Nida Nevra Savcılıoğlu
Safiye Ayla’nın hayatına dair bildiklerimiz çoğunlukla güçlü sesi, sahne ışığı ve Cumhuriyet’in erken dönem yıldız kültürü etrafında şekillenir. Edebiyatımızın saklı hazinelerini gün yüzüne çıkaran araştırmacı yazar Serdar Soydan imzalı Lütfen Alkışlamayın adlı romanda ise Safiye’nin kırılgan, çelişkili ve insani yüzüyle karşılaşıyoruz. Geçen zamanla ilişkisini sorgulayan, arzulanma ihtiyacını göz ardı etmeyen, aşkın dönüştürücü gücüne tutunan ve kendi imajını parçalamayı göze alan bir kadına yakından bakıyoruz.
Serdar Soydan’la, gazete kupürlerinden kayıp senaryolara, dönemin sanat ve magazin ikliminden özgünlük ve kadınlık temalarına, Nazım Hikmet’ten Tennessee Williams’a uzanan geniş bir hatta; Safiye Ayla’nın ikinci baharını, fırtınalı ilişkisini, varoluş mücadelesini ve onu kült bir figüre dönüştüren kırılma anlarını konuştuk.
Adınız geçtiğinde sizin için edebiyat arkeoloğu diyorum, edebiyat araştırmacısı yeterli olmuyor, çünkü aramalarınızı nasıl yaptığınızı, nasıl iz sürdüğünüzü biliyorum. Arşivleri titizlikle taramaya nasıl başladınız?
Birkaç sebebi var araştırmaya başlamamın. Biraz yalnızlıktan… Kendime arkadaş bulamadığım, derdimi, kederimi kimselere açamadığım zamanlar oldu. İlk gençlik, onlu yaşların sonu, yirmili yaşların başı… O dönemde kitaplara sığındım. Hayal-dünyalara, masal-dünyalara. Sonra 2000 yılında Nahid Sırrı Örik ile tanıştım. Bulabildiğim tüm kitaplarını okuduktan ve onun süreli yayınlarda, yani dergi ve gazete ciltleri arasında kalmış eserleri olduğunu öğrendikten sonra, henüz gün yüzüne çıkmamış bu eserleri bulmaya karar verdim. Her şey yalnızlıktan ve Nahid Sırrı-sızlıktan doğdu.
Safiye Ayla’nın, bir roman yazdırma heyecanı verdiği o haberi, kaynağı hatırlıyor musunuz?
Nalan Seçkin’in Musalladan Şöhrete Safiye Ayla kitabını okuduğumda, Safiye Ayla’nın ilerleyen yaşlarında, kendisinden genç bir komando ile aşk yaşadığını öğrenmiştim. Murat Bardakçı’nın Safiye kitabında da bu aşktan bahsediliyordu. Aklımda kalmış, hatta aklımı çelmiş; kendimi, karşıma çıkan Safiye Ayla ve komando haberleri toplarken, müzayedelerde bu çiftin fotoğraflarını satın alırken buldum. Yani on beş senelik bir mazisi var bu konuya çekilmemin. Yukarıda adı geçen iki kitap sayesinde kıvılcımlandı içimdeki ateş.
Süreli yayınlardan faydalandım. 1969-73 yılları arasında yaşanmış bu ilişki ve artçı sarsıntıları. O tarihler arasında çıkmış pek çok gazete ve dergiyi gün gün tarayıp bulabildiğim her şeyi bir araya getirdim. Romanın taslağını, bulduklarımı kronolojik olarak dizerek oluşturdum. Bunun yanında bazı anı-biyografi kitaplarında Safiye Ayla’yı anlatan bölümler de ana karakterimi tanımam, şekillendirmede yardımcı oldu.

Türk Sanat müziğine, tarihine, kayıp notalara, unutulmuş isimlere özel bir ilginiz var. Safiye Ayla da sanatçı olarak ilgilendiğiniz bir isim miydi? Hikâyesinden önce sanatı ilginizi çekiyor muydu?
