“Ezberlediğim İçin Sevmişim”: Homologlar Evi

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

Fatma Nur Kaptanoğlu’nun 2019 yılında yayımlanan ikinci öykü kitabı Homologlar Evi, yazarın sesini bulduğu, anlatma arzusunu yeni biçimsel denemelerle zenginleştirdiği özel bir kitap.

Homologlar Evi, kendi içerisinde birbirleriyle ilişki kurmuyor gibi gözükse de içerdiği ortak temalar ve paralel anlatı biçimleriyle birbirine dolanan on öyküden mürekkep bir öykü kitabı. Her bir öyküde kendi sınırları içerisinde oldukça orijinal karakterlere yer veren Kaptanoğlu, öykülerini sürekli yenilenen dilsel bir zemine oturturken bunu içerisinde bulunduğumuz, öykülerin kaleme alındığı ve hikâyelerin kurgulandığı çağ ile özdeşleştirmeyi ihmal etmez. Kitapta yer alan her bir öykü, öykü anlatıcısının kendi eğitimini, duygusallığını, düşünme biçimine göre şekillenirken kitaptaki tüm öyküler arasında gözetilen çeşitli ortak noktalar da dikkat çeker. Kitaptaki karakterlerin hemen hepsi kendi-farkındalığı yüksek, duygularını ve düşüncelerini kontrol edebilen, empatiye meyyal ve karşısındaki insanı anlamak için mücadele eden tipler. Bu noktada Homologlar Evi’nde kendisine yer verilen her bir karakterin aslında birbirinin içinden doğduğunu, hepsinin belirli ortak değerler ve düşünceler etrafında meydana getirildiğini söylemek mümkün. Bu da kitaba bütünlük kazandıran, ortaya belirli bir karakter şeması çıkarılmasını sağlayan temel hususlardan birisi. Ada da Giardino di Rose da, Raif Bey de Joon Hyuk da bu anlamda birbirine benzeyen, birbiriyle ilişki kuran ve aslında birbirlerinin farklı çağlarını/dönemlerini, farklı hâl ve tavırlarını yansıtan karakterler. Dolayısıyla kitapta yer alan, kitap için yaratılan tüm bu karakterlerin alt alta sıralandığında ortaya öykü karakterleri bağlamında tekrar eden ve bilinçli olarak çoğaltılan bir yapının çıktığını söylemek mümkün.

Bütün bir kitaba yön veren temel duygulardan, mesele ve tartışmalardan ilkinin metnin başlığına da taşınan “homolog” kelimesiyle ifade edilebileceği söylenebilir: “Homolog böyle bir şey midir? Evde olmayan bir limonun yerine renginin bile denk düşmediği başka bir meyveyi mi koymaktır? Yüzde yüz bir denklik mümkün müdür? Her insanın bir homologu var mıdır?” (Kaptanoğlu, 2019: 34) Homolog, kelime mânâsı olarak “bir başkasının yerini tam olarak tutan” anlamına gelir. (Kaptanoğlu, 2019: 33) Buradan hareketle ilgili öyküde de kitapta da hep bir özdeşlik arayışında olduğu söylenebilir. Burada söz konusu özdeşlik kimi zaman iki karakter arasındadır, kimi zaman diyalog hâlindeki iki insan, kimi zamansa yazar ile okur; çünkü metnin ilerlemesi ve anlatılan öykünün çözülebilmesi için hep bir anlayış, empati gerekir. Kaptanoğlu’nun Homologlar Evi’nde dile getirdiği olaylar ve hikâyesine yer verdiği karakterler her ne kadar hayatın hemen her alanında/sahasında görülebilecek tipler olsa da onların hayata yaklaşış biçimleri kendilerine özel bir şahsiyet kazandırır. Bu şahsiyet ise ancak öykülerinin anlatıldığı kişilerin başkalarıyla özdeşlik kurması, empati yapılmasıyla anlam kazanır. Karşısında onu anlayacak bir kimse yoksa insan ne anlatabilir? Bütün bir kitabın serüveni de budur biraz aslında. Limon yoksa onun yerine portakal konabilir mi, yüzde yüz bir denklik mümkün müdür? Kitap, işte bu arayışın, bu sorunun peşinden gider. Dolayısıyla bu özdeşleşme ve empati arayışının Homologlar Evi’ndeki öyküleri biçimlendiren temel konu başlıklarından olduğu söylenebilir.

