Olağanın Anlatısı: Kaplumbağaların Ölümü

İpek Bozkaya

Kaplumbağaların Ölümü, Fatma Nur Kaptanoğlu’nun 2017’de çıkmış ilk öykü kitabı. Daha sonraki iki kitabında da öykü türünde devam eden yazarın Kaplumbağaların Ölümü’nde kendi içinde bütünlük oluşturan altı adet öykü var. Kitabı ve yazarı ilk duyduğum anda ve kitabın ilk sayfasını çevirdiğim anda şu anımı hatırlıyorum: Bir zamanlar bir yayınevinin editörü kendilerine gelen yığınla dosya içinde değerlendirmeye alınabilecek iyi bir kitabın ilk birkaç cümlesinin kendilerine bir fikir verdiğini ve sadece ilk birkaç cümleyi okuma yöntemiyle dosyaları elediklerini, gelen dosyalarda buna göre hareket ettiklerini söylemişti. Fatma Nur Kaptanoğlu’nun Kaplumbağaların Ölümü adlı ilk kitabı bir yayıncının olumlu yönde oy kullanacağı (zaten elimizde tutmuş olduğumuz kitap vesilesiyle halihazırda kullanmış olduğu) bir paragrafla açılıyor:

“Tam karşımda.

İnce hırkasının düşmüş kolu evin dağınıklığı anlatıyor. Saçlarının düzlüğü genetik. Topuzunun yarısı ensesine yuvarlanmış; sağ kulağının kenarında katları uzamış eski bir perçem, sandıklarda unutulmuş fotoğraflar gibi üstünkörü sallanıyor. Camı mı açtı yoksa? Nereden geliyor bu esinti? Pencereleri sayıyorum. Bir iki. Üçüncü pencere yan dairenin. Hepsi kapalı. Bu soğukta kim açar penceresini zaten? Belli ki bir klima esintisi ya da biri üfledi yüzüne, karahindibaya üfler gibi. Puuf! Kim üfler ki? (9)”

Bir yazarla tanışmanın ve yazarın kendisiyle tanışmasının vesilesi ilk kitaplar, her zaman okur-yazar ve yazar-eser arasında güçlü yahut zayıf bağlar kurulmasında önemli aracılardır. Kaplumbağaların Ölümü vesilesiyle Fatma Nur Kaptanoğlu’nun dil evreniyle tanışan bir okur, yazarın daha ilk cümlelerinden kendini sakin, zaman zaman nostaljiye kaçan, edebiyatı araç olarak kullanmamış, edebi zevkin ileride doğurganlığının potansiyelini duyumsayacağı bir evrene giriş yapıyor olduğunu hisseder. Yazarın ilk öyküsü Perde için seçtiği ilk paragrafta okura dilin evreniyle ilgili ipucu verecek kelimeler; ince, esinti, pencere, saç, sandık, perçem, üflemek gibi, savaş ve yırtıcılık değil de bilinçaltının sevi alanına dair kelimeler olduğu için yazarın bu kelimeleriyle birlikte okur edebiyatın şiirsel yönüne, fikirlerin değil duyguların aracısı olan yönüne sabitlenir. Yine cümlelerin ilk tanışma aşamasında kısa kuruluşu, okurdan daha fazla duygu paylaşımı, daha az emek talep edecek bir merhabanın simgesidir. Duygu paylaşımında kullanılan “puff”, “ooooooof”, “of” “oh be” gibi ünlemler okurla aradaki mesafeyi kısaltıp metnin mesafelenmesini daraltarak öykü ve dil evrenine girişi daha çabuk ve aracısız kılar. Perde öyküsünü, eğer bu öykü kitabında öyküler arasında bir bütünlük varsa, okur şu düşüncenin edinimiyle sonlandırır; kısa cümlelerden oluşan, gündelik hayatın sıradan anlarına büyüteç tutan, tasvirlerden yoğun beslenen, anın fotoğrafını çekip yazıya aktaran öykülerden oluşan bir kitabı elimde tutuyorum…

