Hasan Öztürk
On dokuzuncu yüzyılın ortalarındaki yenilik hareketlerinin edebiyat alanındaki yol açıcısı İbrahim Şinasi (5 Ağustos 1826-13 Eylül 1871), zamanı için ‘avangart’ bir isimdir. Devletin projesi Tanzimat sonrasının edebiyatındaki yeniliklerde ilk olan Şinasi, edebiyatta ‘akılcı’ ve ‘yararcı’ ilkeleri benimsemiş Tanzimat yazarı olarak ‘estetik’ kaygıyı ötelemiştir. Edebiyat tarihimizin hemen bütün kaynakları Şinasi’nin ‘sanatçı’ olmadığı, buna karşılık yenileşme yolunda ilkleri başlatan ‘düşünce insanı’ olduğunda görüş birliğine varmıştır. Nitekim onun öğretici türdeki çalışmalarıyla sanat metni yazılarına bakılınca araştırmacıların onayladığı bu yargıya tanıklık edilebilir. Gazeteci ve çevirmen Şinasi; tiyatro, şiir, makale, eleştiri yazarı ve derlemeci kimlikleriyle dönemindeki edebiyatın geleneğine eklenmek yerine kendisinden sonrasını etkileyen başlangıçların kurucusu olarak bilinmelidir.
Tophane Kalemi’ndeki çalışmalarına bir ödül olarak Fransa’ya gönderilen (1849) Şinasi, devletin yurt dışına gönderdiği ilk ‘sivil’ öğrencidir. Memurluğunun ilk yıllarındaki Fransızca bilgisine Fransa’daki deneyimlerini de ekleyen Şinasi, bizdeki ilk Fransızca şiir çevirmeni olarak Tercüme-i Manzume (1859) kitabıyla edebiyattaki yeniliklerin kapısını açmıştır. Şair Evlenmesi (1859) yazarı Şinasi, modern edebiyatımızın ilk tiyatro yazarı olmak yanında oyununu yayımladığı Tercümân-ı Ahvâl (1860) gazetesiyle özel Türk gazetesinin kurucusu ve zamanının hayli iddialı “mukaddime” yazısıyla da gazeteciliğimizin ilk başyazarıdır. Tasvîr-i Efkâr (1862) gazetesini çıkarırken kurduğu matbaasıyla bizde özel matbaacılığın da öncüsü Şinasi, basım tekniğini yenileyerek beş yüzü aşan harf sayısını neredeyse beşte birine indirerek matbaa baskısını kolaylaştırmıştır. Yazımı Fransa’da başlamışken Tasvîr-i Efkâr matbaasında basılan Durûb-ı Emsâl-i Osmâniyye (1863), edebiyatımızın ilk atasözleri sözlüğüdür. Noktalama işaretlerini Şair Evlenmesi oyununda ilk kez kullanan Şinasi, yazı dilindeki sadeleşmenin öcüsü olarak düzyazıda ‘sanat’ gösterisi yerine ‘düşünce’ anlatımını yerleştirmiştir. Onun Tasvîr-i Efkâr gazetesindeki bir haberi Ruznâme-i Cerîde-i Havâdis yalanlayınca Şinasi ile karşı gazetenin yazarı Mehmet Sait Efendi (Paşa) arasında başlayan ve edebiyat tarihimize “mesele-i mebhusetün anha” (1864) olarak geçen dil tartışmasıyla Şinasi ‘eleştiri’ türünü de başlatmış sayılıyor. Öncesinde çoklukla devletin araya girerek tarafları susturduğu tartışmaların tam tersi bir çizgide ilerleyen bu tartışmada “dürüst” davranan Şinasi’nin olgunluğunu Mustafa Nihat Özön, “son derece titiz bir itina ile ne kendi haysiyetine tecavüz ettirdi, ne de muarızının haysiyetine tecavüz etti”1 sözleriyle anlatır. İsmail Habib Sevük’ün deyişiyle “İbrahim Şinasi bütün edebî teceddüdümüzün başında lâyemut bir isimdir: babasız kalan o yetim bütün yeni edebiyatımıza baba oldu.”2 Şinasi’nin adıyla anılan bu ilk’lerin bazıları devamı gelmemiş başlangıçlardır. Bu devamsızlıkta dönemin toplumsal/politik koşulları yanında Şinasi’nin ürkekliği de etkilidir.
Ahmet Hamdi Tanpınar, 1959’da yayımlanan “Türk Edebiyatında Cereyanlar” yazısını “Modern Türk edebiyatı bir medeniyet kriziyle başlar” alt başlığıyla açarken “bütün yeni edebiyatımıza baba” olmuş Şinasi’nin konumunu belirlemiş dense yeridir çünkü Şinasi, “medeniyet krizi” ile zamandaştır. Tanpınar’ın cümlesindeki “kriz” sözü, Fransız İhtilali’nden elli yıl sonra okunan Tanzimat Fermanı sonrasının anahtar sözcüğüdür. Öyle ki Şinasi de “İstanbul sokaklarının tenvir ve tathiri” yazısında İstanbul için, “…öyle bir dârülmilk ki zamânemizde Asya’nın akl-i pîrânesi Avrupa’nın bikr-i fikri ile izdivaç etmek için bir haclegâh olmuştur.” derken Tanpınar’ın vurguladığı ‘medeniyet krizi’ sorununa iki ayrı medeniyetin izdivacını çözüm olarak önermiş, kendisinden sonrakilere yeni bir ‘bakış açısı’ belirlemiştir. Bu gerçeklikle bakıldığında Şinasi’nin yaşamı, kişiliği ve düşünceleri, onun iç içe olduğu Batılılaşma sürecinden bağımsız anlatılamaz, diyebiliriz.
