Olağan Görünenin Ardındakiler: Huma Kuşları’nın Öyküleri

Yağmur Yıldırımay Bayrakçı

Onur Çalı’nın üçüncü öykü kitabı, 2015’te yayımlanan Huma Kuşları, edebiyata farklı bir pencereden bakılabileceğini gösteren; dili olağanlığıyla kullanan, ciddiyeti bir kenara bırakıp muzırca kelimelerle seyreden bir kitap. Her öykü, ince işçilikten geçmiş de fazlalıklarını atmış; mesafeleri ortadan kaldırıp okurla, hayatla hemhal olmuş gibi. Bu kısa kısa öyküler, toplumsal sıkılmışlıkların, vurdumduymazlığın, kimilerine yer açılırken kimilerini görmezliğin, bencilliğin, tüm bunlara rağmen “umut ışığının” öyküleri.

Kitabın ilk öyküsü, olağanın ağır adımlarıyla sessiz sessiz ilerliyor; bir anın ruhunu okuyorum sanıyorsunuz başta ama aslında büyük bir boşluğun ruhu tasvir ediliyor. Ağızdan çıkan her söz bir değil ya, onu diyor yazar da: “İnsan her zaman ağzından çıkan seslerle konuşmaz.” Bazen dile gelenler, akla düşenler değildir. “İyi Olduğuna Çok Sevindim” de bunun öyküsü. Anlık bir cevaptır, “iyiyim” demek karşıdakine; iyi olmamışlığın tek kelimeyle dökümüdür bazen. Çalı da bu küçük görünen çıkmazı, olanı vererek olması gerekenin keşfedilmesini istiyor okur tarafından. Sonraki öykü “Dilsizdere Çıkmazı” da dilin, insan hayatındaki muhtelif şekillerine odaklanıyor. “Denizi, üstüne geçirmeye çalışan iki yakanın” savaşan insanları var öykünün merkezinde. Bu insanların dilleri farklı ama dedikleri şey aynı; bir “kurtuluş”, bir sağ çıkma mücadelesi. Kanların biriktiği, coğrafyanın yerle bir olduğu, adım atılan toprağın herkese yol olduğu ama paylaşılamadığı bu yerlerde insanların ne düşündüğünü umursayan bir “bilen” oldu mu? Öyküye göre -e tabii bizzat hayatın içinden baktığınızda da görebileceğiniz gibi- bu “bilen büyükler” yok. İnsandan ziyade verilen mücadelenin kendisine odaklanmak o kadar da hayırlı sonuçlar vermez öyküde. Kasabada insan kalmaz; kalan son iki savaşandan biri canlarına son verir.  Ölen ölür de şimdi kalan sağlar kimindir? Yazar, bu sorunun cevabını, uzun uzadıya yazmaktansa edebî dilin hakkını vererek okura bırakıyor.

Her yazarın, kendisine ait bir çıkış yolu olduğunu söylemek mümkün. Dünyanın hâline belki bir yön vermek, belki insanlığın gidişatına bir el etmek için kendi dilleriyle duyulmasını isterler seslerinin. Onur Çalı, öyküleriyle okura, kendi dilini bulduğunu, anlattıklarının ise bizden azade olmadığını gösteriyor. Tam içimizden, görmeye alıştığımız, alıştığımız için sık unuttuğumuz ama yarası hep baki yerleri irdelemeye çalışıyor. Unutmanın bir kurgu parçası olmasını istemiyor sadece; dillendirerek perçinliyor ve böylece, hiç propaganda yapmadan, toplumsal meselelere değiniyor. Mesela kitaba da adını veren “Huma Kuşları”, toplumsal belleğimizde diri tutulması gereken bir konudan bahsediyor; çocuklar ve onların bitirilen hayatları. Yazar, bu öyküsünde Ayaz, Yücel ve Berkin’e değiniyor. Bazen dilin ciddiyetinin yıkılıp yerine daha başka şeylerin konulması gerekir; slogandan, bir gazete haberinden, tarihin dilinden uzaklaşmak için. Çalı, bu öyküsünde belleğin nüksettirdiği acıyı tam da bu noktadan ele alıyor; ölümlerin tarihselliğinden, altından yatan nedenlerden uzaklaşmadan ama bir tarihî metin kuruluğuyla bilgi vermekten imtina ederek. Çünkü böyle olduğunda aradığı o edebî dilin, okura geçeceğini düşünmüş olabilir. Açlığın, kıyımların yaşandığı bir yerden; olayların dinmediği, yeni gelenin diğerini unutturmadığı ama sesini kıstığı bir yerden konuşuyor yazar. Çocuklara konmayan talih kuşunu, bir bir ellerine vermek istiyor. Bunu kendine özgü diliyle, mizahıyla yapması ise öyküyü önemli kılan bir parça.

