımcımız Yasin Gültepe de bu masalsı dünyanın eşsiz parçaları oldular. Zaten ben yönetmen olarak ekip çalışmasının çok önemli olduğunu düşünürüm, işin uzmanlarıyla bir araya gelip ortak üretime geçiş yapmak bu işin olmazsa olmazı bana göre.
Oyunun geçtiği mekân Balat, sahnelendiği yer de yine Perispri Art Gallery. Buna rağmen izleyici zaman zaman farklı bir mekânda ya da zamansız bir atmosferdeymiş gibi hissediyor. Bu etkiyi bilinçli olarak mı kurdunuz? Mekân sizin için nasıl bir dramaturjik unsur oldu?
Ahmet Sami Özbudak: Oyunumuzun büyüsü aslında o terzihane, bu hikâyeyi nereye koyarsak koyalım hem farklı hem de tanıdık bir etki yaratacaktır. Aslında bizim uğraşımız mekândan ziyade oyunun dünyası oldu.
Pınar Hanım, sahnede tek başınıza aslında birden fazla karakteri canlandırıyorsunuz: Yadigâr, Leydi Hatice, Müjgan ve diğerleri… Kuklalar da bu dönüşümlere eşlik ediyor. Bu çok katmanlı oyunculuk yapısına hazırlanma sürecinizi anlatır mısınız?
Pınar Yıldırım: Aslında bu oyuna hazırlanırken belirli bir oyunculuk metoduna yaslanma ihtiyacı duymadım. Daha çok hayatın akışında karşıma çıkan insanları biriktirdim diyebilirim. Tanıdığım ya da hiç tanımadığım, sokakta yürürken, bir yerde otururken gördüğüm ve içimden “bundan ne karakter olur” dediğim halleri, sesleri, tavırları bir sepete attım. Yadigâr da Leydi Hatice de, Müjgan da biraz o biriktirdiklerimin içinden süzüldü.
Sahnede o karakterler arasında geçiş yapmak da dışarıdan kurulan bir teknikten çok, o insanların içimde bıraktığı izlerle temas kurmak gibi işliyor. Her biri başka bir ritim, başka bir beden, başka bir bakış getiriyor.
Kuklalar, mankenler, kumaşlar… onlar da benim için birer araçtan ziyade hayâldaş gibi. Onlarla düşünmeye, birlikte hareket etmeye başlıyorum. Bazen bir kumaşın düşüşü, bir mankenin duruşu karakterin ruhunu açığa çıkarıyor. O yüzden bu çok katmanlı yapı, planlanmış bir sistemden çok, sahnede kurduğum bir ilişki biçimi aslında.

Dekor, kostüm ve kukla kullanımı oyunun bütününe çok organik biçimde yerleşmiş durumda. Bu unsurların birlikte tasarlanma süreci nasıl gelişti?
Sinem Öztürk: Ben kuklaya sadece stilize bir form verilen olgu olarak bakmam. Sahnedeki her şeyin hatta oyuncunun kendisinin, uzuvlarının, bir mendilin, bir kaşığın da grotesk bir öge olarak kuklaya işaret ettiğini düşünürüm. Bunu kukla tasarlayan, yapan biri olarak söylüyorum. Bu oyunda da yönetmenin istediği, hayal ettiği başka bir şeydi ve teknik olarak mümkün olamadı. Onun yerine zaten terzi dükkânı olan bu yere kendi araç gereçlerini kullanarak hem mekânla hem de oyunla organik bağı koparmayan bir kukla tasarlamak gerekti. O sebeple basitçe görünen fakat güçlü bir etki yaratan bu tasarımı yaptım ve Pınar’la kuklaların kullanımları üzerine çalıştık. Pınar’ın da yeteneği ve oyunculuktaki maharetiyle kuklalar hayat buldu.
Rejisel süreçte oyunun ritmi ve temposu nasıl kuruldu? Bu akışın seyirci deneyimine etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ahmet Sami Özbudak: İlk okuma provasından başlayarak hep bu dünya üzerine konuştuk. Sinem ve ben bu hikâyeyi o yarı fantastik dünyaya nasıl entegre ederiz onu kurcaladık, Cengiz ise adım adım hayal ettiğimiz bu dünyayı yarattı. Yukarıda da dediğim gibi her ortama, her sahneye yakışacak bir dünya kurmak için mesai harcadık.
Yadigâr, anlatı içinde çoğu zaman “kanon dışında” kalan bir kadın karakter olarak karşımıza çıkıyor. Hayatın merkezinde değil, daha çok kıyısında duran bir figür. Böyle bir karakteri sahnede görünür kılmak sizin için nasıl bir deneyimdi?
Ahmet Sami Özbudak: Çocukluktan yetişkinliğe koca bir hayatı bir saate sığdırdık. Pek tabii çocukluk ve ergenlik dönemleri daha hızlı ve hınzır akıyor, sonlara doğru daha yavaşlayan zaman zaman hüzünlü anlar çoğalıyor. Metnin dünyası da bize tempoyu buldurdu diyebilirim.
Pınar Yıldırım: Hayatın kıyısında duran insanlar hep daha çok ilgimi çekiyor. Çünkü bana kalırsa asıl hikâye tam da orada birikiyor. Merkezde olan zaten kendini anlatıyor; ama kenarda kalan, susan, geri çekilen… onun hikâyesi daha çok merak uyandırıyor.
Gündelik hayatta da refleksim bu aslında. Çok konuşanın yanına değil, susanın yanına oturmak isterim. Orada başka bir dünya açılıyor. Yadigâr’la kurduğum ilişki de böyleydi.
Onu sahnede görünür kılmak, büyütmek ya da dramatize etmekten çok, ona alan açmakla ilgiliydi. Fazla bir şey yapmadan, onu olduğu yerden izleyiciye yaklaştırmak… Bence en sahici tarafı da buydu.