Nitekim devamındaki öykülerde de ilk öykü Perde’deki gibi, kurguya yaklaşım ve dil bir bütünlük sunar. Perde öyküsünde bir izleme/izlenme sahnesiyle açılan ve izlenme izleğinde devam eden kurgu ne çok sesli, olaylı ve çığırtkan ne de iddiasızdır. Biricikliğini ânların fotoğrafını çekip sırayla kendine has yorumlamasından ve öykü türüne paralel giden özelliğinden alır. Diğer öykülerde de, kısa cümleler, konularını gündelik hayatın sıradan anlarından alan kurgular, gündelik hayattan izlekler öykülerin yapısını ve dilini şekillendirir. Bu dilde; şiire yaklaşım, tekrarlar, asonans ve aliterasyonlar dilin kendine has yapısını renklendirir:

“Evde volta atıyorum. Bir iki üç, geri. Üç iki bir, tekrar. Bir kahve içsem? Karanfilli bir çay demlesem? Karnım da aç. Göz ucum pencerede, ha geldi ha gelecek, yüreğim avucumda bekliyorum. Zaten hep bekliyorum. Ha geldi, ha gelecek, yüreğini sık; ha gördü ha görecek, yüreğini sallayabildiğin kadar salla; ha sevdi ha sevecek, yüreğini yerine koy, ittir, sıkıştır… Hep. Aynı. (11).”

“Bir lokma peynir, bir yudum çay, pencere. Bir yudum çay, bir yudum daha, büyük bir parça peynir, pencere. Bir yudum peynir, hafif soğumuş çay, ufalanmış bir pencere. (13)”

Tekrarların dile şekil verdiği noktalarda anlatıcının zihninin parçalanmışlıklı ve anlamdan soyutlanan yapısı dilin yer yer şiire yaklaşmasında ve metnin dile yatırım yapan bir metin olmasında etkili oluyor. Diğer öyküler Perde öyküsüne nazaran görece daha uzun cümlelerden oluşan ama bütünlüğü bozmayan öyküler. Kitaba da adını veren Kaplumbağaların Ölümü öyküsü kitabın içinde kurgu, karakterin derinleşmesi, anlatının yoğunluğu ve duygu aktarımı bakımından en yoğun öykü. İsmet, Bartleby’den Beyaz Mantolu Adam’a, Zeberçet’ten Oblomov’a, Mersault’tan Bay C.ye kadar edebiyatın tutunamamış antikahramanlarını anımsatmasıyla kendini bu türden bir çizgiye oturtuyor. Yine mekânların, sahnelerin ve kesitlerin bolluğundan dolayı Kaplumbağaların Ölümü öyküsü yazarın retorik meziyetini kullanmasına alan sağlayan öykülerden en önemlisi. Öyküde bilinçakışı kahramanın yolculuğuna ve anlatının gidişine yön veriyor. Örneğin, gerçekleştirilememiş bir iş görüşmesinden çıktıktan sonra eve dönüş yolunda İsmet’in ve anlatıcının zihninin “yabani” kelimesinin kullanımıyla birbirine geçtiği yerde İsmet’in yolculuğu geçmişe dönüyor;

Gittiği yolu hem çok iyi tanıyor hem de o yol tadına ilk kez bakılmış bir meyve kadar yabani İsmet’e. Yabani kelimesini de hiç sevmez İsmet. Sevmez ama kullanır. Her zaman yaptığı gibi, sevmediklerini de severmiş gibi görünüyor. Birden zihninde şeftaliyi ilk yediği zaman canlanıyor. Ne de olsa İsmet şeftaliye yabani ya da şeftali İsmet’e. Bilemiyor. Şimdi bilemediği gibi o zaman da bilemiyor. Sekiz yaşında. Mahalleye yeni taşınmış göçmen ve mavi gözlü bir el uzatıyor ona şeftaliyi. Göçmen eller bembeyaz olur. Babaannelerin yazlık perdeleri gibi bembeyaz. Üzerine nokta koysan anlaşılır, reçelli ellerle dokunsan kırk gün susmaz dilleri. Babaannenin dilleri, perdelerin dilleri, göçmen elleri, dilleri… (28)”

