Yeniden Doğan Irk Bilimi

Deniz Yılmaz

İnsanın çok eski bir alışkanlığı var: Önce dilde başlayıp sonra eylemlerine yansıyan kendisini diğerlerinden üstün görme hâli. Bu edim toplumsallaştığında özcülüğe dönüşüyor, özcülük ise ırk ayrımcılığına ve şiddete. Gitgide kültürel ve doğal bir şekle bürünen ırkçılığın, zamanla bilimselleştirilmesi ise sorunları çözmediği gibi yenilerine kapı açıyor.

On dokuzuncu ve yirminci yüzyılda bunun en acı sonuçlarına tanık olmuştuk. Her şeyin geride kaldığına inanıyorduk. Ancak yirmi birinci yüzyıldayız ve bilimsel ırkçılık; biyolojik özelliklerin toplumsal ve kültürel inşada önemli rol oynadığını düşünenler tekrar boy göstermeye, hatta tarihsel hatalara ve yıkımlara neden olan ırk kategorileri tekrar dillendirilmeye başladı. Genetik ve tıp, bu bağlamda birer araç olarak gündeme geldi.

Angela Saini, Üsttekiler’de tedirgin edici bu meseleyi ele alırken ırk biliminin neden ve nasıl geri döndüğünü inceliyor.

Kullanışlı ‘Biz’ ve ‘Onlar’ ayrımı 

Saini, ne kadar safiyane olursa olsun biliminsanlarının, ırkın bir çeşit biyolojik temeli bulunabileceğine dair şüphelerinin insanlar ve toplumlar arasında bir hiyerarşi yaratma ihtimali ortaya çıkardığını belirtiyor.

Saini; genetikçilerle, antropologlarla, tarihçilerle ve sosyal bilimcilerle görüşüp günümüzdeki ırk anlayışının izini sürdüğü Üsttekiler’de, özcülüğün ve üstünlüğün ne kadar yıkıcı olabileceğini hatırlatırken şöyle diyor: “Çılgınlık, biyolojik gruplara ayrılıp bize özel galerilere yerleştirildiğimiz an başladı. Irk artık çok gerçek ve somut bir şeymiş gibi geliyor. Irk sınıflandırmasının her zaman gayet keyfi olduğunu unutmuş bir hâlde kim olduğumuzu bildiğimizi düşünüyoruz.”

Ten rengine, saça ve kültürel gruplara aidiyetlere bakılarak kimi insanlar ve topluluklar, diğerlerinin ardına ya da önüne yerleştirilebiliyor kolaylıkla. “Ben kimim?” ya da “Biz kimiz?” sorularıyla başlayan “Biz ve Onlar” ayrımı, kimlik kategorizasyonuna ve sonrasında ırkçılığa evriliyor. Saini, bunun yakın geçmişten günümüze nasıl geldiğini yorumluyor: “Dünya üzerine dilediğimiz gibi çizgiler çekebiliriz; ırk bilimi tarihi süresince de insanlar bunu yaptı. Önemli olan çizgilerin nereye çekildiği değil, ne anlama geldiği. Anlam da çizginin çekildiği döneme aittir. Blumenbach’ın döneminde güç hiyerarşisinin en tepesinde Avrupa soyundan gelen beyaz insanlar oturuyordu. İnsan türünün bilimsel hikâyesini bu inanç etrafında oluşturdular. Kazanmayı doğuştan hak ettiklerini, civardaki büyük antik medeniyetlerin kaçınılmaz vârisleri olduklarını düşünüyorlardı. Onlara göre modern bilim Avrupa dışında bir yerde doğamaz, Hindistan’daki demiryolu ağını da Britanyalılardan başkası inşa edemezdi. Çoğu insan hâlâ beyaz Avrupalıların doğuştan bir avantaja, ekonomik hâkimiyet kazanmalarını sağlayan bazı üstün genetik niteliklere sahip olduğunu düşünüyor. Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin 2007’de belirttiği şu düşüncesine katılıyorlar: ‘Afrika’daki trajedi Afrika’nın tarihe tam anlamıyla giriş yapmamış olmasıdır… Orada ne insan gayretine ne de ilerleme fikrine yer vardır.’ Buradaki alt metin tarihin sonlanmış, en uyumlu olanın hayatta kalmış ve galiplerin belirlendiğidir.”

