Değişken Ruh Durumu: Geçen Sene Doğanlar

Dilek Sarıboğa

Onur Çalı’nın 2014’te yayımlanan ikinci öykü kitabı Geçen Sene Doğanlar 24 kısa öyküden oluşuyor. Bu kısa öyküler, az sözcükle sivri ve net dokunuşlardan meydana gelmiş olup; kitaptaki öykülerin bir kısmı, imge ve çağrışım yönünden baskın olmasıyla şiir diline yaklaşırken; bir kısmı olaya dayalı olmasıyla farklı bir anlatım tarzı gösteriyor.

Bu öykülerde sıklıkla beliren metinlerarası geçişler, başka metinlere ve yazarlara işaret edilen noktalar olduğunu görüyoruz. “İç Kapalı” öyküsü Haydar Ergülen’den, “Bisura” Didem Madak’tan epigraflarla başlarken; “Elma Blues”da José Saramogo’nun kahramanlardan biri oluyor, “DBGK (Eve Dönerken 2)”de Tolkien’in Orta Dünya evreninden geçiliyor; Ağaç Baharı’nda ise Sait Faik’in Son Kuşlar’ına bir gönderme geliyor:

“Atılan fişekler de kuşları öldürmeye devam ediyordu. Hey şurdaki ağaç ne güzel, oraya uçsak ya…pat! Son Kuşlar’ı okuyan LBGTQ çapulcunun biri, heyecanla kalktı yerinden, Sait Faik hakkında bir şey keşfetmişti.” (s.11)

Kitapta bulunan bu geçiş ve göndermelerin etkisiyle Geçen Sene Doğanlar’da Onur Çalı’yı okurken aslında bir yandan karşımızdaki öykünün farklı metinlerle ve farklı yazarlarla kurduğu sohbeti de okuyoruz; öykünün içinde sıkışıp kalmamış konuşan ve canlı bir anlatıcının varlığına şahit oluyoruz. Bu sebeple bu öykülerde anlatıcı-yazarın bizzat karşımıza çıktığı noktaların bulunduğu da söylenebilir. Öykülerin aralarında verilmiş dipnotlar, açıklamalar, okura karşı uyarılar hatta zaman zaman kahramanın niyetiyle ilgili tahminler üreten bir anlatıcı vardır:

“Sevgili okuyucu, tam burada seni kandırmak pahasına, sırf sen daha çok keyif alasın diye (tamam tamam böyle yapmak benim de işime geliyor) çarnaçar aşkla ilgili genellemelere başvuracak bu naçar yazarınız.” (19)

Anlatıcının ön plana çıkarak zamanı ve mekânı geride bırakmasının yanında kahramanları da yalnızca diyaloglar vasıtasıyla ve anlatıcının aktarımlarıyla tanıyoruz. Fakat öyküler arasında olay örgüsüyle doğrudan olmayan bağlantılar mevcut ve bazı kahramanları farklı öykülerde tekrar tekrar görüyoruz. “Parşömania”da öykü yazarı kahraman Ozan’ın hikâyesini dinlerken, “Aşık Abi”de yine Ozan olması muhtemel isimsiz bir öykü yazarı kahraman çıkıyor karşımıza. Yahut “bisura” adı verilen (ılık su katılmış bira) içki, kitap boyunca farklı öykülerde tercih ediliyor ve genele bakıldığında bu bağlantılar okuyucuya yakın bir çevrenin içinde gezdiğini hissettiriyor.

Kitabın geneline hakim olan minimalist anlatım tarzının etkisiyle öykülerde başlayan, süren ve biten bir olay anlatılmayıp olaydan alınan kesit yansıtılıyor. Bu yolla öykülerde anlatılan değil, gösterilen hatta sezdirilen meseleler olduğunu söyleyebiliriz. Yine Geçen Sene Doğanlar’da kullanılan deneysel dil, mizah ve ironi yoluyla eleştiriye müsait bir ortam oluşturuyor. Kullanılan dil, bir yandan, açıklamalarla, dipnotlarla, şaşırtmacalarla okuyucunun dikkatini üzerine toplarken bir yandan da başka meseleler öykünün içinde ilerleyip mevzubahis oluyor. Hastalık, ölüm, aldatılma, terk edilme, kürtaj gibi günlük hayatta karşımıza çıkması muhtemel ve yıkıcı meseleler, alışılmış olanın aksine hiciv perdesinin ardından sezdirme yoluyla eleştiriliyor. Bu şekilde acıyı yaşamakla mahvolan hayatlar değil aksine acının yaşanabilir olduğunu gösteren öyküler çıkıyor karşımıza. Ancak bunlar öykülerde öne çıkan bir sosyal mesaj biçiminde değil, yüzeyde kalmayan bir duygu durumu olarak görünüyor.