Yaşamı ve Kişiliğiyle Öncelikle ‘İnsan’ Şinasi
Doğumu ‘Vak’a-i Hayriye’ ile aynı yıla denk gelmiş Şinasi, Tophane’deki mahalle mektebinden sonra Tophane Müşiriyeti Mektubî Kalemi’ne memur adayı olarak gönderilmiş, bugün için ilkokul sonrasının okulları yerine geçecek “kalem” dairesinde bir yandan memurluk için ‘yazı yazma’ bilgileri öğrenirken ayrıca Arapça ve Farsça ile sonradan Reşit Bey adını almış yabancıdan da Fransızca öğrenmiştir. 1849’da devlet onayıyla ‘dil ve ekonomi’ alanında kendisini geliştirmesi için Fransa’ya gönderilen Şinasi, birkaç yılını şarkiyatçı Sacy ve şair Lamartine benzeri isimlerle tanıştığı kültürel ortamlarda geçirmiştir. İstanbul’a dönüşünde bir süre eski kurumu Tophane Kalemi’nde çalışan Şinasi, 1855’te Meclis-i Maarif üyeliğine seçilerek bürokraside önemli bir göreve başlamıştır. Mustafa Reşit Paşa’nın sadrazamlığıyla yıldızı parlayan Şinasi, sadrazamının iktidardan uzaklaşmasıyla da gözden düşmüştür. Kişiliğinin bir özelliği olarak çekişmelerden uzak kalmayı seçerek edebiyata yönelen Şinasi, bu yıllardaki Tercüme-i Manzûme kitabıyla Şair Evlenmesi oyunundan sonra 22 Ekim 1860’ta Agâh Efendi ile birlikte, haftada bir kez yayımlanan Tercümân-ı Ahvâl adlı ilk özel Türk gazetesini çıkarır. İlk sayısındaki “mukaddime” yazısını yazdığı ve Şair Evlenmesi oyununu tefrika ettiği Tercümân-ı Ahvâl gazetesinden altı aylık bir süre sonra -biraz da Agâh Efendinin kaprisleri yüzünden- ayrılan Şinasi, 27 Haziran 1862’de haftada iki kez yayımladığı Tasvîr-i Efkâr gazetesini çıkarır. Gazeteyle beraber matbaasında kitap basımını da sürdüren Şinasi, yersiz bir korkuya kapılarak hayli ses getirmiş gazetesi Tasvîr-i Efkâr’ı yol arkadaşı öğrencisi Namık Kemal’e bırakarak 1865’te yeniden Paris’e gider. İkinci kez Paris’e dönen Şinasi, sözlük uzmanı Littré ile tanıştığı bu dönemde dil/sözlük çalışmalarına ağırlık verir. Padişah Abdülaziz’in Fransa gezisinde kendisine refakat eden Hariciye Nazırı Fuat Paşa’nın aracı oluşuyla 1867’de İstanbul’a dönen Şinasi, beş günlük bu kısa sürede, dönüşü için iktidardan yardım istemiş karısını boşayıp tekrar Paris’e döner, dil çalışmalarına devam eder. O yıllarda Şinasi, İstanbul’dan kaçarak Paris’e gelmiş ve kendisinden ‘himaye’ bekleyen Namık Kemal, Ziya Paşa benzeri ‘muhalif’ gençlerle ilgilenmez bile. Fransa’nın Almanya ile savaşa başlamasına başka olumsuzluklar da eklenince Şinasi, 1869 sonlarında İstanbul’a dönmek zorunda kalır. İstanbul’a dönüşünde matbaa için kiraladığı binanın bir odasında yaşayan evsiz Şinasi, bugüne ulaşamamış ‘sözlük’ çalışmalarını hızlandırırken bir yandan da matbaa tekniğinde baskıyı kolaylaştıracak harf düzenlemeleri yapar. Bu son döneminde İsmail Habip Sevük’ün adlandırmasıyla “hem dimağı durmadan işleyen bir makine, hem kendisi dinlenmeden çalışan bir amele”3 Şinasi, sağlığıyla ilgili uyarılara aldırmayınca 13 Eylül 1871’de kırk beş yaşında ölür.
İsmail Habib’in, “bütün münevver gençlik nazarında bir kutup yıldızı gibi parlıyor” dediği Tasvîr-i Efkâr gazetesi sahibi Şinasi, düşüncelerindeki yeniliğe karşılık eylemci bir kişiliğe sahip değildir. Değil yaşarken öldüğünde dahi Yunus’un “bir garip ölmüş diyeler” sözünü doğrularcasına yalnız kalmış “fıtraten münzevi” Şinasi’nin, Fransa’ya ilk gidiş aşamasıyla ölümüne kadarki çalışmalarında onun suskun kişiliğinin baskın etkisi vardır.
