Üşümekten Korkmak: Ateşten Atlamak

Esin Hamamcı

esin.hamamci@sanatkritik.com

Fatma Nur Kaplanoğlu, 1993 doğumlu bir yazar. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olup, Bahçeşehir Üniversitesi’nde Kısa Film Yönetmenliği eğitimi alır. 2017’de Kaplumbağaların Ölümü, 2019’da Homologlar Evi ve sonrasında bu yazıda incelenecek üçüncü öykü kitabı Ateşten Atlamak ise 2021 yılında basılır.

Ateşten Atlamak, Fatma Nur Kaplanoğlu’nun doğup büyüdüğü Marmaris’ten izler barındırır. Kitap, iki uzun öyküden oluşur. İki öyküdeki başkarakter, hayalleri için sınırları aşmaya hazırdır. Küçük bir kasabada sıkışmışlık hissi yaşayan, mücadelelerini engelleri aşarak gerçekleştirmeye çalışan kişilerin hayatlarıdır anlatılan.

Kitaba adını veren ilk öykü Ateşten Atlamak, bir Hıdırellez öyküsü. Hıdırelliz’in bir parçası olan, dualar eşliğinde taş toplayıp ateşten atlama hikâyesi, burada şarkılar eşliğinde “40” taş toplama ritüeline dönüşür. Daha ilk cümlede öykü başkarakterinin ayrıksı yanı okura gösterilir:

“Ayaklarımı denize sokmuş tai topluyorum, annem duayla toplamamı söylüyor, arkamda. Ben, şarkı mırıldanıyorum, içimden. Umutlu bir şarkı. Utanmasan dışımdan söyleyeceğim.” (17).

Öyküdeki başkarakter kızın, annesi ile kurduğu ilişkiyi toplumla kurduğu ilişkiye benzer.  Kız, Sonya’ya aşıkken, imkânsız görünen aşkına kavuşmak için Hıdırellez gecesinde dilek diler. Dileğinin gerçekleşmesi için de 40 taşı, şarkı söylememeye çalışarak, cebinden düşürmeden, sabırla toplar. Bir yandan da Sonya ile kurduğu diyaloglarını düşünüp durur: “Sonya ile utanma konusunda uzun uzun konuşmuştuk. O, bunun hiç de kötü bir özellik olmadığını düşünüyor. “Utanmak,” diyor telefonda “artık insanlarda neredeyse hiç görmediğimiz bir şey, bunu hissedebildiğin için şanslısın.” (19).

Öyküde, bu zorlu aşk iki şekilde verilir. İlki 40 taş toplama ritüelinin bir türlü bitmemesidir. Bu da dileğin gerçekleşmeyeceği ya da zorluğu izlenimini verir. Ancak öykü umut dolu bir şekilde biter. “Taşları Sayalım” bölümünde anlatıcı: “Kırk tane olması gerekiyor, annemin en önemli talimatı. “Kırk tane olmazsa, dileğin kabul olmaz.” (21) der. Kız bir yandan etrafında gördüklerini izler. Yaşlıca bir kadının 40 taşı toplayıp mutlu mesut gidişine uzun uzun bakıp, kendi 40 taşını düşünür.

“Poşeti, yırtılma ihtimaline karşı altından tutarak bir köşeye götürüyor şimdi. Kimselere veremez o poşeti. Henüz serin bir ilkbahar denizinden; romatizmalarına, bel ağrılarına, yüksek tansiyonuna, doktorunun ‘ayaklarını üşüteyim deme sakın’ tembihlerine kulak asmadan topladığı kırk taşını veremez kimselerin eline. Aksi takdirde dileği asla gerçekleşmez.” (22)

Henüz eline on üçüncü taşı aldığını fark edip “kırk taş için taş dilek hakkının olması büyük bir haksızlık gibi” (22) der. Eline aldığı taşı düşürür, tekrar toplar. Taş toplama serüveni devam ederken, ayakları denize değmektedir. Aklında Sonya’yı düşünürken etrafında olup bitenleri izlemektedir öykü başkarakteri. Sanki bir rüyadaymış gibi sayıklar:

“denizdenizdenizdenizdenizdenizdenizdenizdenizdenizdenizdenizdenizdenizdenizdenizdenizdenizdenizdenizdenizdenizdenizdenizdenizdeniz” (26)