Kitapta bir noktada edebiyat sektörüne de eleştiri geliyor. Yazarların karşılaşabileceği baskılar, çektikleri zorluklar, yayıncının ve okurun isteklerine uyum sağlama mecburiyetine yakından bakıyoruz. “Kalın Bir Rüya” ve “Parşömania”da edebiyat sektöründeki klişelerden ve yazarlara uygulanan baskıdan bahsediliyor.  “Parşömania” da yazar Ozan, yayıncısıyla öykü dosyası üzerine bir tartışma yaşıyor ve yayıncısı Ozan’ın kurguyu geri planda bırakan öykülerini, büyük ihtimalle, pazarlanması zor olduğu gerekçesiyle reddediyor:

“… Mânâ yok evladım yazdıklarında. Kelime oyunları, sözcüklerle resim çizmeler, bir yerde ‘düş’ bir yerde ‘hayal’ sözcüğünü kullanmalar, alıntılar, metinlerarası göndermeler, dipnotlar bilmem ne. Postmodern çöplük mü yazıyor bizim yayınevinin girişinde?!” (s.15)

Bunun üzerine Ozan, her zaman satacak bir hikaye olan Pamuk Prenses masalının bir parodisini yazar. Gelenekselin dışına çıkmak kâr elde etmeyi hedefleyen biri için iyi bir seçenek değildir. Ozan’ın yayıncısı da bu kaygıyı yaşamamak adına yazarını kontrol altına almaya çalışan patronlardandır.

“Kalın Bir Rüya”da ise eleştirinin tonu değişir. Burada çağdaş öykü eleştirilerinde sıklıkla karşımıza çıkan “küçük dünyalar, gündelik hayat, sıradan insanlar” temasına ters yoldan bir adım geliyor. Bu sefer jet sosyeteye mensup ünlü şampuan markasının sahibi Johnson ailesi üzerinden, ironik ifadelerle madden büyük, görkemli hayatın bir öyküsü devreye giriyor:

“Aile reisi John’un boyu 6,5 feet idi (yaklaşık 1.90 m). Keza, karısı Juliet 6 feet, evlatları John 5,5 feet, evlatlıkları Jasmine ise –daha büyüme çağında olmasına rağmen- 5 feet civarındaydı (büyük ayrıntılar).” (s.25)

“Define Ağacı” öyküsünde çevresi tarafından eşcinsel  olduğu bilinmeyen doktor Defne’ye, onunla aynı hastanede çalışan Abdullah âşıktır. Öyle ki tek taraflı kurduğu bu yakınlığı kendi içinde büyütmüştür. Arkadaşı Şevket’le define aramaya çıktıklarında bile buldukları takıları Defne’ye hediye etmeyi hayal eder. Bu öykünün ilgi çekici bir detayı kahramanların ve hislerin renklerle ilişkilendirilerek sunulmasıdır ve öykünün sonuna kadar bu renk meselesi devam eder; burada anlatıcı, okuru da renklerin kendi dünyasında yarattığı çağrışımlarla düşünmeye ve hissetmeye çağırır. Ancak öyküde neticede Abdullah’ın heyecanı ve hayalleri renksizliğe ulaşır.

“Ağaç Baharı” tamamıyla bir Gezi öyküsü. Ozan, direniş günleri üzerinden yıllar geçtikten sonra Gezi olaylarını oğlu Çınar’a anlatır. Uygulanan şiddet, yapılan ayrımcılık, basının sessizliği ve gündemi yok sayması bugünlerin ardında bıraktığı hatıralar hâline gelir:

“Destek gelmiyordu. Sanatçılar da çekilmişlerdi kabuklarına. Sanatsal üretimin de bir tür direniş olduğunu sanıyorlardı. Ünlü bir öykücünün Son Ağaçlar adlı kitabı henüz çıkmıştı piyasaya. Oluşturulan stüdyo parkta tanıtım filmi çekiliyordu.” (s.33)