Paris’ten, İstanbul’daki annesine yazdığı 11 Şubat 1851 tarihli mektubun, “benim hırsım, şimdiki akıl ve idrakimce, biraz geçinecek ile çok hünerden ibarettir”4 cümlesi, Şinasi’nin kişiliğini iki maddeyle özetler: ‘biraz geçinecek’ ve bir de ‘çok hüner’. Paris’teki hummalı çalışmalarının ardından İstanbul’a döndüğünde kendisine teklif edilen Meclis-i Maliye ve Meclis-i Maarif üyeliklerinden yalnızca birini seçmesi, onun ‘biraz geçinecek’ ölçüsüne uyan kanaatkârlığıdır. Mustafa Reşit Paşa’nın iktidardan düşmesiyle Ali ve Fuat Paşaların hışmına uğrayan Şinasi, durumu hayat memat sorununa dönüştürmemiş, sonraki yıllarda ‘çok hüner’ ilkesinin kazanımlarıyla kendisine adaletsiz davrananların da beğenisini kazanmış ancak bir himmet beklemeyip memuriyet görevinden ayrılarak ‘gazetecilik’ yapmıştır. Kendi adına çıkardığı Tasvîr-i Efkâr, kamuoyunda yankı uyandırınca padişahın, gazetesini geliştirmesi için gönderdiği yüklü miktardaki altını, “Benim bu kadar çok para ile görülecek bir işim yoktur.” gerekçesiyle kabul etmeyişi Şinasi’nin güç sahiplerine gebe kalmamak adına ‘biraz geçinecek’ ile yetinmesidir. Gazetesini Namık Kemal’e teslim edip ikinci kez Paris’e giden Şinasi’nin kendisinden sonra İstanbul’dan kaçarak Paris’e gelen Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi ‘yenilikçi’ gençlerle temas kurmayışı, dil çalışmalarının yoğunluğu gerekçesinden çok Şinasi’nin ‘politik’ ilişkilerden çekinmesi nedeniyledir. Hariciye Nazırı Fuat Paşa’nın ‘İzmir valiliği’ önerisini de kabul etmemek için alelacele Paris’e dönen Şinasi’nin, kesin dönüş yaparken Fuat Paşa’nın ölmüş olması nedeniyle ‘İzmir valiliği’ konusu gündemden düşmüş olunca içi rahattır. ‘İzmir valiliği’ teklifini reddetmiş Şinasi, İstanbul’da kiraladığı matbaa binasının bir odasında kendisi de ikamet ederken sözün gerçek anlamıyla sefalet içindedir: “Yattığı bu oda, çırçıplak, koskocaman bir koğuştur. Eşya namına bir şey yok. Her taraf bürudet ve rutubet içinde. Kendini ziyarete gelen Ebüzziya’yı oturtacak bir sandalyesi bile yoktur. Oturduğu yatakta yorganı biraz çekerek misafirine yer veriyor. Ortada kömürü tükenmiş toprak bir mangal, mumu erimiş tenekeden bir şamdan: İşte İzmir valiliğini kabul etmeyen Şinasi öyle yaşadı.”5
Düşünceleriyle ‘toplumcu’ Şinasi, “fıtraten münzevî” olduğundan yaşayışıyla ‘bireysel’dir. Suut Kemal Yetkin’in “Açı Üzerine” yazsında A, B ve C kişilerinin edebiyat sohbetinde B, Şinasi benzeri yazarları anlatır: “Kendine öz bir iç açısı olmıyan büyük bir sanatçı gösterebilir misin? Kişinin, toplum alınyazısı üzerine düşünmemiş, düşüncesini varlığında duygulaştırmamış bir şairden, bir romancıdan elbette büyük bir şey beklenemez.”6 Dikkat ediniz, Tanpınar da “Hayat Karşısında Münevver” (Ulus, 25 Haziran 1943) yazısında, modern Türk edebiyatının kurucu ismi Şinasi adını hiç anmıyor, “hayat karşısındaki münevver” olarak Namık Kemal ile Ziya Paşa’dan övgüyle söz ediyor. Onların değerinin yeni edebiyat (b)ilgilerinden değil, “cemiyet meseleleri üzerinde durmayı bilmelerinden” geldiğini vurgulayan Tanpınar’ın yargısı dikkate değerdir: “Hayat, şüphesiz, bütün cemiyetindir. Fakat mesuliyetleri yalnız münevverindir. Yükünü kaderin ve tesadüfün ayırdığı paya göre hep beraber taşırız. Fakat tarih karşısında hesabını münevver verir. Namık Kemal ve Ziya Paşa nesli işte bu mesuliyet duygusunun şuurunu ilk defa bize getirmişlerdir.”7

Edebiyatçı Şinasi’nin Sanatçı Ol(a)mayışı
Edebiyat çalışmaları ‘şiir’ ve ‘düzyazı’ başlıkları altında toplanabilecek Şinasi’nin ‘sanat’ bahsindeki yeri, şiirleri ile tek perdelik Şair Evlenmesi oyunuyla sınırlıdır. Edebiyat tarihlerinde ‘sanatçı’ olarak bilinmezken İsmail Habib’in deyişiyle “edebî teceddüdümüzün tam manasiyle babası olan” Şinasi’nin yaptığı, bilinçli çalışmalarıyla edebiyata yeni (eğitici) bir konum belirlemiş olmasıdır. Ali Nihat Tarlan, “Ondan evvel yenilik mübeşşirleri arasında sayılan bilginlerin ne fikrî ne siyasî ne de edebî yenilikte hiçbir hisseleri yoktur.”8 yargısıyla onun dönemindeki yerini belirler. İsmail Habib, “büyük bir müceddid ve kudretli bir idealci olmakla beraber büyük bir şair ve yüksek bir san’atkâr değildir” dediği Şinasi’nin, “emelinin genişliği ile şi’riyet kudretinin darlığını” Reşit Paşa için yazdığı “methiye” şiirindeki “İncedir gerçi bu fikrim kaba düştü tabir/ Eyledim sanki mürekkep ile hûri tasvir” beytinde onun kendisinin de fark ettiğini belirtir.9 Kişisel yaşamında edilgen bir kişiliğe sahip Şinasi, edebiyatı toplumsal bir eksene yerleştirmiş ancak edebiyatın toplumu dönüştürecek sanat hamlesini ne yazık ki kendisi yapamamış, kendinden sonrakilerin yapmasına düşünsel zemin hazırlamıştır. Tanpınar’ın, sanat yaratıcılığında “kısır adam” dediği Şinasi, “durgun ve zihnî yaradılışlı” olmakla ‘sanatçı’ bilinmek unvanından yoksun kalmış olmalıdır.