Safiye Ayla ilk popüler yıldızlardan biri. Taş plak ve saz salonu-gece kulübü döneminden, otuzlu-kırklı yıllardan bahsediyoruz… Deniz Kızı Eftalya ve Fikriye Şakrakses sayılabilir öncesinde. Onlar sahneye biraz daha evvel çıkıyor Safiye’den. Safiye Ayla çoğunlukla Müzeyyen Senar, Hamiyet Yüceses ve Perihan Altındağ Sözeri ile birlikte anılır ve onlara dört büyükler denir zaten. Safiye hepsinin büyüğü ve hepsinden önce çıkıyor sahneye. Ama bu dörtlü içinde en az ilgilendiğim de oydu bu romana, daha doğrusu bu roman için araştırmaya başlayana kadar. Tabii şu an bir numaram o.
Safiye Ayla’nın sevdiği, saygı duyduğu eşi Şerif Muhittin Targan vefat ediyor. Huzuruna sığındığı, ancak otantikliğini koruyamadığı, kendini ortaya koyamadığı bir evlilik geride kalıyor. Bir tür baba kaybı yaşayan, Targan’ın hayaletiyle inzivaya çekilmiş, zamanın gerisinde kaldığını düşünen bir kadın… Nasıl bir sanat ve magazin ikliminde kendini yalnız hissediyor Safiye?
Şerif Muhittin 1967’de öldüğünde Safiye Ayla aşağı yukarı altmış yaşında. Bir sahne sanatçısı için geç bir yaş. Ajda Pekkan yahut Müzeyyen Senar gibi altmışlarından sonra da şöhretini sürdüren şarkıcılar var hayatımızda. Ancak Safiye kocası ölüp, yeniden sahneye çıkma arzusu duyduğunda bambaşka bir eğlence kültürü içinde buluyor kendisini. Aslında çok yabancısı değil bu kültürün. Sonuçta sahneye çıkmasa da basından ya da özel hayatından biliyor olmalı neyin ne olduğunu. Hem altmışların ortalarında İstanbul ve İzmir’de iki mekân kiralıyor ve işletmeci olarak da bu değişimi, dönüşümü gözlemliyor. Gazinoların altın yılları altmışlar ve yetmişler. Maksim, Çakıl, Lunapark, Taşlık gibi son derece büyük, görkemli mekânlar ve ışıl ışıl, gencecik, alımlı assolistler var. Zeki Müren, Behiye Aksoy, Emel Sayın, Gönül Yazar… Bugün bile ışığı yarım asır öncesinden gelip gözümüzü kamaştıran isimler. Safiye Ayla tüm bu rakip ve rakibelerin karşısında onlara benzemek istiyor. Buna mecbur olduğunu düşünüyor.

Roman, bir sanatçının hayatının uzun bir dönemine yayılırken aynı zamanda bir kadının kendini bulma hikâyesini de anlatıyor. Safiye’nin, yaşadığı aşk ilişkisinin ardından bedeniyle ve kendisiyle kurduğu ilişkiyi yeniden inşa eden bir kadına dönüştüğünü söyleyebilir miyiz? Bir yandan da sanatçının cinsiyet rollerine dair yerleşik kabulleri sorgulayan tavrının, romandaki dönüşüm anlatısının merkezinde yer aldığını düşünmek mümkün mü?
Aslında tam olarak şu: Safiye Ayla ilmek ilmek işlediği bir imajı, “saygın”, “peygamber gelini” Safiye’yi bir kenara bırakıyor. Bir tür kabuk değiştirme bu. Yepyeni bir Safiye olmak. Bu dönüşümün fitilleyicisi aşk oluyor. Belki sadece tensel bir tutku, bir coşkunluk hali ki aşk da bu değil mi? Yaşlanan bir kadın, erkek egemen sistemde kolaylıkla kenara itilebiliyor. Bir aşamadan sonra insanlar sizi arzulanabilir bir kadın, bir dişi olarak görmüyor. Safiye bu genç sevgili ve bu ilişkiyle aslında bu ezberi bozuyor. Kadınlığını, dişiliğini yeniden keşfediyor.