Sayıklayışlar devam ederken Hıdırellez ritüelleri de sürer. Sonya’nın onu ilk öptüğü anı düşünürken taşlar toplanır, üzerinden atlamak için ateşler yakılır. Kuma, hayaller çizilir.  Kumlar, denize yakın yerlerden seçilmelidir. Çünkü deniz, dilekleri gerçekleştirmek için kuma çizilen hayalleri alıp götürmelidir. Kız ise Sonya’yı çizmek istemez çünkü başka birinin Sonya’yı kendisi kadar sevmesinden, arzulamasından korkar. Böyle bir “risk” almak istemez. Bu nedenle kimseye görünmeden taş toplar:

“ ‘Kumlar olmaz,’ diyorum, ‘kumlara iz bırakamam’. ‘Sana yardım edeyim o zaman,’ diyor. ‘Olmaz anne,’ diyorum biraz sesli. Haddinden fazla. Hepsini ben toplamalıyım, dileğim ancak böyle kabul olur.” (31)

Hıdırellez’in 3-4 saatinin anlatıldığı öyküde pek çok imkânsızlıklar iç içe geçer. Sonya’ya olan aşkı, bunu annesine kabul ettirmesi, toplum baskısı, dileğinin kabul olma ihtimali gibi. Kızın içinde biriktirdiği her bir duygu, büyük sahildeki taşlar yükünce çoğalır.

“Dilek Fenerine Güvenme” adlı bölümde Kemal isimli bir gencin yırtık dilek fenerinin denize düşüşü, öykü başkarakterini çok üzer. Onu uzaktan izler. Fener, yırtık çıkar. Hızlıca denize düşer. Bir dilek feneri daha edinir. Dilek fenerine ümit bağlayan Kemal’le bir arkadaşı dalga geçer:

“Adının Kemal olduğunu öğrendiğim çocuk, arkadaşına ters bir bakış atıyor, öfkeli kısa adımlarla ayakkabılarının suya değmesine aldırmadan alıyor kıyıya vuran dilek fenerini. ‘Yırtıkmış işte, ondan uçmamış. En ufak bir yırtıkta uçmaz bunlar.’ Arkadaşı omuzlarını silkip birasından bir yudum daha alıyor. ‘Dilek tutmak falan bunların hepsi laf Kemal. Çalışırsın ve olur. Çalışmazsın, olmaz. Bu kadar basit işte. Tüm bunların hepsi palavra.” (35)

Bu bölüm, imkânsızlıkların kapısını bir kez daha aralayıp, kızın moralini bozacak kıvama getirir. Ancak Ateşten Atlamak, “kendini aşmanın” öyküsü olduğu için, o, taşlarını toplamaya devam eder. Öyle ki, bir sonraki “Çocuktaki Aşk” bölümünde, “Taşlarımı toplamayı tamamladım. Kırk tane oldular” (38) der. Öykü, aşkı dileyen ve onu bulmak için Hıdırellez’i sınav gibi gören bir kızın öyküsüdür. Sınav tamamlanıp, ritüeller kısım kısım yerine geldikçe “aşk” karşısına çıkar.

40 taş tamamlandıktan sonra sıra “ateşten atlama”dadır. Öykü geleneksel motiflerle, toplumdışına itilen bir ilişkiyi anlatır. Ateşten atlamak da adeta bir sınavdır. Kızın annesi mutlu bir şekilde ateşten atlar:

Annem kot ceketini ve çantasını elime tutuşturuyor. Atlamak için ayakkabılarını çıkarmaya ihtiyaç yok, nasılsa ateşimiz küçük. Hızlı üç adımla tamamlıyor atlamasını, sonra kendi hareketini taklit ediyor, iki ve üç. Ay, diyor, yanaklarının kırmızılığı ateşin yüzüne vuran ışığından mı yoksa heyecanından mı bilinmez, ‘Öyle güzel ki, belki gitmeden bir kere daha atlarım.’” (46)

Sıra kıza gelince, biriktirdiği taşların ağırlığını hissederek ateşten atlar. Küçükken bu sahilde pek çok dilek dilemiştir. Hıdırellezleri kaçırmamış, hepsine tek tek gelmiştir. Anneannesi ve dedesi’nin onu “hooop” diye ateşten atlattığı günleri hatırlar. Şimdi ise dileği aklındadır. Sırtındaki çantayı annesine bırakır. Gözlerini ateşe verip derin bir nefes alır. Herkes onu izlemektedir. İçinden “dileği unutma” diye sayıklar. İlk atlayışını gerçekleştirir. Çevresindeki insanların dikkati denize giden dilek fenerlerindedir şimdi. Karanlığın içinde Kemal’i seçer. Belli ki feneri yine yırtık çıkmıştır.