Ev, Homologlar Evi’nin üzerinde en çok durduğu konu başlıklarından birisidir. Her ne olursa olsun ev hiçbir zaman terk edilmez, çünkü o, hep bir sığınma yeridir. İçerisinde ne kadar korkunç şey olursa olsun kişi nihayetinde hep evine döner. Bu nedenle evin varlığı hep korunur ve bu dört duvar, içerisine hapsettiği hikâyelerle kendi varlığını her daim hatırlatır, tekrarlatır. Hastahane odasında bir gözü tavanda yatan hastanın da hayalinde ev vardır, uzun bir yürüyüşe çıkmış, bağ bahçe demeden dolaşan ihtiyarların da aklında hep ev vardır. Ev, hep yeni bir şeylere gebedir. Bu bazen kabarmakta olan bir ekmek olur, bazen okunmak istenen bir kitap, bazen aile ile buluşma. Nihayetinde asıl önemli olan, evin salt kendi varlığı çerçevesinde değil, içerisinde barındırdığı ve ilişki kurduğu diğer mesele ve kavramlarla da birlikte değerlendirilmesi gerektiğidir. Fatma Nur Kaptanoğlu’nun da bu anlamda Homologlar Evi’ni hep bir ev örgüsü etrafında geliştirdiğini söylemek mümkün.

Aile, bütün bir kitaba sirayet eden, karakterlerin kendileri ve çevresindekiler üzerinden hep hatırladığı, kimi zaman kendilerine “mutlu bir ân” devşirdikleri, kimi zaman ise hayatlarının büyük bir bölümünü etkileyen büyük travmalar ilave ettikleri bir yapıdır. Kimileri için aile kurtulunması gereken bir yapı arz ederken kimileri ailelerinden güç alır. Bu durum tıpkı hayatın bizatihi kendisinde olduğu gibi kişiden kişiye, aileden aileye, ortamdan ortama farklılık gösterebilir. Kaptanoğlu’nun da aslında Homologlar Evi’nde üzerinde durduğu temel konulardan birisi budur. Hayattaki hiçbir şey tek taraflı değildir. Kimisi için şifa olan kimisinin zehri olabilir; kimisini efsunlayan kimisini gerçek ile terbiye edebilir. Dolayısıyla insan olarak biz, her şeyi iki ucuyla birlikte değerlendirmeli, ona yakınlaştığımız kadar ona mesafe de koymalıyızdır. “Joon Hyuk’un Son Sözleri” bu anlamda kitabın ön plana çıkan öykülerinden birisidir.