“Zürriyetsizler”, zürriyetlerini önüne siper alanlara, yanına yoldaş edenlere değinirken eğlendiren bir öykü. Bir gün Amir odasından çıkar ve çalışanlara, bundan sonra çocuklarınızdan, torunlarınızdan, onların iyi ya da kötü herhangi bir şeylerinden bahsetmeyeceksiniz, der. Bu ilk bakışta, çocuklarla hayat bulan, her anlarında onlarla olmak isteyen yetişkinlerin bir eleştirisi gibi görünüyor, fakat bir muktedir-işçi ilişkisiyle okumak da mümkün. Dünyanın düzeni, üretmekten yana; durmadan, bireyselleşmeden, sadece üretmek. Böyle bir yerde insanların sosyalleşeceği, birlik olabileceği düşüncesi muktediri ürkütür. Zaten bu yüzden “bahsederken görürsem kalbinizi kırarım, açık söyleyeyim, performans notunuzu da düşürürüm,” diyor Amir. İşçiyi işiyle tehdit ederek yönetmek, Çalı’nın diliyle, olağanca hâliyle “akıp gidiyor”. Geriye, yazarın belki de okurda yaratmak istediği o trajikomik gülüş kalıyor.

“Messi, Söyle Alla’sen, Bu Neyin Nesi!” futbolla da ilgilenen biri olarak benim en çok dikkatimi çeken öykü. Okurken, takip etmeseniz dahi, en azından ülkemizdeki futbol kültürüyle alakalı ufak ayrıntılar da yakalayacağınız bir öykü. Futbol, bana, tek başına bir oyundan çok daha fazlasını veriyor. Takımın olduğu ülkeye, şehre, taraftara, tarihe, toplumsal cinsiyete vb. dair birçok şeyi futbol kültüründe bulmak mümkün. Böyle olunca futbol, bir oyun olmaktan çıkıp başka bir şeye de bürünüyor. Mesela Simon Critchley Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz? kitabında şöyle diyor: Futbol düşünürken aslında ne düşünürüz? Pek çok şeye dairdir futbol; karmaşık, çelişkili, çatışmalı pek çok şey: hafıza, tarih, mekân, toplumsal sınıf, bütün belalı halleriyle toplumsal cinsiyet (özellikle erillik, giderek de dişillik), aile kimliği, kabile kimliği, milli kimlik, grupların doğası (hem oyuncu gruplarının hem de taraftar gruplarının), ayrıca kendi grubumuz ile başka gruplar arasındaki çoğu zaman şiddet ama bazen de barışçıl ve halim selim hayranlık içeren ilişki. (s. 17) Yani futbol, tek başına değil; yanına güzelliği de çirkinliği de alarak ilerliyor. Bunlardan biri, şüphesiz baskı. Öyküye konu olan Messi de bu baskıya maruz kalan biri. Ne yaparsa yapsın ailesini, taraftarı, gazetecileri mutlu edemeyecek gibi hisseder. Öykünün sonunda şampiyonluk gelse de Messi yok olur; ardından ağıtlar yakılır, efsaneler yazılır ama Messi yok olur. Bu sanırım futbolun erilliğinden, şiddetinden de bir parça; yok olması gereken. Bunun yanında yazar, öykünün başına “Messi’nin dünya kupası sırasındaki endişesi” notunu düşmüş. Buradan yola çıktığımızda, 2014 Dünya Kupası’nda açlıkla mücadele eden Brezilya halkının, organizasyona paralar saçanlara isyanını da şu satırlarda okuyabiliriz: “Zaman zaman takımların otobüslerini taşlamaya çalışan halkı gördüğünde, Leo’nun da içi kanıyordu. Arjantin’deki yoksul çocukluk günleri aklına geliyordu. Babasının çalıştığı fabrikanın bahçesinde, yalınayak top -top bulamazlarsa çer çöpten top peşinde koştuğu günler.” İşte bu perspektif, tam da futbolun “toplumsal sınıf” meselesiyle ilintili geliyor bana. “Lokomotif yürüyecekse prestijden tasarruf olunmaz” diyorlar. Futbol bir yana, bu gerçekliği eleştirdiğini de söyleyebiliriz belki yazarın.

