Firdevs Ev: “Metnin içeriği biçimde de ifade bulduğunda müphem olan daha dokunulabilir, avcumuza alınıp incelenebilir oluyor.”

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

İlk öykü kitabınız Tavana Bak, geçtiğimiz günlerde İthaki Yayınları etiketiyle okurla buluştu. Kitaba geçmeden önce ana hatlarıyla konuşabileceğimiz ilk konu aslında çevirmen kimliğiniz ve bir çağdaş sanat kurumunda çalışıyor oluşunuz. Öncelikle çevirmenlik ve çağdaş sanat ile bu denli iç içe olmak sizi nasıl besledi? Bu durum metinlerinize nasıl yansıdı?

Bir sanat kurumunda çalışmak, sözün başka malzemeler aracılığıyla paylaşılma yollarını incelememe imkân tanıyor. Şanslıyım, ilham alınacak çok şey var ve hangi disiplinden olursa olsun paylaşmanın bir ekip işi olduğunu mutfağında, yaşayarak öğreniyorum. Çevirmenlik gündüz işimin dışında ara ara yer aldığım bir alan. Yazına mümkün olduğunca yakın kalabilmemi, dile büyüteçle bakabilmemi sağlıyor. Üstelik öyküyle benzer süreçlerin çeviride pratiğini de yapabiliyorum: doğru unsurların birbiriyle en uyumlu şekilde çalışmasına uğraşmak, fazlalıkları atmak, metnin asıl sesini aramak. Dille böyle uğraşmanın ve başka bir yazarın sesine yakın durmanın, kendi yazma pratiğimi de beslediğini, en çok da yazdığım şeyi biçmekten korkmamayı öğrettiğini düşünüyorum.

İçerisinde yer aldığınız Metin Deneyleri Alanı (medea), gerek kolektif bir çalışma olması gerekse edebiyata dair sunduğu yeni perspektif ve avangart tavır ile dikkat çeken bir oluşum. Bu oluşum ve deney alanı, öykülerinizin oluşumunda ve içerdiği edebiyat tartışmaları bağlamında size ne tür perspektifler sundu?

medea’yı ve onun da öncüsü olan Kırtıpil dergisini konuşmak her zaman çok eğlenceli, anlatmaya başlayınca susamamak gibi bir huyum var! Yine de kısaca özetlemek gerekirse ikisi de sanatı oyun ve deney kavramlarıyla omuz omuza ele alan oluşumlardı. Yani sonuçtan ve niyetten çok yönteme ve sürece odaklanan bir bakış açısı hâkimdi. Kırtıpil’de deneysel edebiyata olan vurgu, dergideki yazarların birbirine farklı meydan okumalar vermesine doğru evirildi. Hatta Tavana Bak’takiöykülerden biri, “Dodiyarca Şarkılar” böyle bir meydan okumadan doğdu – o kısacık haliyle beni en çok terleten öyküdür. medea’yla birlikte bu “deneylerin” muhatabını genişlettik ve herkese açık düzenlediğimiz ücretsiz etkinliklere başladık. Yazma sürecini etkileşimli ve kolektif bir deneyime çeviren bu etkinliklerin bana kazandırdığı onlarca keyifli anı var. Nasıl bir perspektif sundu dersek: her hikâyenin yazardan bağımsızlaşma özgürlüğü olduğunu, içeriğin gerektirdiği biçimi ve sesi arama konusunda yazarın tembelleşmemesi gerektiğini, beklenmedik sonuçlara açık olmanın genelde güzellik getirdiğini öğretti diyebilirim.

Dört bölümden oluşan Tavana Bak, bir yandan birbirinin izini süren, öte yandan birbirinden oldukça farklı ve çarpıcı öyküleri bir araya getiriyor. Kitabın farklı bölümlerden oluşan bu katmanlı yapısı nasıl oluştu? Katlar/bölümler, kitabın yazımı öncesi var mıydı yoksa her şey zamanla sizi böyle bir yapı oluşturmaya mı yönlendirdi?

