.

Halil Yörükoğlu: “Ailesiz bir edebiyat sanırım çok eksik olurdu.”

Abdullah Ezik-Esin Hamamcı

Abdullah Ezik ve Esin Hamamcı, Odak Yazar dosyası konuğumuz Halil Yörükoğlu ile kitapları ve edebiyatı üzerine konuştular.

Abdullah Ezik: Kaleme aldığınız öyküler bugüne kadar Varlık, Öykülem, Mavi Yeşil gibi birçok farklı dergi ve mecrada yayımlandı. Öncelikle yazı serüveni sizin için nasıl başladı?

Öncelikle kıymetli sorularınız için teşekkür etmek isterim.

Sinema sahnesi gibi zihnimde canlanan, ilgimi çeken, canımın istediği anları  ya da diyalogları, kısa kısa not alıyordum. Öyle kalıyordu onlar. Bunların bir metin haline gelmesi ya da kurgusal bir şeye  dönüşmesi görece geç bir yaşta başladı. Yirmi sekiz yaşındaydım. Ve aklımdakileri anlatmak istedim. Ki bunları çok ilginç diye değil sadece anlatmak için yazdım. Sonra bu ufak tefek hikâyelerinin sonuna bir göz kırpma, basit bir ters köşe  bulmanın keyifli olduğunu fark ettim. Yapabildikçe mesele kendini besledi. Yazdıkça, bildiğimden ya da sakladığımdan haberimin olmadığı bir sürü konu, olay, an ya da durum aklıma geldi. Zamanla  metinsel anlamda öyküler çıkmaya başladı. Bu şekilde özetleyebilirim.

A.E.: Öykü, sizin edebiyatınızı üzerine şekillendirdiğiniz tür olarak ön plana çıkıyor. Bu noktada bir tercih mi yaptınız yoksa ilerleyen yıllarda farklı türleri de denemek gibi bir düşünceniz var mı?

Farklı türleri denemek gibi düşüncem tabii ki var. Ama bu tercihin şekillenme sürecinden bahsetmek istiyorum. İnsan yazı yazabildiğini, okuyarak, izleyerek, hayal kurarak, notlar alarak fark ediyor. Ben, belki karakterimden dolayı, belki fiziksel şartlardan  ya da sadece o an onu yapabildiğim için, kısa kısa  anları yazmaya başladım. Bu durum, kendi kendimizi sorguladığımız, yazıyorum ama ne oluyor sorusuyla beraber, daha keyifli ama bir o kadar da ısrarcı olduğumuz bir şeye dönüşüyor. Bunlar olduktan sonra insan daha derin anlamlar katıyor bu sürece. Yapabildiğimiz şeyin derinlikli hâllerini kendimizle beraber keşfediyoruz.  Sonrasında başka formlar,  türler de, yeni merak,  yeni bir mücadele olarak beraberinde geliyor diye düşünüyorum.

Halil Yörükoğlu

A.e.: Bir öykü yazarı olarak size şunu da ayrıca sormak istiyorum: Bir dergide yayımlanmak üzere öykü yazmakla kitapta yer alacak bir öykü yazmak arasında belirgin bir fark mıdır?

Bir öykü yazıyorum ve onun nasıl olduğunu çok merak ediyorum. Özellikle ilk zamanlarda onu büyük bir kaygı ile dergilere ya da platformlara  gönderiyor ve bekliyordum. Oradaki tepkiler yani dergiye alınması alınmaması motivasyonumu etkiliyordu. Motivasyonla beraber kişisel tatmin, devam edebilme güdüsü, kıyaslama gibi faktörler de beraberinde geliyordu. Bunları şundan anlattım. Benim için iyi öykü yazmaya  çalışmak dışında bir kriter yok. Sadece her içerik her mecraya uygun olmayabiliyor. Ya da bazı öyküler diğerlerinin yanında alakasız  durabiliyor.

A.E.: (Devam sorusu): Öykü kitaplarınızı müstakil olarak mı düşünürsünüz yoksa daha önce kaleme alınmış öykülerin bir konsept etrafında toplamı mı?