Bir kadın olarak organizatörler, magazin dünyası ve tarzına tepki gösteren; ondan sürekli daha fazlasını bekleyen insanların baskısıyla çevrili bir sanatçı görüyoruz. Modasının geçmesinden, unutulmaktan, yaşlanmaktan ve “çirkinleşmekten” korkan; bu baskıları yoğun biçimde hisseden bir kadın… Komandoya duyduğu aşk ise sanki ona ikinci bir bahar yaşatan, hayatla kurduğu bağı yeniden güçlendiren bir kaldırma kuvvetine dönüşüyor. Bu aşk, yalnızca bir ilişki değil; aynı zamanda yaşam enerjisinin, özgürleşme arzusunun ve düzene karşı çıkışın da simgesi gibi duruyor. Sizce burada, romantik olanın ötesine geçen devrimci bir damar da var mı?
Yukarıdaki soruya verdiğim cevabı farklı bir şekilde dile getireyim. Kadınlığını, dişiliğini yitirdiğini düşünen, erkeklerin gözünde albenisini kaybeden Safiye sarsıcı bir aşkla gençleşiyor. Aşkla yas tutan duldan, bugünden örnek verecek olursam; Gülşen, Hadise ya da Hande Yener gibi bedenini ve kadınlığını sergilemekten çekinmeyen cesur, kışkırtıcı bir öncüye dönüşüyor. Tepki de çekiyor, alay konusu da oluyor bu yeni imajı. Umursamıyor. Burnunun dikine gidip istediği gibi yaşamayı seçiyor, kendini ve ilişkisini.

Günümüzde feminist perspektiften de tartışılan pek çok meseleyle akraba bir roman görüyoruz. Komando ve Safiye ilişkisinde sınır ihlalleri, manipülasyonlar ve küçük şiddet biçimleri dikkat çekiyor. Safiye’nin güçlü bir iç sesi var; ama aşkın etkisiyle uzun süre görmezden gelmeyi de seçiyor. Ta ki, zor da olsa, kendi sınırını çizmeye başlayana kadar.
Safiye’nin kendi olma yolculuğu sizce hangi duraklardan geçiyor? Kimliğindeki belirsizlikten, yalnızlık ve geçmişsizlik hissinden; kendi karanlığını keşfetmeye, sınırlarını korumaya ve şahsiyetini kurmaya nasıl ilerliyor? Aşkla gelen dönüşümün içinde hangi kırılma anları belirleyici oluyor?
Safiye Ayla bir aşka tutunuyor. Bu belki de bir serap, bir gündüz düşü. Uyanıkken de görülen, hatta bazen gerçek sanılan rüyalardan biri. Ama ihtiyacı var buna. Kendini var edebilmek, değişmek, dönüşmek için bu aşka, bu komandoya ihtiyaç duyuyor. Oysa yargılaması sona ermemiş, tanıştığı zaman evli ve iki çocuk babası olan bir genç adam komando. Yani bir tür olmayacak duaya amin demek Safiye’ninki. Ama o, tüm bu iştah kaçırıcı gerçekleri değil, kendini, ruhunun, bedeninin ihtiyaçlarını düşünüyor. Evet, son derece güncel buluyorum. Toksik bir ilişki romanı bu. Narsistik kişilik bozukluğu var komandonun. Pek çok kişi kendinden yahut bir zaman o çok sevdiğinden izler bulabilir bu romanda.
Safiye, romanda kendisini entelektüel olarak besleyen isimlerden de sıkça söz ediyor ve onlara duyduğu minnettarlığı hissettiriyor. Naci Sadullah, Nazım Hikmet, Ömer Rıza, Kemal Tahir, Halikarnas Balıkçısı gibi isimlerle kurduğu fikir akrabalıkları Safiye’nin dünyasını nasıl şekillendiriyor? Bu ilişkileri ve entelektüel bağları biraz açar mısınız?
Bir yandan da Safiye’nin politik olarak belirli bir yerde durduğunu romanın satır aralarından hissedebiliyoruz. Bu politik duruşu daha görünür kılan, karakterin dünyasını somutlaştıran örneklerden söz edebilir misiniz?
Safiye Ayla bir popüler yıldız olarak her zaman daha orta yolcu, daha düzenle uzlaşma taraftarı olmuş. Çok sert, sivri açıklamaları, edimleri yok. Ancak yokluktan geçen, açlığı bilen biri olarak ezilenlerin, hakir görülenlerin, yok sayılanların yanında bir tutumu var. İşçi Partisi’nin bir mitinginde kiraladığı ses sistemini verecek kadar yakın. Fakat o mitingde çok sert, sivri bir konuşma yapan Yaşar Kemal’i kritik edecek kadar da temkinli. Aslında iyi bir diplomasi yürütmüş hayatı boyunca, basınla, iktidarla ve halkla.