Başta birbirinden bağımsız yazılmış olsalar da zamanla belli öykülerin sanki aynı evrende dolaşır gibi birbirlerine sokulmaya meylettiklerini fark ettim. Belli temalar öne çıkıyor ve ortak bir his bırakıyordu. Aslında sanırım şu dört şeyi merak ediyorum: Nasıl kalabalık oluruz, eksiklik bunun neresinde durur, “tam” hissettiğimiz bir an var mıdır ve bu absürt arayışın motoru nedir? Yazdıklarıma bir şekilde sirayet ettiklerini fark edince dosyayı bu soruların şekillendirmesine izin vererek çalıştım.

“Öteki” ile kurulan ilişki, genel olarak öykülerinize ve öykü dilinize biçim veren ana faktörlerden birisi. Ana hatlarıyla “öteki(ler)” ile kurduğunuz ilişki ve bunun öykü dilinizin oluşumuna etkisi üzerine siz neler söylersiniz?

Sanat Kritik ekibinin huzurunda “öteki” üzerine mikrofonu elime almam doğru olmaz sanıyorum! Fakat malumu ilam etmek gerekirse, dil bu ilişkiyi kuran şeyin ta kendisi. Birbirimizin düşüncelerini okumaya başlamadığımız müddetçe ötekinin anlatacağı öyküyü hep merak edeceğiz ve bu merak kendi öykülerimizin diline yansıyacak.

Tavana Bak’taki her bir bölüm ve öykü, kendi içerisinde farklı bir atmosfer barındırıyor. Nihayetinde diyebiliriz ki hepimiz aynı “tavana” (göğe) baksak da gördüğümüz şey aynı değil ve bana kalırsa bu durum, başlıklara ve içeriğe de sirayet eden bir yapı meydana getiriyor. Peki öykülerinizde yarattığınız atmosfer(ler) üzerine neler söylersiniz? Öykü atmosferleriniz bağlamında nasıl bir bütüncüllük veya aykırılıktan söz edilebilir?

Aslında biraz da önceki soruda konuştuğumuz gibi, gördüklerimizin farklı olması, hikâyeleri doğuran şey. Farklılıklarımız kadar zenginiz. Hikâyeler arttıkça da farklı üslup, biçim ve atmosferlere ihtiyaç doğuyor. Öykülerin birbirinden kopuk görünmesine karşı değilim. Onlarda ortak olan şeyin farklılığa adaptasyon olabilmesi beni mutlu eder açıkçası. Atmosferi doğru kurmayı önemsiyorum ve bazen bu kısma ayırdığım vakit ağır basıyor; fakat onu “doğru atmosfer” yapan en önemli şey nedir emin değilim. İçerikle tutarlılık belki.

Kitabın ilk bölümü olan “Çoğalma”da topluluk olmanın, bir arada hareket etmenin ve bütüncüllüğün doğurabileceği facialara; buna karşılık kitabın ikinci bölümü olan “Eksilme”de ise yoksunluk ve ıssızlık gibi konulara odaklanıyorsunuz. Birbirine karşıt olarak gelişen bu iki bölüm nasıl bir düşünceyle kurgulandı?

Çoğalma kapımızı açık tuttuğumuzda odaya doluşabilecekleri, sıkışmışlık ve fazlalık hissini inceliyor. Topluluğu oluşturan her zaman büyük kalabalıklar da değil, bunu bazen iki kişi arasında, hatta kendi kendimize dahi hissedebiliriz. Eksiklik de yine bir şeyleri/birilerini referans alan bir kavram olabildiği kadar tek başımızayken de kendini hatırlatan bir his. Bahsettiğiniz iki bölüm birbirine karşıt görünse de birbirini bütünleyen de kavramlar. Öteki olmadan özne olamıyoruz ama o orada olduğu için de dengemiz bozuluyor kısacası.