İki kitabı da bir tema başlangıcıyla yazmadım. Ama yazabildiğim dönemlerde izlediklerim,kafama taktığım meseleler, ya da senelerdir beraber gezdiğim dertler, kulağıma çalınanlar yani beslendiğim herhangi bir şey, bazen ağırlıklı olarak belirli noktalarda toplanabiliyor. O  zaman birbirine bazen içerik bazen de biçim olarak yakın metinler ortaya çıkıyor. Bu da belki fark etmeden bir tema oluşturuyor. Neticede, sevdiğimiz,sevmediğimiz,  iyileştiğimiz temalar var.

A.E.: Sizin için bir öyküyü biçimlendiren temel unsurlar nelerdir? Öyküleriniz belirli bir olayı mı yoksa kısa bir ânı, basit gibi görünen ancak kendi içerisinde birçok çetrefilli hadiseyi barındıran daha geniş bir durumu mu dile getirir? (Hepsi de bir seçenek tabii…)

Bu soruya iki kitap için de cevabım başka. Çünkü Kaçış Rampası bence kısacık anların hatta kısacık anlardaki bazı temaların daha çok üsluba ritme dayandığı bir kitaptı. Yani niyeti oydu. Sade yazayım az yazayım anın derdini anlatayım ve yetsin gibi bir derdim vardı. Özellikle editöryal süreçte bu iyice belirgindi. Başlangıçta bir hesaplamam yoktu kolayıma gelen yerden yazdım. Ya da iyi olduğumu düşündüğüm tarafa yüklendim. Ama sorunun net cevabı, bence kısa anları anlatmaya, anlatırken de kendimce bir şey söylemeye meylim var.

Bununla beraber Keşke Yüzüme Baksanız’da niyet olarak gene akıcı ve ritmik bir dille daha uzun anlatma gibi derdim oldu. Karakterleri biraz daha fazla tanıtma isteği. Ama orada da yine karakterlerin başına gelen dar zamanların öykülerini  yazmaya çalıştım.

Kaçış Rampası:

A.E.: Kaçma, kaçma arzusu ve kaçma hâli sizin de kitabın isminden birçok öyküye sık sık işlediğiniz temel konulardan/başlıklardan bir tanesi. Öncelikle sizin için bu kaçma arzusu/mecburiyeti nerede gelir? Karakterleriniz etrafında bu duygu neden bu denli ön plana çıkar?

Kendimi iyi hissetmediğim, utandığım, çekindiğim alışana kadar konuşamadığım her yerde gelir. Nadiren kaçma isteğinin gelmediği oluyor. O anlara minnettarım. Maalesef hiç hoş bir şey de değil. Yirmi beş sene garsonluk yapan Cimbom gibi olmak da isterdim. Ya kaçmak aklına gelmiyor ya da o durumu halledebiliyor.

Yani genelde bir şeyleri halledemeyen duygusal insanlara odaklandığım için onlar da içinde bulundukları durumlardan pek memnun değiller. Çareleri de yok. Varsa da zaten yapamıyorlar. İsyankar insanlar da değiller zaten. Kendi dünyalarında, hayallerinde, zihinlerinde kaçmaya çalışıyorlar. Kendi kendilerine dertler çekip kendi kendilerine ağlıyorlar. Kaçma isteği  yine sahip oldukları potansiyele göre şekilleniyor. Bulmaca çözmek ile sokakta yürüyüp eve gelmek arasında bir yelpaze.

A.E.: Aile, ebeveynler arası ilişki, kimi gerilimlerin çocuklara etkisi, yine dikkat çeken bir diğer başlık olarak değerlendirilebilir. Öte taraftan aileye dair bakışın birçok farklı karakter tarafından başka açılardan/perspektiflerden sunulması da önemli. Bu noktada aile, sizin öykülerinizde kendisine nasıl bir alan açar?

Ailesiz bir edebiyat sanırım çok eksik olurdu. Yani hikâye dinlemeye başladığımız, hikâye anlatmak istediğimiz ilk kitle. Hatta bu anlamda acımasız da bir kitle de olabilir. Aile kavramının içinde doğal olarak, gerçek, yalan, kavga, gürültü ne ararsanız var. İyi anlamda da, bir sürü anın, kavşağın, iyiliğin takvimi. Edebiyat adına çıkarcı bir yerden yaklaşayım bence en önemli malzeme aile. Bunu da geçtim oraya da yazıyor olabiliriz. Bakın size bir hikâye anlatmak istedim de diyebiliriz. Hoş bunu okumayadabilirler. Bunların hepsi önemli. Hâliyle, oradaki meseleler baba-oğul ya  da anne-kız çatışmasına indirgenemeyecek kadar kıymetli. Aile üyelerinin farklı olaylara farklı tepkileri, bizimle ya da başkalarıyla ilişkileri de güzel konu. Daha da ilginç olan kısım bizim bunları görüyor olmamız. İlişkimizi nasıl kuracağımızı bilememiz. Sonuç olarak yazdığım öykülere doğrudan etkisi var ve bunu seviyorum.