Tanpınar’ın deyişiyle eserleri, “ilk bakışta, daha ziyade bir deniz kazasından sonra şurada burada toplanan enkazı andıran dağınık şeyler” olan Şinasi’nin, bazılarını siyasi makaleleri olarak okumamız gereken şiirleri, ilk baskısı 1862’de yapılmış Müntahabat-ı Eş’ar kitabındadır. İkinci baskısı düzeltme ve eklemelerle 1870’de yapılan bu kitaba, ‘şiir’ bahsinde “Fransız Lisanından Nazmen Tercüme Ettiğim Bazı Eş’ar” başlığıyla 1859’da basılan Tercüme-i Manzume ile Lafontaine tarzında yazılanlar da eklenmelidir. Şinasi’nin ‘tercüme’ şiirleriyle yazdığı benzerleri, bizde olmadığından yenidir oysa Müntahabat-ı Eş’ar’da eski şiirden ayrı biçimsel bir yenilik yoktur. Şinasi’nin yaptığı yenilik, edebiyat kavramında yaptığına benzer biçimde sınırlı da olsa bir ‘alan değişikliği’ olmalıdır yoksa onun için doğrudan doğruya ‘yeni’ denilemez. Şiirdeki ‘yenilik’ için ondan hayli sonrası beklenmelidir.
Müntahabat-ı Eş’ar kitabının şiirleri okununca, ‘imparatorluk’ yönetimini değiştirmek yerine ‘düzeltmek’ iddiasındaki Tanzimat düşüncesinin, ‘edebiyat’ olarak Şinasi’nin şiirine yansıdığı görülür. Müntahabat-ı Eş’ar’daki “Münacaat” ilk bakışta, herhangi bir Divan şairinin şiiri olabilecek şiirdir. Kitabın; “Tehlil”, “Tevekkül”, “Müfred”, “Gezel” ve “Nazire” parçaları da dil ve içerikleriyle buna eklenebilir. “Askerlerin ülke açan Abdülmecid Han çok yaşa” nakaratlı “Marş” ile “Cihan bir levha güya resm-i adl anda heyulâdır/ Zamanında buna Abdülmecid Han suret-arâdır” beytiyle açılan “Medhiyye” on yedi yaşındaki padişaha nasip olmuş Tanzimat hatırına yazılmış olmalılar. Bunlara eklenebilecek başkaları da var kitapta.
Şinasi’nin “safi Türkçe” ile yazdığı bir “Medhiyye” ile “Arz-ı Muhabbet” ve “Kıta” ise halk şiirini çağrıştıran dilleriyle yenidirler ancak Tanzimat projesi bağlamında bir içerik yeniliği göstermezler. Sözümü, şiir örnekleriyle somutlaştırayım. İşte ‘Safi Türkçe’ ile yazılmış “Medhiyye”: “Gören saçın arasından yüzün parıltısını/ Sanır ki kara bulutun içinde gün doğmuş// Yanında kan ile yaş içre kaldığım görüp el/ Demez mi kim birini Sukızı suya boğmuş” Bir de “Kıt’a”: “Arayıp kendime bir eş bulabilsem derdim/ Hele sen yosmayı sevdim de murada erdim/ Satın almak dilerim buseni canım vererek/ Şimdiden gönlümü bak işte sana pey verdim.” Şinasi’nin, “Arz-ı Muhabbet” şiirinin ilk iki beyti: “Eşi yok bir güzeli sevdi beğendi gönlüm/ Kıskanır kendi gözümden yine kendi gönlüm// Sinesinde yakışır ol memeler kim güya/ Bir fidan üzre iki kartopu olmuş peyda.” Bu iki beytin Divan şiirinden bugün için farkı, sözlüğe bakılmadan anlaşılmasıdır. Şinasi’nin bu ‘anlaşılır Türkçe’ ile yazdığı şiirleri onun dil çalışmalarıyla da ilişkilendirilebilecek türdedir.