Toplu bir şekilde yapılan, sosyal açıdan önemli bir yeri olan Hıdırellez kutlamaları aslında baharın gelişini müjdeler. Dileğinin kabul olması için 3-4 saattir uğraştığı bu çaba, aslında kendi baharını getirme çabasıdır.

Görünmeyen ilişkilere işaret eden öyküde, kızın Sonya’ya kavuşması için gelenekçi yapı içerisinde hareket etmesi beklenmektedir. Oysa Sonya, ilişkilerinin gerçekliğini şu cümlelerle hatırlatır:

“Sonya olsa yanımda çok gülerdi bu halime. ‘İlahi,’ derdi ‘nelere inanıyorsun öyle? Böyle huyların olduğunu hiç bilmezdim.’ Sonya çok haklı, bunların hiçbiri benim yapacağım şeyler değil, ne ateşten atlamak ne denizden taş toplamak ne de kumlara dilekler çizmek. Ama sürekli kendini tekrar eden bir yerde yaşamak böyle bir şey işte. İmkânların kısıtlı.” (48)

Sürekli kendini tekrarlayan bu “yapı”dan kaçmak için harekete geçmek ister Sonya ve sevgilisi. Artık dileğin kabul olup “eve dönme” zamanının geldiği andır. “Üç yıldır bitmeyen kışa” epigrafıyla başlayan öyküde Hıdırellez dilekleriyle artık bahar gelmiştir.

Ateşten Atlamak’ın ikinci öyküsü “Daha Uygun Bir Kader” ise ‘Brahms, 3. Senfoni’ye teşekkürler’ epigrafıyla başlar. 6 güne uzanan bir süreci anlatır. Abaven, ailesiyle yaşayan, diğer öyküdeki kıza göre daha az özgür hisseden bir karakterdir. Ailesinden uzaklaşmak ister ancak bunun için birinin onun hayatına dokunmasını bekler. Kurtarılmayı bekler. Babası, Abaven’in kadınsı hissetmesinden çok korkmaktadır:

Bir şangırtıyla irkiliyor Abaven, annesinin ‘İyiyim iyiyim bir şey ne yardım etse Abaven -ki babası evde olmadığında bunu sık sık yapar- babasının ‘kız gibi olma’ laflarıyla boğuşacak. Babasının en büyük korkusu Abaven’in kız gibi davranması.” (62)

Abaven, 30 yaşına kadar babasıyla bu konuda kavga yaşamamış bir adamdır. Bu konuda takışmamalarına neredeyse her gün hayret etmektedir. Abaven, üniversiteyi bitirememiştir. Bunun gerginliği evde sürekli olarak yaşanmaktadır. Babasının sığ bakışı ve annesinin aldırışsız tavırlarıyla her gün cebelleşmektedir. On sekiz yıl önce ölen küçük kız kardeşinin yokluğu da “kıvrılıp giden, hiçbir yere varamayan zorlu bir yol” açmıştır.

“İkinci Gün” bölümünde, Abaven’in babasının ölümünü beklediği, 07.17’de patikanın sonundaki kilise çanının sesi yavaş yavaş belirirken anlaşılır. Bu istek, ailesiyle akşam sofralarında ve neredeyse her diyalogda belirir. Babaya yapılan eleştiri bir noktada sistem eleştirisidir. Geçmişin travmalarını bir kenara bırakmak isteyen Abaven, babasını yani sistemi ve onun unsurlarını yok sayar. Ancak Abaven, “ateşten atlamak” konusunda çok da özgür değildir.

Fatma Nur Kaptanoğlu’nun öyküleri, her şartta “ateşten atlamak” gerektiğini hatırlatan bir öykü kitabı.İki zıt kişilikten oluşan iki ayrı hikâyenin karakterleri, toplumsal baskı noktasında birleşir. Böylece, insanın baskı ve korkuya karşı durmadığı, engel olamadığı kendini aşma isteğiyle hepimizden izler bırakan bir panorama çizer.