Bu parçada da görülebileceği üzere anlatıcının zihni bilinçakışına kapıldığında öykünün uzamı genişliyor. İsmet bir sekiz yaşındaki İsmet oluyor, bir orta yaşında iş görüşmesinden çıkıyor, bir mezarlıkta isim sayıyor, bir sokakta kadınların konuşmalarını dinliyor, bir mezar taşlarının arasına kıvrılıyor… Anlatıcının zihni zamanlar ve mekânlar arasında sıçradıkça bu sıçramalar anlatıyı esnetip okurla anlatı arasında takibin daha emek istediği bir düzlem yaratıyor, bu da yazarın anlatısını biricikleştirerek üslubu oluşturuyor. Yine öykülerde görüleceği üzere yazar, kahramanların isimlerini çok fazla tekrar ederek kahramanla okurun özdeşleşmesine aracılık ediyor; öykülerdeki diyalogsuzluk yazarın/anlatıcının düşünceleriyle baş başa kalmaya ve aradaki mesafeyi daraltmaya yardımcı olurken kahramanın isminin fazlaca tekrar edilmesi yabancılaştırmayı artırıyor. Örneğin Kaplumbağaların Ölümü öyküsünde okur kendisini tasvir, bilinçakışı, iç monolog, diyalogun olmayışı gibi tekniklerle İsmet ve İsmet’in duygularıyla özdeşleştirmişken, ve okur İsmetleşmişken, yazar sıklıkla İsmet’ten İsmet şeklinde bahsederek okuru İsmet’e yabancılaştırıyor ve yazının yapay düzlemini hatırlatıyor:

“İsmet’in aklı İsmet’e kök söktürüyor. Hep böyleydi İsmet (18). “İsmet can havliyle ayağa kalkıyor” (18). “İsmet sıkılıyor, düşüncelerinden, kendinden o kadar sıkılıyor ki orada bir dakika daha kalacak mecali yok. İsmet ayakta, içine gazete kuponlarıyla alınmış kötü çevirili birkaç dünya klasiğini koyduğu evrak çantasını koltukaltına sıkıştırıyor (19). “İsmet ilk adımı attığı anda kapıya on adımdan daha kısa sürede varacağını hesaplayıp seviniyor (19). “Boyu dedesine çekmiş, babasına çekse üzülürdü İsmet” (19). “İsmet’in cevap vermesi gerek” (21). “İsmet dışarıda” (21).

Kaplumbağaların Ölümü’nde anlatma-aktarma isteği kitabı tasvir/tarif bakımından yoğun olmasına, bu vesileyle retorik açıdan zenginleşme potansiyeline işaret ediyor. Yine kitaba adını veren öykünün kahramanı İsmet’in haricinde kitapta kadın karakterlerin yoğun oluşu kadınlar dünyasından sesini yükselten bir anlatıyı edebiyat sahnesine taşıyor. Fakat yazarın kadınların derdini, telaşını, yaşam mücadelesini sarsarak, göze sokarak anlatmak gibi bir derdi yok. Kadınca alımlamayı retoriğe giden bir araç olarak kullanıyor.

Kaplumbağaların Ölümü’ndeki öyküler insanlık için küçük kendi için büyük yaşayanların öyküleri. Kendileri büyük yaşayanlar ise ölüm, sevgi, aşk temasında birleşme vesilesiyle bu büyüklüğe işaret ediyor. Olayların ve karakterlerin gündelik hayatın olağanlığından seçilmiş olması, okurun gözünün önünde her zaman olana büyüteç tutup farkındalık yaratmayı sağlarken, retoriğin alelade olanın üzerine serilmesi yazarın yazarlık maharetini gözler önüne seriyor.