“Joon Hyuk’un Son Sözleri”, okuru aile kavramına dair sunulan farklı perspektiflerle karşı karşıya bırakır. Bu noktada öyküyü aslında ikiye ayırmak ve iki farklı trajik unsur üzerinden değerlendirmek mümkün. Bunlardan ilki öykünün ana izleğini oluşturan fil bakıcısı Joon Hyuk, ikincisi ise filler ile ilgilidir. Öykü, oldukça duygusal ve alt zemini güçlü bir cümle ile başlar: “Az önce bir belgeselde yavru bir fil annesini kaybetti.” (Kaptanoğlu, 2019: 83) Öykünün bundan sonraki birkaç sayfası bir fil ailesinin yaşantısı, birbirleri ile ilişkisi, hayatın ve zamanın ne kadar acımasız olduğu ile ilgilidir. Biraz evvel annesini kaybeden ve aslında büyük bir trajedinin eşiğinde okura sunulan yavru fil, biraz sonra başka fillerle bir arada gözükür. Oyunlar oynanır, eğlenilir, filler kendi alanlarında hiçbir şey olmamış gibi vakit geçirir. Dolayısıyla bu noktada trajediden uzaklaşılır, hayatın olağanlığına ve buna paralel olarak acımasızlığına geçiş yapılır. Biraz sonra başlayan öykü içerisindeki ikinci anlatıda ise fil bakıcısının hayat hikâyesine yer verilir ve burada dramın boyutu giderek katlanılır. Babası bir fil tarafından öldürülen Joon Hyuk, ekmeğini filler üzerinden kazanmakta, kısaca aile mesleğini devam ettirmektedir. Yaşam da ölüm de bu aile için filler üzerinden kendisine karşılık bulur. Nihayetinde ailesi filler tarafından katledilen bir karakterin hikâyesi, yine filler ile kurduğu ilişki ve onlarla geliştirdiği bağ ile bir ödülü de beraberinde getirir. Tam da burada, hayatın acımasızlığına ve söz konusu bu iki sarsıcı olaya rağmen anlatıcı/öykü anlatıcısı okura hiçbir zaman kaybolmayan, insan doğasının en önemli duygulanımlarından birisini hatırlatır: mutluluk. Bu, öyküyü dramdan uzaklaştıran ve tüm duygusallığı da kıran özel bir noktadır:

“O an Joon Hyuk’un aklına babası gelmiş olabilir, bir anlık, belki. Sonra geçiyor, geçmek de zorunda, şu an mutlu bir sahnedeyiz. “

“Mutlu sahneleri bu kadar hızlı geçmeleri hoşuma gitmiyor.” (Kaptanoğlu, 2019: 86-87)

Anlatıcı burada okura tek bir şey hatırlatır: Mutluluk çıkageldiğinde tüm dramlar silinir ve geriye hiçbir şey kalmaz. Bu, Kaptanoğlu’nun aslında bütün bir kitap çerçevesinde irdelediği temel meselelerden de birisidir. Ne kadar trajik olursa olsun, yaşam hep devam eder. Yol hiç bitmez, hep gelişir. Burada Joon Hyuk üzerinden kendisine karşılık bulan mesele de budur. Onca kalabalık zaman dilimleri arasına sinmiş küçük bir mutluluk, mutlu bir ân tüm acıları silebilir, kişiye her şeyi unutturabilir. Bu bazen hatırlanan özel bir anı, bazen o ân dile gelen bir şaka, bazense hayata dair fark edilen nüktedan bir olaydır; ama mutluluk hep kendisine tekrar eder.