A.E.: Öykü karakterlerinizin benzer sosyo-kültürel yapılardan, ekonomik sınıflardan geldiğini, birbirleri ile benzer dünyalar paylaştıklarını söyleyebiliriz. Bu, sizinle de ilgili bir durum mu, yoksa öyküleriniz için tercih ettiğiniz genel atmosfer ve dünya ile mi ilgili?

Bence bu, hikâyesini bildiğim, bilmek istediğim ya da bilmeye çalıştığım insanlarla ilgili bir durum. Yani ortada bir sürü konu var ama ben konu seçmiyorum. Bir şey geliyor aklıma ya da bir şey dikkatimi çekiyor ve yazmak istiyorum. Bu anlatmak istediğim mesele, durum ya da olay, bildiğim o kadının bildiğim o adamın o çocuğun başına gelsin istiyorum. Ama sorudaki seçenek gibi beslendiğim şeyler ya da ilgi alanlarım da aklıma gelen ve üzerini giydirdiğim insanın sosyo-kültürel yapısını belirliyor olabilir. Yani hayatımda hiç ıstakoz yemedim. Bir hadiseyi ıstakoz yiyen adamla anlatmayı tercih etmem. Ben o adama kefal yedirmek isterim daha iyi hissedebilmek için. Bence bu da yapabilmemiz ile ilgili.

A.E.: Öykü karakterlerinizin aynı zamanda birçok farklı yaş grubundan olduğu söylenebilir. Çocuğundan ihtiyarına kadar birçok farklı kişi vardır bu öykülerde. Bu da okura hem geniş bir zamansal dilim sunar, hem de farklı kuşaklardan kişilerin öykülerini birbirine bağlar. Bu noktada, bir çocuğun öyküsünü yazmakla yaşlı bir adamın başından geçenleri anlatmak arasında sizin için ne gibi farklar söz konusu?

Birinci tekil yazıyorsam çocuğu sade ve derin yazmak bence çok çok zor. Ki genelde öyle yazıyorum. Çok çocuk oldum ve hâlâ çok fazla çocuğum. Nadiren yaşlı oluyorum. Bir çocuğun başına gelebilecek bir durumu yazmak bu anlamda daha duygusal ve daha empati yapabildiğim bir tarafıma denk geliyor. Teknik farklar aslında genel öykü matematiği ile ilgili. Karakterin edeceği lafların çerçevesi yaşı ve kültürel durumuyla ilgili. Bu noktada kısıtlanmadan edebî bir şey yazmaya çalışmak bence zor. Belki de o yüzden hem edebiyatta hem sinemada hem de başka sanat dallarında bu kadar az, yaşlı insan ve çocuk hikâyesi vardır.

A.E.: Kaçış Rampası’nın merkezinde çoğunlukla erkek karakterler yer alıyor. Bu da öykülere yaklaşımda bakışı belirli bir noktaya kilitliyor. Bu da şüphesiz bir tercih olsa gerek. Peki okur olarak bu tercihi nasıl yorumlamak gerek?

Açıkcası bunu seninle uzun uzun konuşmak isterdim. Basit bir yerden söylüyorum. Herhangi bir hikâyemizde kadın olmaması imkansız. Kadın karakterin olması,  başına hadise gelen öykü kişisinin kadın olması anlamına gelmiyor bence. Kadınları çıkaralım o kitaptaki kimsenin hikâyesi olmazdı. Bunu kadınlar yüzünden gibi sığ bir yerden söylemiyorum. Tam tersi kadınlar olmasa ne olur diyorum. Ki yüceltmek için de söylemiyorum. Bence hikâyeyi belirleyen ana faktör erkeğin kadınla münasebetidir. Hayatın her alanında. Bunu istediğin metaforla istediğin konuya uygula. Bu hikâyeye olan duruşumuz bazen sağlıklı bazen sorunlu bazen güzel bazen de tatlı olur. Fikrine itiraz etmiş gibi olmayayım ama yorumladığım yer bu şekilde.