Kulağa biraz klişe gelebilir ama yayınevi-kitabıyayımlanamayanyazar durumu herkesin malumu. Kimin tarafından bakıldığına göre sonuç değişir ama durum hep var. Onur Çalı, “Karakterlerini Öldüremeyen Yazar 2” öyküsünde bu meseleye değinirken bir yandan da insanın iyiliği-kötülüğü üzerine konuşuyor okuruyla. Elinde dosyalarıyla bekleyen yazarın kusuru, öykülerinde “kötülüğün” olmaması; insanlar ölmüyor, aç kalmıyor, savaşta dahi askerler birbirine çiçek veriyor. Hâl böyle olunca, “insandan uzak” bu öyküler, kabul görmüyor. Bir gün yazar, kendisine verilen bir öğüt neticesinde durumu idrak ediyor fakat bu hâl, onda boşluk yaratıyor. İnsanın kötü olabileceğine dair inancı olmayan yazar, canına kıyıyor, öldükten sonra ise kitapları çok satıyor; iyiliğin elden ele yayıldığı bir övgü zinciri oluşuyor. Bu bir şanssızlık mıdır yoksa umursamazlığın bir sonucu mu, buna okur karar versin istiyor yazar. İnsanın iyiliğini-kötülüğünü, yani aslında insan olma hâlini tartışan bir öykü de “Sakalboğan Köprüsü”. Nedense, kim olursa olsun, muktedir olan kötek atmanın bir hak olduğunu iddia ediyor, tıpkı öykü kahramanı Fatih gibi. Köyün deresini haraç kesenlerden korumuş, köylülerin sevgisini kazanmışken bir zaman sonra kendisi haraç kesmeye başlıyor. Yaptığı fedailik, “doğadaki haraç boşluğunu” doldurması için Fatih’i dürtüyor, ama nihayetinde o köy Fatih’in sonu oluyor. Yazar, muktedirin sonunu öyle hafif bir telden yazıyor ki bir felaketin nasıl sıza sıza ilerlediğini okuyorsunuz.  

Onur Çalı, öykülerinin bazılarında yazarlara da bir selam vermekten uzak durmuyor. James Baldwin bunlardan biri. Giovanni’nin Odası’na uzandığımız “Oda” öyküsünde yazar, çıkmazı, sürüklenişi, “küçük bir umut ışığı”nı ele alıyor. Belki sadece bir paragraf uzunluğunda olan bu öykü, hacminden ziyade içeriğine odaklanıldığında, büyük bir toplumsal zorbalığın da üzerine eğiliyor. Karşısındaki erkeğe duygularını açamayan, açmaktan gerilen, “erkekler arası el şakalarından” mecburen medet uman karakterin iç sıkıntısı öykünün her anına sızıyor. Karakter için öykünün sonu kederle bitse de yazarın Baldwin’e, oradan da bizlere verdiği “umut selamı”, alınmaya değer.

Huma Kuşları’nda günlük hayatın ufak ayrıntılarının anlatıldığı öyküler de okuru kısa bir an da olsa kurgunun dışına çıkartıp geri getiriyor gibi. Bir an kitabın gerçekliğinden soyutlayıp hayata döndüren, gülümseten, yumuşatan, hatta bazen anlamsızlığın ortasına bırakan öyküler bunlar. Mesela “YHT” öyküsü. Yüksek hızlı trenden ve onun konforundan bahseden bu öykü, okuru duraklatıp “Ben ne okuyorum?” dedirtebiliyor. Belki yazarın yapmak istediği de tam buydu: Dili zorlamadan, olağanın içinde olağan düşüncelerle harmanlanmış bir anlatı. Ya da bir yaz tatilinin anlatıldığı “Yakamozda İnsan” öyküsünde olduğu gibi, -tam da yazın sonunun geldiği şu günlerde-, son ılık rüzgârları hissettirmek istemiş olabilir: “Kış geçer. Her şey gibi. Sonra sıkıntılı mayıs, her şey güzel haziran. Bozkırda sarı toprak, serin geceler, çiftlik dondurması. Ama işte her şeyin sonu var. Yaz tatili şimdi.

Bir Metin Altıok şiiriyle başlayan “Ben, Benim” öyküsü ise yitirilmişliğin anlatıldığı, “kara elmas diyarının” işçilerini anımsatıyor. Kaybedilenlerin acısının hiç dinmediği, birilerinin eksik kaldığı, “eskisinden daha güzel olacak” umudunun dillendirildiği ama çoğu zaman gerçekleşmediği semtlerin insanlarının öyküsü. Gidenin söylediği, kalanın da unutmadığı, kurtuluş mu olacağını tam kestiremedikleri şu soruyla bitiyor öykü: “Ben öldüm, sen ne zaman?”

Huma Kuşları, diliyle, biçimiyle yazara has bir üslûp taşıyor. Kısa kısa anlatılan bu öyküler en derinlerdekini gün yüzüne çıkarırken tüm bunlara rağmen umut etmeyi de elden bırakmıyor. Boşuna yazılmamış olsa gerekler.

Kaynak

Simon Critchley Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz?, Çev. Oğuz Tecimen, Yay. Hz. Özge Çelik, Metis Yayınları, İstanbul, Mart 2018.