Üstünlük ve aşağılık arasındaki ince çizgi

Güçle, siyasetle ve bunlara alet olan kimi biliminsanlarıyla yaşamın doğal akışına dâhil edilen ırk kategorileri sayesinde kendisini memnuniyetle bir sınıfa katan insanlar türedi. Bu eylem bugün de devam ediyor. Saini’ye göre üstünlük ve aşağılık arasındaki ince çizgi meselenin bam teli: “Irk bir karşı argümandır. Irk özünde, bedenlerimizin en derinlerinde, hatta dış görünümün yanı sıra belki karakter ve zekâ olarak da farklı doğduğumuza duyulan bir inançtır. İnsan gruplarının, yalnızca tenlerinin görünümüyle değil aynı zamanda fiziksel ve zihinsel yeterlikleri bağlamında da yaratılıştan gelen belirli nitelikler taşıdıkları, hatta belki de bu durumun, atalarımızın geldiği ulusların ilerleme süreçlerini, başarı ve başarısızlıklarını açıklamaya yardımcı olabileceği kanısıdır. Üstünlük ve aşağılık kavramları bizi derinden etkiler.”

Savrulan politika ve milliyetçilik, 1930 ve 1940’lardan kalan “her şey yapılabilir” düsturunu âdeta Demokles’in Kılıcı gibi tepemizde sallandırıyor: ABD’de ve Avrupa’da bugün gemi azıya alan milliyetçilik ve ırkçılık buradan besleniyor çoğunlukla. “Saf” ve “beyaz” yabancı düşmanları, 1930 ve 1940’ların iklimini özlüyor, ayrımcılığı ve özcülüğü bilimsel temellere oturtarak kendi aidiyetlerini başkalarınınkinin önüne koymak için çabalıyor.

Saini, bu tehlikeli gidişatı yorumlarken kendi deneyimine ve kişisel tecrübelere atıf yapıyor:  “Bir aidiyet arzusu güçlüdür, biliyorum. Farklı kültürler arasında yetiştim; hiçbir yere tam anlamıyla ait olmamak, bu tür şeyleri fark eden bir coğrafyada herkes beyaz tenliyken esmer olmak kadar aidiyet hissinize zarar veren bir şey yoktur. Fakat buna aldanmayın. O duyguların üzerine oynadıklarında, sizi o ihtişamlı geçmişe geri döndürebileceklerini söylediklerinde ve size tıpkı sizin gibi insanlardan oluşan, sizin değer yargılarınızı ve hayallerinizi, ortak bir geçmişi paylaşan bir topluluk sunduklarında bilin ki bir hikâye satıyorlardır. İstediğiniz kadar kültürünüzden ya da dininizden hoşlanın, yaşadığınız ya da atalarınızın geldiği yerle gurur duyun fakat bu tür şeylerin size herhangi bir biyolojik hak sağladığını zannetmeyin. Kimliğinize çok sıkı tutunmayın. Başkalarından farklı olduğunuz, sizin haklarınızın daha değerli olduğu, kanınızın farklı renkte aktığı inancına kapılmayın. Bireysel deneyim dışında hiçbir şey özgün değildir. Kendilerini adlandırdıkları biçimiyle ‘ırk gerçekçileri’ (belki de insanın kendisine ırkçı demesi, pek çok ırkçı için bile şimdilik hâlâ yenilir yutulur bir şey değildir) bunun tam tersini kanıtlamak için fazlasıyla çabalar. Popülasyonları özel kılıp kimi uluslara bir avantaj sağlayarak ruhumuzun, insan farklılıklarının kökenlerinin derinlere uzandığına inanmak isteyen karanlık köşelerine hitap ederler. Ve maalesef şu an onların zamanı.”

Üsttekiler, Angela Saini, Çeviren: Özlem Özarpacı, Minotor Kitap, 356 s.