A.E.: Öykülerinizde gerilimin hiç azalmadığı söylemek mümkün. Ben Haluk”, Gözleri Fettan Güzel”, Seni Seviyorum Suzan”, gerilimin hiç düşmediği ve okura da sirayet ettiği, aklıma ilk gelen öykülerden. Öte taraftan bu gerilimli ânlar bir noktada komik ve trajikomik ile de birleşir. Gerilimle komiği sizin için kesiştiren nedir?

Aynı yerde cereyan etmesi. Yani bence gün içinde kendimize şöyle uzaktan bakınca binlerce birbiriyle alakasız durumla kalıyoruz. “Yaprak Döker Bir Yanımız, Bir Yanımız Bahar Bahçe” Bu da bence gerilim. Yani senin sorularını cevaplarken kendimi çok iyi hissediyorum. Ama tam bu cümleden önce bankadan aradılar. Bakmadım. Bence çok gerilim. Benim hayatım bu  kontrastlardan oluşuyor gibi hissediyorum ki bence herkesin böyle. Öyküden örnek vereyim. Haluk ne düşünüyor,  annesi ne, kayınvalidesi ne? Saçma sapan bir ortam. Ama ana olay da sürüyor. Her an her şey olabiliyor. Annesi kayınvalidesi o lafları etmese çok mu mutlu Haluk bence değil ama hikaye normal ilerleyecek. Ama birden değişiveriyor ya her şey. Bu da bence iyi bir espri. İkinci kitapta “Limon Kolonyası” diye öykü var. Düşünsenize, berber kalfasısınız. Terk edilen bir herif tıraşa geliyor ve birden ağlamaya başlıyor. Ben çok denk geliyorum böyle olaylara.

A.E.: Öykülerinize biçim veren söz konusu tüm bu gerilim ve gerilimli ânlar, nereden çıkar gelir?

Bir önceki soruyu bu soruyla birleştirmek istedim sanırım. Özür dilerim. Bence hayatın düz bir zeminde ilerlememesinden geliyor. Yani, hayatımız , günümüz, ayımız  hatta saatimiz hiç aynı istikamette ilerlemiyor. Nezih nezih istikrarlı bir ruh halinde bir şeyler yaşamıyoruz. Ama bir taraftan da çok rutin. Bunların arasında ortaya çıkan  absürtlükler ilgimi çekiyor.

A.E.: Öykülerinizde tercih ettiğiniz dil oldukça duru. Bu anlamda hızla akan metinlerle karşılaştığımızı ifade edebilirim. Bu dil tercihi üzerine ne söylersiniz?

Yazabildiğim sürece en çok dert edindiğim, yapamamaktan korktuğum mesele bu. Okunabilmesi lazım bence yazdığımız şeylerin. Yani fiziken o dili bilen insanlarca metnin bitirilebilmesi  gerekir. İnsanlar kendi dillerindeki bir metni okumaktan zevk almıyorlarsa kendimizi sorgulamamız gerekiyor. Tabi ki anlattıklarımız da aynı değerde önemli. Ama kendi adıma, kullandığımız dilin  keyif vermesini, okurun yer   yer ne anlattığımızı da umursamaması isterim. Ki bu soruya cevabımı bir okur olarak verirsem de talebim bu yönde. Bir gram bal için keçi boynuzu yemek , keçi boynuzuna rağmen zor olabiliyor.

Keşke Yüzüme Baksanız:

Esin Hamamcı: Keşke Yüzüme Baksanızda büyük suskunluklara karşın yüksek hisler yaşanıyor. Ancak bunu öykü kişisi dışında, dışarıya vuran karakterler yok. Bu nedenle suskunlukların öyküsü diyebilir miyiz?

Suskunlukların öyküsü de diyebiliriz. Ama buna ilaveten kendi kendine  konuşan insanların öyküleri demek de doğru olabilir. Ki bu da suskunluk. Suskun sayılmamanın kuralı en azından bu zaman diliminde bağırmak oldu. Bağırmıyorsan suskunsun. Bağırmıyorsan yoksun. Bununla beraber gene beceriksizliğe kendi hâllerinde olmaya, sessizce acı çekmeye geliyor mesele. Genel bir içten içe bir şeylere şahit olup üzülme, dertlenme durumu söz konusu.