Şinasi’nin şiirindeki asıl yenilik, din atmosferindeki Divan şiirinin bazı terimlerini dünyevileştirmek ve öncesinde kullanılmamış yeni kavramları klasik şiirin nazım biçimleriyle anlatmaktır. Edebiyat araştırmacılarının ortak görüşü, eski şiiri yıkmak onu bilmekle gerçekleşeceğinden Şinasi, yapacağı değişiklikler için öncelikle Divan şiirini içselleştirmiştir. Peki, Şinasi böyle düşünmeyip de bir sıçramayla Tevfik Fikretlerin şiirini yazabilir miydi, düşünülmeye değer. Mehmet Kaplan, “Şinasi’nin Türk Şiirinde Yaptığı Yenilik” yazısını, “Şinasi kendinden önceki Türk şiirinden ayrı bir şiir vücuda getirebilmiş midir?”10 sorusuyla geliştirir, cevap müşkildir. Yargılarının nesnelliği için şiirde ayırıcı ölçünün ‘üslup’ olduğunu belirten Kaplan, Şinasi’nin “Münacaat”ının, öncekilerden ayırımını -Ali Nihad Tarlan’ın da katkılarıyla-belirlerken onun, şiirini Divan şairlerinin ayrıntılarından kurtardığını özellikle vurgular. Şinasi’nin bu “Münacaat” sadeleştirmesi matbaa harflerini azaltmasıyla benzerdir.
Şinasi’deki bu fazlalıklardan arındırma, kutsalı dünyevileştirme biçimiyle bir tür göklerden yere iniştir. Sözlük anlamıyla ‘elçi’ olan ‘resul’ sözcüğü, ‘kendisine kitap indirilmiş peygamber’ anlamındayken Şinasi, zamanın sadrazamı Mustafa Reşit Paşa’ya “Acep midir medeniyet resûlü dense sana” der. Divan şairi, bir şeyler istemek için yalvardığı Tanrısına “Münacaat” yazarken Tanzimat şairi Şinasi’nin kuşkusuyla “Vahdet-i zâtına aklımca şehâdet lâzım” diyemezdi elbette. İslam kültüründe ‘asr-ı saadet’ sözü, Peygamber’in ‘mutluluk çağı’ zamanını anlatmak için kullanılır oysa Şinasi önderi Mustafa Reşit Paşa’yı, “Ahdini vakt-i saadet bilir ebnâ-yı zaman” sözleriyle över. Dünyanın övünç kaynağı anlamındaki ‘fahr-ı cihan’ sözü, Peygamber’in bir vasfı iken Mustafa Reşit Paşa, “fahr-ı cihan-ı medeniyyet” olarak takdim edilir. İmparatorluğun sultanı/padişahı, ‘Allah’ın gölgesi’ olduğundan mülkündeki herhangi bir kişinin ona söz söyleme hakkı yokken Şinasi, “Bildirir haddini sultana senin kanunun” sözleriyle över Tanzimat’ın mimarı sadrazamının kanunlarını.
Osmanlının modernleşme projesi Tanzimat, ‘edebiyat’ ve özellikle de ‘dil’ ekseninde yürüyen bir harekettir, denilebilir. Tanzimat’ın kurucu sorumlusu Mustafa Reşit Paşa’nın, projenin yeniliklerini anlatmakta yetersiz kaldığı düşüncesiyle resmi yazı dilini yenileştirmeyi önemsemesi, dönemin dil-düşünce ilişkisinin kanıtıdır. Dönemin edebiyatının temel vurgusunun ‘halk’ olması yazarların kişisel tercihi değil, Tanzimat’ın ilkelerini halkın anlamasını sağlayarak toplumsal yaşamda yerleşmesi amacıyladır. Halka ulaşacak edebiyatın dili halkın kullandığı dil olacağından Tanzimat, ‘toplumsal proje’ olmak yanında bir ‘dil’ hareketidir de. Öncesindeki sade/basit Türkçe girişimleri çok zaman kişilerle sınırlı kalmış birer edebiyat etkinliğidir oysa Tanzimat dönemindeki ‘halk dili’ kaygısı, tıpkı toplumsal projenin kendisi gibi bir zorunluluktan kaynaklanmıştır. Tanpınar, on dokuzuncu yüzyılın ilk çeyreğindeki Avrupa’nın, Osmanlı hükümetini, “efkârı umumiyeden müzâheret [yardım, destekleme/ HÖ] istemeğe de sevkediyor” olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Yavaş yavaş ıslahat işinin bu müzâherete ne kadar derinden muhtaç olduğunu anlayan hükûmet sık sık beyannâmeler ve fermanlarla halka müracaat ediyordu. Bu suretle ayıklanmış, kolay anlaşılır bir yazı tarzına gittikçe daha fazla ihtiyaç görülüyordu.”11 Takvim-i Vekâyi’nin başlangıç sayısında (1832), padişahın gezisiyle ilgili bir yazıyı yayımlatmak isteyen vakanüvis’in, padişahtan “herkesin anlaması lâzım gelen şeylerin, onların anlayacağı tarzda olması iyidir” uyarısını alması, sözü edilen toplumsal “ihtiyaç” gereğidir. Şinasi, halkın gündelik yaşamı ve diliyle içinde olduğu Şair Evlenmesi’ni “bil’iltizam lisan-ı avam üzere kaleme alınmış” açıklamasıyla yayımlamakla Cevdet Paşa’ya mektup yazan Ali Paşa’nın, işlerinin yoğunluğu nedeniyle yazmaktan hicap duyduğu “kaba türkçe”12 için öncülük etmiştir.