“Denklik” bölümünde birbirleri arasında köprüler kurmaya çalışan insan, olay ve hikâyelere yer veriyorsunuz. Buna karşılık söz konusu bu köprülerin okuyucuya iletişim ve iletişimsizlik bağlamında sunduğu bakış da oldukça önemli. “Denklik” metinlerini kaleme alırken karakterler, olay ve hikâyeler arasında “iletişim” konusu üzerinden nasıl bir yapı tasarlamak istediniz?

Acaba siz öyküleri benden daha iyi okumuş olabilir misiniz diye düşünmeye başladım! Bu güzel bakış açısı için teşekkür ederim. Gerçekten de kadınların kuş kusması bir duyulamama ve konuşamama sorunu, dönme dolabın diğer kabinlerini izlemekte de temasa dair bir şeyler var. “Dodiyarca Şarkılar” kelimeleri sakınmanın ta kendisini inceliyor, “Apostrof (‘)” ise yine söz söylemenin karmaşasına dair bir öykü. Acaba denkliği birbirimizi anladığımız o nadir anlarda yakalıyor olabilir miyiz? Yazın da belki anlama ve anlaşılma arzusundan doğuyor ve bu denkliği, üçüncü bölümde olduğu gibi, bazen biçimsel “mükemmellik” arayışıyla taklit ve tatmin etmeyi deniyoruz.

Kaos, karmaşa ve bu iki duyguya taban tabana zıt bir şekilde gelişen arınma dürtüsü, bu bölümdeki öykülerin ana izleği olarak tanımlanabilir. Bu kaos, öykülerdeki biçimsel denemelerde de kendisini gösteren özel bir durum. Bu biçimsel denemelere yol açan esas unsurun “kaos” olduğunu söyleyebilir miyiz? Metnin içeriği, onun biçimini nasıl ve ne derece belirler sizin için?

Metnin içeriği biçimde de ifade bulduğunda müphem olan daha dokunulabilir, avcumuza alınıp incelenebilir oluyor, okur için de bir bütünlük hissi sağlanıyor diye düşünüyorum. Fakat biçime sokmaya çalıştığımız şey koca bir kaos olduğunda absürtlük gittikçe kaçınılmaz oluyor, bu absürtlüğün üzerine gitmeyi seviyorum. Biçimsel arayışın aynı zamanda bir tür arınma dürtüsünden ileri gelmesi fikrine de açıkçası merakla yaklaşırım. Belki bu bölümde tam da bu sebepten biraz zehri akıtma hissi ağır basmış olabilir.

“Döngü” başlıklı bölüm, ismi gibi tek bir hattan meydana gelen, tekerrür duygusunun ön plana çıktığı öykülerden oluşuyor. Geçmiş, şimdi ve gelecek burada uzun bir zamansal hat meydana getiriyor. Bu bölümde zaman ve zamanı kullanım biçiminiz nasıl oldu da esrik “kahkahalar” ile iç içe geçti?

Bir önceki sorudaki önermenizle ilerlersek, katarsisten hemen sonrası sayılır burası. Dolayısıyla kabulleniş, rahatlama, tekrarın tanıdıklığına sığınma, yeniden başa dönmeden önce güç toplama bölümü. Kalabalığa dönmeden evvel sadece kendi sesinizi duymak için kulakları Jumbo gibi açtığınız bölüm. “Cenin. Cinnet”teki gibi yaşama yeniden başlama arzusuyla bulaşık makinesinin içinden ışığı aradığınız yer. Buraya artık kendimizle dalga geçmenin samimiyeti, sakinliği sızabildiyse ne âlâ.

Kitapta belirli bir noktada “büyülü gerçekçi” olarak tanımlayabileceğimiz çeşitli öğelerin var olduğunu ve bunların kendi içerisinde poetik bir değer taşıdığını söyleyebiliriz. Söz konusu tüm bu unsurlar öykü dilinizle mi ilgili yoksa kurgulamak istediğiniz öykü evreni ile mi?