E.H.: Susma eyleminin öykülerinizdeki yeri nedir?

Özellikle ikinci kitapta bence çok yeri var. Bunun sebebi galiba yani ne yapayım ki şimdi ben durumu hâli.  Büyük hareket yapacak insanlar vardır. Bir şey yaparlar ve bir sonucu olur. Kalanlar da bir şey yapamaz sanki her şey kendi suçuymuş ya da bu olan biten çok normalmiş  ve evet acımızı çekelim devam edelim şeklinde davranırlar. İçinde bulundukları ortamda ellerinden bir şey gelmemesi de bunu destekler. Ve ortaya suskunluk çıkar. Dert çekmeyi kendi dünyanda eritmeye,  suskunluk denilebilir.

E.H.: Sadece sessizlik değil, kaybetme de öykülerin temasını oluşturuyor. Kaybetme ile olan savaşı nasıl tanımlarsınız?

Çaresizlik olarak tanımlarım. Yapacak bir şey yok diye özetlerim. “Ey başını usul usul devam et” hâli. Bir savaş da vermiyorlar sanki. Acısını çekmeye daha meraklı insanlar. Terk ediliyorlar, başaramıyorlar, konuşamıyorlar. Sonuç, acısını çekiyorlar. Bu bazen arabesk bazen de çok ağlamaklı, bazen de çok yürürsem geçer şeklinde oluyor.

E.H.: Öykü kişilerinin çoğunun ismi yok. Bu bilinçli bir tercih midir?

Evet bilinçli bir tercih. Bunun farklı sebepleri var. Birincisi, yazdığım insanların isimleri  dahi yok gibi düşünüyorum.

İkincisi de isimler üzerinden bir hesabım olmadığı için aklıma gelmiyor hiç isimler. Hatta bu kitapta ismi olanları ilk kitaptakilerle aynı yapacaktım  olmadı. Ama bazı öykülere hatıra  olsun diye sevdiğim insanların isimlerini yerleştirdim. Kendim için küçük  bir oyun.

Bununla beraber oradaki adamın ismi, anlattığım şeyi desteklemiyor ya da engellemiyor. Ya da isimle bir şeyin altını çizmiyorum. Ama bazı isimleri kayırıyorum. Bu da hoşuma gidiyor. “Taze Nohut” öyküsündeki kötü karakterin, sevdiğim bir isme sahip olmasını istememek

E.H.: Birinci tekil şahıs anlatımının teknik açıdan öykülerinizdeki yeri nedir?

Kendimi daha samimi ve o evrende hissediyorum. Yine çokça tekrar ettiğim yapabilirliğe geliyor konu. İlla değişik tekiller kullanmak gerekir. Bu dilimizin zenginliği. Lakin ben birinci tekil ile rahat ediyorum. Evet bu bir konfor alanı. Ben de on kitap yazmadım. Toplamda elli öykü yazdım, otuz beş tanesi kitaplarda. Bunların otuz tanesi de birinci tekildir. Sanırım bu kolaylığı kendime çok görmüyorum.

E.H.: Aşıklar öykülerinizde dikkat çekiyor. Mutlulukla başlayan öyküler mutsuzlukla bitiyor. Ve bunlar bazı kokularla, tatlarla veriliyor. Koku, tat gibi hislerle duygu durumunu birleştirmek sizce metne nasıl bir işlevsellik katıyor? 

Koku ve tat olmazsa sahne var ama sesi kısık gibi hissediyorum. Kişisel olarak da tatlara ve kokulara ilgiliyim. Koku haritamız var bence. Kokular üzerinden bir almanak ile yaşıyoruz yılları. Keza tat da öyle. Ve bunu yazmaya  çalışırken de kullanmak ilgi çekici. Derinlik ve gerçeklik katıyor yani niyetim o. Sesler  de öyle. Tabelalar da öyle. Koku atıyoruz başımıza gelen şeylere. O kokuyla karşılaşınca o olay içimizde  yeniden canlanıyor. Bu iyi ya da kötü bir olay da olabiliyor. Çok keyif de alabiliyoruz o anlık hatırlamadan.