Zamanının edebiyat ortamında olumlu karşılık bulmamışsa da Şair Evlenmesi’yle bazı şiirlerini “bil’iltizam lisan-ı avam üzere” yazmış Şinasi, ‘sade Türkçe’ ilgisini gazete yazarı da olarak göstermiştir. Matbaada harfleri azaltan Şinasi’nin noktalama işaretlerini kullanması dili halka yaklaştırma çabası görülmelidir. Resmi ve yarı resmi Takvim-i Vekâyi (1832) ile Ceride-i Havâdis (1840) karşısında, yönettiği Tercümân-ı Ahvâl (1860) ve Tasvîr-i Efkâr (1862) gazetelerinin Tanzimat sonrasının okurunca tutulması, onun gazeteleriyle yeni bir yazı dili kurmuş olması nedeniyledir. Agâh Sırrı Levend’in belirlemesi önemlidir: “Şinasi’nin, halk için yazdığı yazılar heyecansız ve kuru olmakla birlikte, bunlarda her zaman kandırıcı olan ve mantık gücü taşıyan tok bir deyiş göze çarpar. O, bu çeşit yazılarında asla bir sanat kaygısı gütmez.”13 Gazetelerindeki dil özeni yanında Fransa’daki son yıllarını -bugüne kitap biçimiyle ulaşamamış- ‘sözlük’ çalışmalarına ayıran Şinasi’nin Durûb-ı Emsâl-i Osmaniye (1863) derlemesi de onun halkın diline verdiği önemin göstergesidir.14
Şinasi’de Yeni Kavramlar
Tanpınar’ın deyişiyle kendisine “Türk irfanının Avrupalılaşmasını, yani yeni bir dünya içinde kendimizi bulmayı borçlu” olduğumuz Şinasi, ulaşılması düşlenen yeniliklerde kendisinden yüz yıl önceki Yirmisekiz Çelebi Mehmed’in devamı olarak okunmalıdır. İlki devletin elçisiydi ve Avrupa diyarından on sekizinci yüzyılın Fransasını anlatan Sefaretnâme kitabıyla döndü. İkincisi devletin öğrencisiydi lakin on dokuzuncu yüzyılın Fransasını anlatan bir kitapla dönmedi ne yazık ki. Şinasi, kendi zamanı için “Asya’nın akl-i pîrânesi Avrupa’nın bikr-i fikri ile izdivaç etmek için bir haclegâh” saydığı şehirde yenilik sembolü kişidir çünkü o, “Asya’nın akl-i pîrânesi” içinde yetişmişken zihinsel enerjisini “Avrupa’nın bikr-i fikri” için tüketmiştir. Doğu’nun, başlangıcı kadim zamanları bulan Batı yolculuğu, Osmanlı için Tanzimat projesinden hayli öncesindeki yönetim değişikliği içermeyen ve çoklukla da kişilerle sınırlı kalmış girişimlerle başlamıştı elbette. Hilmi Ziya Ülken’in belirlemesiyle Türklerin “bir step kavminin denize çıkması, çobanlıktan şehir hayatına, gemiciliğe ve ticarete geçmesi şeklindeki çok geniş ve uzun süreli bir değişmeyi doğurmuş” Batı yakınlaşmaları “Akdeniz havzasına yerleşmeleri ile”15 başlamıştır. Osmanlının dünyasında, öncesi ve Tanzimat dönemindeki “Avrupa’nın bikr-i fikri” için mekân, zamanın önemli ismi Hoca Tahsin Efendi (1811-1881)’nin “Paris’e git bir gün evvel, akl u fikrin var ise/ Âleme gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris’e.” sözleriyle anlattığı Fransa’dır. Tanpınar’ın “garptan filan ve falan muharririn değil, bir medeniyet ve düşünce sisteminin dersini almış” dediği Şinasi’nin, içinde yetiştiği geleneğin belirsizlikler içeren dünyasına aklın kılavuzluğuyla Fransa’dan alıp getirdikleri, “medeniyet resûlü” Mustafa Reşit Paşa ile işlevsellik kazanacaktır. Kenan Akyüz’ün, “edebiyatımıza beklendiği bir sırada geldi” dediği Şinasi’de, bazı şiirleri ve makaleleriyle kamuyu bilinçlendirdiği akıl, adalet, medeniyet, hukuk, millet, birey hakları benzeri politik ve toplumsal konular için uygun zaman kadar uygun kişi de önemlidir.16
Şinasi’nin, “Rûm’a bir Avrupalı büt vereli revnak ü şân/ Reşk-î iklîm-i Firenk olmadadır Türkistan” dizeleri, onun Fransa (Batı) ile Reşit Paşa (Doğu) arasındaki düşünce dünyasını belirleyen sınır çizgileridir. Tanzimat’ın banisi Mustafa Reşit Paşa, yeni zamanın hikmetini anlayabilen “akl-ı Reşid” olarak Avrupa kültürüyle donanmış kişiliğiyle şimdiye dek görülmemiş sihirli bir dokunuşla ülkesini öylesine güzelleştirmiştir ki bütün Frenk/Batı ülkeleri için Türkistan diyarı kıskanılacak bir ülkedir. Şinasi’ye göre devletçe yerimizi almamız gereken ve ‘kılıç’ yerine ‘kalem’ egemen olan uygarlık dünyasına ancak ‘akıl’ yoluyla gidilebilir. Fransa’da, Pozitivist düşüncenin etkili olduğu yıllarda bulunan Şinasi’nin medeniyet özlemindeki akılcılığı onun düşünce dünyasını biçimlendirmiştir.