Yadigâr’a zaman zaman kızıp zaman zaman da ona sarılmak istiyor seyirci. Bu duygu geçişleri sizin için nasıl bir oyunculuk alanı açıyor?
Pınar Yıldırım: Yadigâr’ı tek bir yerden kurmamaya çalışıyorum. Onu haklı ya da haksız, güçlü ya da zayıf diye sabitlemek yerine, olduğu haliyle bırakıyorum.
Seyircinin bir an kızıp bir an sarılmak istemesi de biraz bundan geliyor sanırım. Çünkü hepimizde o çelişkiler var. Bazen kendimize bile aynı anda hem kızıp hem şefkat duyabiliyoruz.
Benim için oyunculuk tarafında bu, duyguyu zorlamak ya da yönlendirmekten çok, o iniş çıkışlara izin vermek demek. Yadigâr’ın içinde ne varsa onu tutmadan, yumuşatmadan, olduğu gibi akmasına alan açıyorum. Seyirci de orada kendine değen bir yer buluyor.
Oyun boyunca seyirciyle doğrudan kurulan bir temas ve yer yer interaktif bir yapı söz konusu. Bu durum oyunculuk açısından nasıl bir deneyim yaratıyor? Seyirciyle bu yakın temas sizi besleyen ya da zorlayan bir taraf taşıyor mu? Ayrıca oyun sonrasında aklınızda kalan bir seyirci yorumu oldu mu?
Pınar Yıldırım: interaktif oyunlarda oynamayı gerçekten çok seviyorum. Hatta bana 4. duvarlı işlerden daha “oyuncaklı” geliyor. Hep söyleriz ya, aynı metin ama her gece başka bir oyun diye; interaktif olunca bu fark çok daha görünür oluyor. Çünkü seyirci o akşamın ritmini, temposunu, hatta yönünü doğrudan etkiliyor.
Bu durum beni çok canlı tutuyor ve açık söylemek gerekirse oyunculuğun “memuriyet”e evrilme riskinden de uzak tutuyor. Her an tetikte olmayı gerektiriyor. Motivasyon, kontrol, metinle ilişki, karakterler arası geçiş, etki-tepki dengesi, şarkı söyleme–söyletme, timing, duygu geçişleri… Hepsi aynı anda devrede. Bir yandan akışın içindesin, bir yandan o akışı kuruyorsun. Çok heyecanlı, çok oyuncaklı bir alan.
Zorlayıcı mı? Evet, çok zorlayıcı ama bir o kadar da zevkli. Kontrolü hiçbir zaman bırakamazsın ama seyircinin kontrolün kendisinde olduğunu da hissetmesi gerekir. Aslında ip oyuncunun elindedir; ne kadar alan açacağını, nerede durduracağını o anda sezip kurman gerekir. O ince ayar, oyunun en canlı ve en heyecanlı tarafı. Seyirciyle bu kadar yakın temas kurduğumda, sahneyle salon arasındaki sınır iyice eriyor. Oyun daha kolektif bir şeye dönüşüyor.
Oyun sonrasında seyircilerin geri bildirimi benim için çok kıymetli. Aklımda kalan birkaç şey var ama spesifik bir cümle söylemeyeyim şimdi bende kalsın. Kavuk bende olsa size verirdim diyen bir seyirci vardı mesela çok gülmüştüm. Aslında daha çok his olarak kalıyor. Hiç tanımadığım insanların çıkışta bekleyip ağlayarak sarılması… sanırım en çok o anlar.
Oyundaki şarkı performansınız da anlatının ritmini belirleyen önemli bir unsur. Bu müzikal yapı için ayrıca bir hazırlık süreciniz oldu mu?
Pınar Yıldırım: Hayır. 🙂 Müzikli oyun diyelim biz ona hatta şarkıların serpiştirildiği bir anlatı. 🙂 Müzikal deyince boyut değişir. Müzikallerde de oynadım ama bu oyun özelinde şarkı söylemek için bir hazırlığım olmadı.
Oyunun başından sonuna eşlik eden müzik seçkisi oldukça dikkat çekici. Bu müzik listesini oluştururken nasıl bir yaklaşım benimsediniz?
Pınar Yıldırım: Final şarkısı Her Şey Seninle Güzel Sami’nin tercihi. Diğer şarkılar ise Yadigâr’ın hikâyesini anlatırken benim içimden geçenler. Evde çalışırken kurup “bu olur mu” diye ertesi gün yönetmene sundum. Geri çevrilen olmadı 🙂 oyuna ekledik.
Son olarak, Yadigâr’da kendinizden en çok hangi duyguyu ya da parçayı buluyorsunuz?
Pınar Yıldırım: O hikâyenin içinde kalmayı seçmek… Sanırım Yadigâr’la en çok buradan bağ kuruyorum. Bazen gerçeklikten değil, kurduğun hikâyeden vazgeçemiyorsun. O hikâye seni tutuyor, sen de onu tutuyorsun. İçinde kalmak, dışarı çıkmaktan daha kolay geliyor bazen. Çünkü dışarı çıktığında yüzleşeceğin şey çok daha net, çok daha sert.
Tam olarak 20’lerimdeki Pınar gibi. Ve 40 yaşındaki Pınar içinden sürekli “bas git be kızım, salak mısın?” diyor.
Sonra Yadigâr’ın sözü geliyor aklıma: “Sevmenin adı ne zaman salaklık oldu?”
Bana ve Sanat Kritik okurlarına zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Dilerim Bekleyen Dargın Anılar, daha çok seyirciye ulaşır ve o şarkılar uzun süre hep bir ağızdan söylenmeye devam eder.