Homologlar Evi’ne yön verenin, onu var eden sabit ve güçlü dildir denilebilir. Bu dil, ana hatlarıyla hep bir “ben ve sen”, “ben ve o” anlatısını beraberinde getirir. Öyküler, genel olarak “ben” diliyle kurulur, ancak hep bir seslenilen “sen veya o” vardır. Bu durum da her bir öyküyü de bütün bir kitabı da diyaloglaştırır. Hiçbir öykü tek taraflı değildir, karşıda hep bir muhatap vardır. Bir şeyler anlatmakta olan kişi, anlatıcı karakter karşısında seslendiği birinin olduğu idrakiyle hareket eder. “Bilgisayarını açıyorsun. Mail kutunda üç haneli rakamlar,” (Kaptanoğlu, 2019: 29) derken de, “Az önce bir kedi ölmüş. Dibimizde. Ben yürüsem yedi adım, sen yürüsen minicik ayaklarınla onu geçer,” (Kaptanoğlu, 2019: 63) derken de, “Metroya yetişebilmek için üç dakikam var. Üç dakikanın içine; yürüyen merdivenlerden ikişer ikişer düşen adımlarımı, omzumdan ellerime düşen çantamı, elimden hiç düşürmediğim telefonumu, burun deliklerime düşen, düştükçe kaşındıran saçlarımı sığdırmam gerek. Üstelik düşmeden yapmam gerek bunları,” (Kaptanoğlu, 2019: 69) derken de hep bir ben dili ve seslenilen bir sen/öteki vardır. Tüm bunlar ortada baştan beri kurgulanan ortak bir ötekinin varlığını okura imlerken öykü dilini biçimlendirdiği kadar öykülerin gelişimini de etkileyen temel faktörlerden birisidir; çünkü burada anlatıcı, okur veya seslendiği, diyalog hâlinde olduğu kişi her kim ise ona yönelik bir anlatı biçimi geliştirir. Karşısındakine “sen” diye seslenmesi de olayları anlatma biçimi de bu süreçte dile getirdiği detaylar da hep arada belirli bir samimiyetin olduğuna işaret edilir. Burada sanki birbirlerini uzun bir süredir taşıyan iki tanış arasındaki bir hasbihal söz konusu gibidir. Yazar/anlatıcı, okuru ile aslında kitabın başından beri adım adım yakınlaşmış, artık onunla arasındaki perdeleri tek tek ortadan kaldırmıştır. Dolayısıyla kitap ilerledikçe ben ile sen arasındaki mesafenin giderek kısalması da bu çerçevede düşünülebilir. Kitabın bütününe sirayet eden bu dil, metni biçimlendiren de temel etkenlerden birisidir.

Fatma Nur Kaptanoğlu’nun, Homologlar Evi’nde yeni-deneysel metinlerin peşine düştüğü söylenebilir. Bu deneysel girişimler kitapta yer alan öykülerin diline de, öykülerin dile getirilme biçimine de, tekniğine de etki eder. “Homologlar Evi”nde Google arama moturunun işin içerisine dâhil edilmesi ve “homolog” kelimesi üzerinden sağlanan, metne ilave edilen derinlik; “Ekşi Mayalı Ekmeklerden Raif Bey Yapmak”ta Raif Bey ile her zaman uyuyan eşi Gülşen Hanım arasındaki diyalogların kademeli bir biçimde metne dâhil edilmesi; “Ada’ya Geleceği Hakkında Bir Şey Söylemeyin”de ele alınan karakterin dün, bugün ve yarınını aynı ânda dile getirilmesi ama tüm zamansal süreçlerin farklı yazım biçimleri ile gösterilmesi, gerekli ipuçlarının sunulması; “Haksızlıklar Listesi”nde çizilen tablolar, “F.’nin Yıllara Göre Duygusallık Oranı”nda qr kod ile metne yeni bir alan açan, hem kitabın duygusallığını arttıran hem de öykünün ana karakteri ve yazarıyla kurulan duygudaşlık, Kaptanoğlu’nun bütün bir kitapta giriştiği deneyselliğin elle tutulur örnekleridir. Metne dâhil olan WhatsApp konuşmaları da, tablo ve listeler de, fotoğraflar ve fotoğraflarla ilgili bağımsız yorumlar da, Spotify dinleme listesi ve Google aramaları da bu anlamda okura hem içerisinde bulunulan çağı hatırlatan, hem de dijital dünyanın olanaklarını, hayata kattığı olumlu olumsuz değerleri, imkânları sorgulatan unsurlardır. Bu noktada Kaptanoğlu’nun oldukça dinamik bir metin geliştirdiği söylenebilir.

Fatma Nur Kaptanoğlu’nun 2019 yılında Dedalus Kitap etiketiyle okurla buluşan ikinci öykü kitabı Homologlar Evi, dram ile komedi arasında gidip gelen, çağının ve yaşadığı zamanın tanığı olan karakterlerden müteşekkil, dili ve deneyselliği ile dikkat çeken bir kitap olarak değerlendirilebilir.