İfadesi zor olanla hakikatin birbirine karıştığı gri bölgede bazen mizah, bazen tekinsizlik, bazen absürtlük, bazen de büyülü gerçekçilik dolaşıyor bence. Burası havai görünse de ciddiye almamız gereken bir alan. Tavana Bak bu gri suya ayaklarını sokma konusunda kendine bir türlü engel olamamaktan doğdu. Sorunuza cevap verebildim mi emin değilim ama çağrışımlardan yürümüş olduk.

“Tuzlu Su”, “Kuş Tutma Pratikleri” “Apostrof (’)” ve “Uyanışlar” özellikle farklı türsel denemelerin ön plana çıktığı metinler olarak görülebilir. Bu metinlerde anlatılmak istenenleri düz bir öyküsel zaman veya anlatımdan ziyade günlük, şiir veya farklı zamanları imleyen bölümler olarak okura sunuyorsunuz. Sizin için bu öyküleri kitaptaki diğer metinlerden ayıran temel noktalar var mı? Bu yapısal tercihleri ve öykünün sınırlarını genişleten yapıları nasıl inşa ettiniz?

Tam tersi de yeri geldiğinde verimli bir yöntem olurdu ama bu kitapta “Öyküyü günlük biçiminde yazacağım, içeriği ne olursa olsun,” diye değil, daha çok “Şu içeriği anlatacağım, hangi alet edevatı kullanmalıyım?” sorusuyla yola çıktım. Öykünün nasıl bir karakterin bakış açısıyla, kimin ağzıyla, kime hitaben, hangi zamanda yazıldığı, metnin biçimi, atmosferi ondan sonra geldi. Okurla karakter arasında, her ikisinin de istediğini söyleyebileceği eşit ve demokratik bir zemin peşinden gittim. Öyle olunca bazen karakteri doğrudan günlüğüyle tanımamız gerekiyor, bazense “Yetenekli İntiharcı”daki gibi fotoğrafını hayal etmemiz. Bazen karakter okura doğrudan “sen” diye sesleniyor, bazense saklanıyor, ağzını bıçak açmadığı için kendisi değil ona ancak şiirselin dinginliğiyle sokulabilecek bir anlatıcı konuşuyor.

“Bölüm Sonu Canavarı”, “Örümcek Şairi”, “İki Nokta Arasındaki Mesafe”, “Odadaki Fil”, “Kuş Tutma Pratikleri”, “Yetenekli İntiharcı” başlıklı öyküler içerikleri kadar isimleriyle de dikkat çeken metinler. Salt öykü isimleri üzerinden dahi avangart, alışılmışın dışında bir yazarla karşılaşmak üzere olduğumuzu söyleyebiliriz. Neden bu derece ayrıksı öykü isimleri tercih ettiniz?  

Başlıklarda karar kıldığım anları çok net hatırlamıyorum ama kendimi biraz tanıyorsam, başlığı değiştirip durma konusunda kendime “dur” dediğim bir noktada bu isimlerde karar kılmış olmalıyım. Başlık bulmakta zorlanırım aslında, o yüzden yorumunuza sevindim, teşekkür ederim.

Son bir soru olarak, Tavana Bak’a aslında bir bütün olarak inşa edilmiş bir kitap olarak yaklaşmak mümkün. Bundan sonraki süreçte yine benzer bir yapıyla mı yoksa tamamen ayrıksı bir şekilde inşa edilmiş bir metin ile mi karşılaşmamız olası? Beliren başka fikirler veya düşünceler var mı?

Bu biçim tabii ki Tavana Bak için seçilmişti. Tekrar aynı yapıya başvuracağımı sanmıyorum ama yazdığım metinlerde farklı biçimleri bir arada kullanmaya sık sık ihtiyaç duyabileceğimi tahmin ediyorum. Şu sıra düşünmeye devam ettiğim bir fikir var, evet, ve o da birden fazla sesle konuşmayı gerektiriyor.