Tercümân-ı Ahvâl Mukaddimesi’nin de sonuna eklenen “Değil mi Tanrı’nın ihsânı akl-ü kalb-ü lisan/ Bu lûtfu etmelidir fikr-ü şükr-ü zikr insan.” beytinde Tanrı’nın insana verdiklerinden ilkinin akıl olduğunu söyleyen Şinasi, bu özgüvenle Tanrısına “Vahdet-i zâtına aklımca şehadet lazım” diyebilir. Şinasi’nin, yeniliklerdeki model insanı Mustafa Reşit Paşa’nın itibarı da aklını kullanmasıyla olduğundan şiirlerde pek çok kez adı geçer. “Asafâ aklına dil-bestedir akl-ı fa’âl/ Cevher-i hilkatine olmuş araz izz ü celâl.” Aydınlanma çağındaki insanın başat özelliği, kendisini ayrıcalıklı konuma getiren aklını kullanarak ulaşacağı yerin yolunu kendisinin bulmasıdır: “Hak yol aramak vâcibedir akl-ı selîme”
Aklın rehberliğiyle varılacak dünyanın adı ‘medeniyet’ olduğundan Mustafa Reşit Paşa’nın ‘medeniyet peygamberi’ olmasına şaşılmamalıdır. “Aceb midir medeniyet resûlü dense sana” dizesi soru değil, onay cümlesidir çünkü Reşit Paşa, “Şensin ol fahr-i cihân-ı medeniyet ki hemân/ Ahdini vakt-i saadet bilir ebnâ-yı zaman” övgüsüne layık birisidir. Şiirlerinde ve yazılarında medeniyetin kendiliğinden oluşmuş bir değer olmadığını anlatmak isteyen Şinasi, bu kavram için adalet, kanun ve insan hakları gibi değerlerin gerekliliğine işaret eder. Aydınlanmacı insanın temsilcisi Mustafa Reşit Paşa’ya “Adl ü hikmetle eden sen gibi rey u tedbir/ Kahramandır ne kadar etmese de ceng ü cidal” övgüsü bu gerekçeyledir.
Hukukî bir terim olan ‘kanun’, bizde yeni bir anlam kazanmış kavramdır, bu nedenle ‘düzenlemeler’ anlamındaki Tanzimat, toplumda yarattığı güven duygusuyla önemlidir: “Öyle kanun-i müebbet ki ez-ser-i nev/ Devlet-i mülke bekâ saltanata istiklâl”. 3 Kasım 1839’da Mustafa Reşit Paşa’nın okuduğu Tanzimat Fermanı’nın bir yeniliği olan yetkileri sınırsız padişahın kendi gücünü aşan bir gücü onaylaması, Şinasi’nin şiirine “Bir ıtık-nâmedir insana senin kanunun/ Bildirir haddini sultâna senin kanunun” seslenişiyle yansır. Şinasi, önderi bildiği Mustafa Reşit Paşa’ya sunduğu ikinci kasidesinde (1857), insanlar arasındaki güç dengesizliğini önleyen kanun yetkisini, hak ve adalet kavramlarıyla birlikte anlatır: “Bu cebri men için akl-ı beşer kodu kanûn/ Ki ettiler ana hükmünce adl ü hak ta’bîr”
Şinasi’nin, şiirlerindeki ‘toplumcu’ duruşu makalelerinde pek görülmez. Mustafa Nihat, onun makaleleri için “vaki hadiseler hakkındaki fikirlerini aksettiren yazılardır” derken “vaki hadiseler” ile öncesinde söylenmiş konuları “şahsi görüş”le yazdığını da anlatır. Bu böyleyken Tercümân-ı Ahvâl Mukaddimesi, şiirlerin tonunu andıran çok ayrı bir cümleyle başlar: “Mâdem ki bir hey’et-i ictimâ’iyyede yaşayan halk bunca vezâif-i kânûniyye ile mükellefdir, elbette kâlen ve kalemen kendi vatanının menâfi’ine dâir beyân-ı efkâr etmeği cümle-i hukuk-ı muktesebesinden addeyler.” (Mademki bir sosyal toplulukta yaşayan halk bunca kanuni görevlerle sorumludur, elbette ki sözle ve kalemle kendi vatanının çıkarlarına dair fikirler belirtmeyi kazanılmış haklarından sayar.) Bizde henüz ‘anayasa’ ve ‘meşrutiyet’ sözlerinin duyulmadığı 1860’taki bu cümle, insanın temel hak özgürlerinin başat mevzuu ‘düşünce özgürlüğü’ vurgusuyla ‘doğu’ coğrafyasında oldukça yenidir.