“Keyifli Hayat Kahvaltısı” ve “Bir Dijital Yerli Gencin Yalnızlığı” öykülerinde dijital çağda değişen ve artık normalleşen iletişim biçimlerinin absürt tarafları okuyucunun dikkatine sunuluyor. Çevresinden kimsenin mesaj atmaması kişiyi yalnızlığa sürüklerken mutlu bir ânının sosyal medyada paylaşılması kişiye kendini daha görünür, daha dikkate değer biri gibi hissettiriyor. Böyle bir durumda saygınlık kazanmanın ölçüsü de elbet değişecektir. Cins ırktan bir köpek sahibi olmak, çok satan kitapları okumak, ya da satın almak toplum içinde kişiye daha bir yer edinmenin anahtarlarından birkaçı olarak kabul görebilir:

“Bir köpek geldi, siftindi biraz, tam gidecekken içlerinden biri köpeği gördü. “Ay ne şirin!” dedi, hemen fotoğraflayıp Instagram’da paylaştı. Birisi tweetledi, bir diğeri retweetledi. Köpek ilgi görünce masaya yanaştı biraz, o zaman “HOŞT!” dediler. Garson çocuk gelip köpeği uzaklaştırdı. Çocuğa köpeğin cinsini sordular. Googlelayıp özelliklerine baktılar. Aslında çok havalı olurdu bir köpekleri olsaydı.” (s.12)

Öyküler arasında en sık tekrar eden meselenin ise ani vazgeçişler/ani kabullenmeler olduğunu söyleyebiliriz. “Haziranda Her Şey Zor”, “Cüzdanında Prezervatif Taşıyan Adamın Gerçek Hikâyesi”, “Nisan’da Nişan” ve “Erken” öykülerinde karşılaştığımız ortak mesele, insanın aşk ilişkilerinde her türlü sürprize dayanma eşiğinin yüksek olduğu ve hayatta değişen koşullara aslında hızla uyum sağlayabildiği durumlardır. “Nisan’da Nişan”da Ahmet’i sözlüsü terk edip kaçarken, Ahmet nişan tarihi işini aksatacağı nişanın iptal olmasından memnun olur:

“Ahmet, sağa sola bakındı şaşkın şaşkın. Öğle arası bitmişti, okula dönmesi gerekiyordu. ‘Zaten Nisan’da nişan olmazdı’ diye düşündü, sırıttı. Gülmedi, gülümsemedi; sırıttı. Hani pişmiş kelle gibi derler ya, aynen öyle işte. Zaten Nisan’da nişan mı olur!” (s.32)

Öykülerde bu çıkmazların ironik biçimde son bulmasıyla bir yandan aşkın yüceliği sarsılıyor, yaşanacak bir hayat var ve kimse aşkından ölmüyor. Öyküler bu sefer de tutkunun gücüne kafa tutarak şaşırtıyor okuyucuyu.

Kalan öyküler arasında “Dilemma”, “Çakıltaşının Ömrü”, “Yağmur Peşrevi” ve “Karanlık Mavi” ise anlatım tarzı olarak şiir diline yakın, anlatıya daha uzak öykülerden. “Dilemma”, ölümün hayatın tek gerçeği, yaşam için tek seçeneği olduğunu söylüyor:

“Ah! dedi kadın. İçinden dedi. İçindeki fareye dedi. Bu karanlık, dar ve çıkışsız yerde nefesimi azaltıyor bu adam. Bir değil iki kişiyiz şimdi, bir de kapan.” (s.9)

“Çakıltaşının Ömrü” ezelden beri dünyada bulunup sadece yer değiştiren bir çakıltaşının hikâyesi. Aslında bir nevi yaratılıştan bugüne kadar dünyanın hikayesi. “Yağmur Peşrevi” bir klasik: yağmurlu bir günde ayrılık. “Karanlık Mavi” ise bir yolcu gemisinin batma sürecini betimliyor ancak kitaptaki diğer öykülerden farklı olarak anlatım tarzı bu sefer korku ve heyecan duygularını da harekete geçiriyor.

Geçen Sene Doğanlar, ironik ifadeler barındıran mizahi diliyle toplumun insanda yarattığı baskıya, yaşamda insanın düştüğü çıkmazlara veriyor. Kullanılan bu deneysel anlatım biçimi, öykülerin melankolik etkisini törpüleyerek metnin ardından okurda iyimser duygular yaratıyor. Bu sebeple neşenin hüznün hemen yanında yer alabildiğini görüyor ve bu öykülerle sorunlara farklı perspektiflerden de bakabileceğimizi keşfediyoruz.