Romanda, Nazım Hikmet imzalı Lütfen Alkışlamayınız senaryosuna ve Tennessee Williams eserlerine yaptığınız göndermeler oldukça heyecan verici. Bu referansları özellikle neden romana dahil ettiğinizi sizden dinleyebilir miyiz? Bunu sormamın nedeni, roman ilerledikçe yönlendirdiği kişi, eser ve kaynakların çoğalmasıyla birlikte okurun aynı anda hem bir kurmaca hem de belgesel tadı alabilmesi. Bu geçişken yapıyı nasıl kurdunuz?
Tennessee Williams’ın eseri, okuduğumdan beri hatırımda. Fatih Özgüven de harika çevirmiş, insanın zihnine mıh gibi çakılıyor cümleler. Orada Mrs. Stone’un yaşlanmak, unutulmak, popülaritesini yitirmekle yüzleşememesi, bir jigolo tutarak gününü gün etmek, bu tutkuda kaybolmak, kendini kaybetmek istemesi çarpıcı. Safiye Ayla’nın ele aldığım dönemini düşünürken de aklıma geldi. Ki o yıllarda, gazete ve dergilerden öğreniyoruz, komando için de jigolo yakıştırmaları yapılmış, böyle bir şey ima edilmiş. Kafamda romanda bu novellaya yer vermek fikri böylece doğdu. Safiye Ayla ellili yıllarda bir film yapım şirketi kurmuş. Müteşebbis bir kadın. Bu şirketin sergüzeştini ve Safiye Ayla’nın Nazım Hikmet ve Yaşar Kemal’e senaryolar yazdırdığını Murat Bardakçı’nın kitabından öğreniyoruz. Safiye Ayla’nın Nazım Hikmet’e yazdırdığı senaryonun adı Lütfen Alkışlamayınız. Ancak Nalan Seçkin’le konuşurken bu senaryonun Naci Sadullah’a ait olduğunu söylüyor. İşte bu senaryodan ve Mrs. Stone’un Roma Baharı’ndan yola çıkarak romanda yepyeni bir öykü kurgulatıyorum Safiye Ayla’ya. Çekilemeyen ve aslında hiçbir zaman var olmayan bir senaryo bu.

Safiye Ayla, yarattığı kült persona ve eksantrik tavrıyla Türkiye kültür tarihinde özel bir yerde duruyor. Sizce hangi özellikleriyle hangi isimlerle benzerlik gösteriyor?
Nev’i şahsına münhasır der eskiler, kendine özgü, özgün… Sosyal medyanın hayatlarımızı ele geçirdiği, herkesi ve her şeyi gördüğümüz, tekrar gördüğümüz, tekrar ve tekrar gördüğümüz zamanlardayız. Hepimiz gitgide birbirimize benziyoruz. Üzümün üzüme baka baka kararması gibi. Oysa eskiden kimseye benzemeyen, cemiyet içinde kendine has bir yeri, kokusu, görünüşü, havası olan insanlar vardı. Safiye Ayla da bunlardan biri bence. Bedia Muvahhit, Cahide Sonku, Semiha Berksoy, Aysel Gürel ve belki de şimdilerden de bir örnek vermek gerekirse Yıldız Tilbe gibi. Kimselere benzemeyen, özel bir kadın.
Tarihsel, magazinel arka plana baktık, dönemin İstanbul’unu ve Safiye’nin şehirle ilişkisinden de bahsederek bitirelim isterseniz.
Roman aslında bir özel hayat, bir aşk, ilişki romanı olduğu için mekân çok tali bir rolde. Silik, soluk peyzajlar var. Ancak Beyoğlu’nda, İstiklal Caddesi’nde geziyoruz, Etiler’den Arnavutköy’e iniyoruz. Sonra kayıkla mini bir Boğaz turu. Şan Sineması’nda konser veren Nişantaşı, Eytam Caddesi’nde, Rujenuar’da sahne alan Safiye’yi dinliyor ve izliyoruz.