Şinasi: İki Kısa Çizgi Arasında Kırk Beş Yıl
On dokuzuncu yüzyılın ortalarında, o zamana dek yabancısı olunan kavramları edebiyat aracılığıyla toplumun gündemine getiren Şinasi yalnızca bu yeniliğiyle kalmamış, ilkin Tanzimat projesiyle devletin dillendirdiği görüşleri sonrasında sahiplenecek bir aydınlar kuşağının oluşmasına da ön ayak olmuştur. Şinasi, annesine Paris’ten yazdığı mektubundaki “Din ve devlet ve vatan ve milletim yolunda kendimi feda etmeyi isterim.” cümlesini kurduğunda geleceğin ‘vatan şairi’ Namık Kemal, henüz on yaşlarında bir çocuktur. Şinasi’nin 1862’de yayımlanmış Müntahabat-ı Eş’ar’ındaki “Milletim nev-i beşerdir vatanın rûy-ı zemin” dizesi, yıllar sonra Tevfik Fikret’in “Hâluk Amentüsü”nde “Toprak vatanım, nev’-i beşer milletim… İnsân/ İnsân olur ancak bunu iz’anla, inandım.” sözlerine dönüşür.
Kaynakların bilgisine göre Şinasi, Taksim’deki Ayaspaşa Mezarlığı’nda annesinin yanına gömülmüş ancak sonraki zamanların şehir planlamalarıyla (!) el yazılarını dahi başkalarından saklamış Şinasi’nin mezarı da yok edilmiştir. Onca ölçülü tutumuna karşın haksızlıklara uğramış, yaşamın güçlükleri zihinsel üretkenliği engellemiş Tanzimat öncüsü… Yıllar sonra “kitaplarda bir isim” Şinasi’nin asıl talihsizliği, kendisinden sonraki yüzyılın ilk çeyreğinde kurulacak ‘cumhuriyet’ rejiminin uygarlık yolunu rejimin kurucularından hayli zaman önce belirlemişken Cumhuriyet kurucularının göz ardı ettiklerinden olmasıdır.
Notlar/Açıklamalar:
1. Mustafa Nijat Özen, Son Asır Türk Edebiyatı Tarihi (İstanbul: Maarif Matbaası, 1941), s. 343
2. İsmail Habib Sevük, Edebi Yeniliğimiz (İstanbul: Remzi Kitabevi, 1937), s. 40
3. İsmail Habib Sevük, Tanzimat Devri Edebiyatı (İstanbul: İnkılap Kitabevi, 1951), s. 21
4. Şinasi, Şair Evlenmesi, Tertip eden: Mustafa Nihat Özön (İstanbul: Remzi Kitabevi, 1943), s.13
5. İ. H. Sevük, a. g. y. , 21
6. Türk Dili “Deneme Özel Sayısı’118, Temmuz 1961; Tıpkıbasım, Ankara 2025, s. 146
7. Ahmet Hamdi Tanpınar, Yaşadığım Gibi, haz. Birol Emil (İstanbul: Dergâh Yay., 1970), s. 39
8. Ali Nihat Tarlan, “Tanzimat Edebiyatında Hakiki Müceddit”, Tanzimat 2, içinde (İstanbul: MEB, 1999), s. 601
9. İ. H. Sevük, a. g. y., 26
10. Mehmet Kaplan, Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar 1, (İstanbul: Dergâh Yay.,1976), s. 253
11. Ahmet Hamdi Tanpınar, 19 uncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, (İstanbul: Çağlayan Kitabevi, 1976), s. 110
12. Mustafa Nihat Özön, “Âli Paşa’nın 1853’te Yazdığı Bir Mektup”, Metinlerle Muasır Türk Edebiyatı Tarihi, (İstanbul: Maarif Vekâleti, 1930), s. 13; M. Nihat, kitabının aynı sayfasında Rıfat Paşa’nın yazışmalarda ‘anlaşılır dil’ kullanılması uyarılı “Resmi Yazı Hakkında Resmi Bir Tezkere” (1847) yazısına da yer vermiştir.
13. Âgah Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, (Ankara: TDK,1972), s. 85
14. Kitabın, ayrıntılı bilgiler de içeren yeni baskısı için bkz. Süreyya Beyzadeoğlu, Durûb-ı Emsâl-i Osmaniye (İstanbul: MEB, 2003)
15. Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi (İstanbul: Ülken Yay., 1979), s. 21
16. Abdurrahman Şeref, “Bu memleket kendisine haklı olarak minnettardır.” övgüsüyle Şinasi’nin de minnet borçlu olduğu Mustafa Reşit Paşa’yı dönemindeki etkin rolüyle anlatır. (Tarih Söyleşileri, Sadeleştiren: Mübeccel Nami Duru, İst. 1980, s. 64-73); “Gelelim zât-ı Reşîd’in şerefi mebhasine/ Söz mü var devleti ihyâya olan meb’asine” dizeleri bağlamında bu ikili ilişki için bkz. Sibel Yılmaz, “Şinasi’nin Düşünce Dünyası ve Mustafa Reşid Paşa’ya Yazdığı Kasidelerin Tematik Tahlili”, Gazi Türkiyat 13, 2013

